alper otluoğlu

Dolandırıcılık Suçu ve Cezası

Dolandırıcılık suçu failin hileli davranışlarla bir kimseyi aldatması ve bundan yarar sağlamasıyla olur. Bu yarar mağdurun zararında doğar. Faile ya da bir başkasına olması suçun oluşumu açısından bir farklılık oluşturmaz. Dolandırıcılık suçunun nitelikli hali belirli şeylerin araç olarak kullanılarak işlenmesiyle oluşur. Bu araçlar dini, sosyal, mesleki, teknolojik aletler veya kamu kurumları olabilir. Dolandırıcılık suçu ve cezası oluşabilmesi için ortada haksız bir çıkarın olması gerekir. Elverişli hileli hareketlere başlanıp haksız çıkar elde edilemeden bu hareketlere son verilmiş olabilir. Failin kendi rızası olmadan bahsi geçen hareketlerin son bulmasıyla veya mağdurun hileli hareketleri fark etmesiyle dolandırıcılık suçu teşebbüs aşamasında kalmış olur.

Dolandırıcılık Suçunun Maddi Unsurları

Dolandırıcılık suçunun maddi unsurları fail, fiil veya nedensellik bağı gibi suçu oluşturan temel kavramları kapsar. Kanunda suçun gerçekleşmesi için belli bir hareket öngörülmemiştir. Ancak yapılan hareketlerin bazı şartları taşıması gerekir. Şartlar şu şekildedir:

  • Hileli Hareket: Fail hileli hareketler icra ederek suçu işler. Hileli hareketler bir durumun olmamış gibi gösterilmesi veya olmuş bir şeyin gizlenmesi şeklinde ortaya çıkabilir. Dolandırıcılık suçu Yargıtay kararları bu hileli davranışların belli bir ağırlık taşıması gerektirdiği yönündedir. Bu bakımdan basit yalan dolandırıcılık sayılmaz.
  • Mağdurun Aldanmış Olması: Hileli davranışlar sonucu mağduru mutlaka aldanmış olmalıdır, aksi takdirde suç teşebbüs aşamasında kalmış sayılır.
  • Mağdurun Malvarlığı Üzerinde Bir Tasarrufta Bulunması ve Bir Zarara Uğraması: Aldanması sonucu mağdur faile kendi malvarlığından bir şeyleri isteyerek vermiş olmalıdır. Zira istemeden alınması dolandırıcılık değil hırsızlık suçunu oluşturur.
  • Failin Yarar Elde Etmesi: Dolandırıcılık suçunda amaç haksız bir yarar elde etmektedir. Bu sebeple fail ya da üçüncü bir kişi yararına yarar edilmesi suçun gerçekleşmesi açısından zorunlu bir unsurdur.

Nitelikli Dolandırıcılık Suçu

Bir suçun nitelikli hali daha çok veya daha az cezayı gerektiren görünüşüdür. Nitelikli dolandırıcılık suçu oluşturan haller Türk Ceza Kanunu m.158’de düzenlenmiştir. Bunlar şu şekildedir:

  • Dinin istismar edilmesi: Dini değerler hileli davranışa alet edilmiş olmalı ve bu sayede bir yarar sağlanmalıdır. Örneğin olmayan bir cami adına bağış toplayıp makbuz kesmek bu hal için güzel bir örnektir. Bir başka örnekte sanığın hayali bir yaratıkla iş birliği yaptığı, verilen paranın Allah’a verildiği gibi yalanlarla aldatıldığı ortaya çıkmıştır. Yargıtay 2011/14419 esas 2012/39544 sayılı bu kararında nitelikli dolandırıcılık olduğuna hükmetmiştir.
  • Kişinin içinde bulunduğu zor durumdan yararlanılması:
  • Kişinin algılama yeteneğinin zayıflığından faydalanılması: Bu kişilerin, normal düzeyde algılaması olan kişilere karşı daha kolay kandırılabileceği açıktır. Bu sebeple kanun koyucu bahsi geçen kişileri fazladan bir koruma olarak nitelikli hal kapsamına almıştır. Ancak algılama yeteneği hiç olmayan kişilere karşı dolandırıcılık suçu işlenemez, hırsızlık oluşur.
  • Kamu kurum veya kuruluşlarının araç olarak kullanılması veya bu kurumların zararına işlenmesi: Başlığın gerçekleşmesi için kişilerin bu kurumlara ait evrak gibi inandırıcılığı yüksek materyaller kullanmış olması gerekir. Salt isim kullanmak yeterli değildir.
  • Basın-yayın kuruluşlarının sağladığı kolaylıklardan yararlanarak işlenmesi: Basın- yayın kuruluşlarının büyük bir kitleye hitap ettiği açıktır. Dolayısıyla kişilerin kandırılması daha kolay hale gelmektedir. Bu kolaylıktan yararlanarak haksız menfaat sağlamak da suçun nitelikli halini oluşturur.
  • Bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılması: Bilgisayar, cep telefonu, internet gibi araçların kolaylığından yararlanarak hileli davranışların gerçekleştirilmesiyle oluşur. Örneğin sosyal medya araçları üzerinden olmayan bir durum var gösterilerek para istenmesi bilişim sistemleri kullanılarak nitelikli dolandırıcılık suçunu teşkil eder.
  • Banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması: Banka ve kredi kuruluşlarının kişiler gözünde büyük bir güvene sahip olduğu açıktır. Failin bu güveni kullanarak dolandırıcılık yapmasının da daha kolay olduğu açıktır. Ancak failin bankayı ödeme aracı olarak kullanması halinde banka veya kredi kurumunun araç olarak kullanılması suretiyle nitelikli suç oluşmaz.
  • Sigorta bedelini almak maksadıyla işlenmesi: Sigorta şirketleri belli durumların gerçekleşmesi halinde sigorta yaptırmış kişilerin zararını tazmin eden kuruluşlardır. Fail hak sahibi gibi davranarak sigorta şirketinden sigorta bedelini isterse TCK 158/1-k maddesinde düzenlenen nitelikli dolandırıcılık suçu işlemiş olur. Kanun koyucu nitelikli halin gerçekleşmesi bakımından sigorta türleri arasında bir ayrım yapmamıştır. Suçun gerçekleşmesi için fail hileli hareketleri sonucu sigorta bedelinin bir kısmını veya tamamını almış olmalıdır.
  • Üç veya daha fazla kişinin suçu birlikte işlemiş olması
  • Bir suç örgütü çerçevesinde işlenmesi
  • Kamu çalışanlarının adı kullanılarak bir yarar sağlayacağı vaadiyle işlenmesi
  • Kendini banka veya kamu çalışanı olarak tanıtarak suçun işlenmesi
  • Kredi tahsis edilmeyen durumlarda bu krediyi almak için suçun işlenmesi
  • Ticari faaliyet sırasında işlenmesi

Daha az cezayı gerektiren nitelikli halse alacağını tahsil etmek amacıyla suçun işlenmesidir. Bu halde dolandırıcılık şikayet üzerine kovuşturulur.

Dolandırıcılık Suçunda Yetkili Mahkeme

Dolandırıcılık ağır cezayı gerektiren bir suç olduğundan dolandırıcılık suçunda yetkili mahkeme Ağır Ceza Mahkemeleridir. Dolandırıcılık şikayet süresi yoktur, ayrıca re’sen kovuşturulan bir suçtur. Ancak suçun en basit halinde dava zamanaşımı süresi 8 yıldır. Bu sebeple en geç 8 yıl içinde şikayet hakkının kullanılarak olayın savcılığa bildirilmesi gerektiği kabul edilebilir.

Mahkemece verilen hapis cezası bazı hallerde ertelenebilir veya denetimli serbestliğe dönüştürülebilir. Bu kavramlar şu şekildedir:

  • Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması: Sanık hakkında hükmolunan cezanın denetim süresi içerisinde belli koşullar yerine getirildiğinde ceza kararının hiçbir sonuç doğurmayacak şekilde ortadan kaldırılmasıdır. Bu kavram davanın düşmesine neden olan bir ceza muhakemesi kurumudur. Basit veya nitelikli dolandırıcılık suçu nedeniyle kişiye verilecek hapis cezası hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi mümkündür.
  • Cezanın ertelenmesi: Hükmedilen hapis cezasının cezaevinde infaz edilmesinden şartlı olarak vazgeçilir. Sanık belirlenen denetim süresini sosyal hayat içerisinde iyi halli geçirmesi halinde cezasının infaz edilmiş sayılır. Hükmedilen hapis cezasının ertelenmesi de mümkündür.

Dolandırıcılık Suçu Cezası

Basit dolandırıcılık suçu cezası TCK m.157’de düzenlenmiştir. Buna göre, basit dolandırıcılık suçunda fail 1 yıldan 5 yıla hapis ve beş bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. Kanun koyucu metninde hapis cezasını ve adli para cezasını birlikte düzenlenmiştir. Yani faile aynı anda hem hapis cezası hem de adli para cezası verilebilecektir. Faile verilecek adli para cezasının miktarının belirlenmesinde mağdurun zararı dikkate alınır. Ayrıca dolandırıcılık sonucu elde edilen menfaatin iadesi de adli para cezasının belirlenmesinde önem taşımaktadır.

Nitelikli dolandırıcılık suçu cezası ise TCK m. 158’de düzenlenmiştir. Bu suçu işleyen fail için 3 yıldan 10 yıla kadar hapis cezası verilir.  Ayrıca beş bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. Adli para cezasının belirlenmesinde yine zararın büyüklüğü ve paranın iadesi önem taşır.

Dolandırıcılık suçu uzun süreli hapis cezaları gerektiren, mağduru da büyük zararlara uğratabilen bir suçtur. Böyle bir olay yaşandığında herhangi bir hak kaybı yaşamamak adına bir ceza avukatı uzmanlığından yararlanmak yerinde olacaktır.

Doktor Hatası (Malpraktis) Davası ve Sonuçları

Malpraktis nedeniyle tazminat davası en gelen anlamıyla doktorun tedavi sürecinde yapmış olduğu hata nedeniyle hastanın açmış olduğu dava olarak tanımlanabilmektedir. Ülkemizde birçok insan tedavi görmüş olduğu sırada hekimin yanlış bir uygulama ile tedavi çalışması sırasında oluşan zararlara karşı ne yapılacağını bilmemekte ya da oluşan zararların tazmini mevzusunda karamsar davranmaktadır. Bizde bu makalemizde tıbbi tatbik hatalarından kaynaklanan mesuliyet veya yaygın kullanımıyla hekim hatalarına karşı zarar görmüş bulunan hastaların; ne yapması gerektiği, nerede ve hangi vakit içerisinde dava açması gerektiğinden bahsetmeye çalıştık.

Hukuken asla kimse bir başkasının vücut bütünlüğüne müdahale edemez ve bireyin üstünde herhangi bir değişikliğe yol açacak davranışta bulunamaz. Bu durumun istisnası hekimlerin tıbbi müdahaleleridir. Hekimler tarafınca meydana getirilen her muamele risk barındırmaktadır. Bazen bütün önlemler alınmış olup lüzumlu bütün itina gösterilse dahi istenmeyen sonuçlar meydana gelebilmektedir. Bunlara tıptaki karşılığıyla komplikasyon denmektedir. Hekim şayet gerçekleşen komplikasyona zamanında müdahale etmez ya da derhal lüzumlu tedbirleri almazsa komplikasyon değil malpraktis olur. Bu vaziyet dışındaki vakalarda müdahalede bulunan hekimin sorumluluğu yoktur. Malpraktis nedeniyle tazminat davası da tam bu noktada devreye girmektedir.

Doktor Hatası Tazminat Türleri

Hekimlerin sorumlulukları; cezai, yönetimsel ve mesleki mesuliyet olmak suretiyle üçe ayrılır. Hekim ya da herhangi bir sağlık personelinin hukuka aykırı eylemleri ceza kanunumuz uyarınca suç olarak belirlenmiştir. Bu düzenlemelerin sonucunda ise hekimin ve sağlık personelinin  cezai mesuliyeti ortaya çıkmaktadır. Hukuka uygunluk nedenleri içinde yer alan “ilgilinin rızası” şu demek oluyor ki hastanın rızası ile doktor tarafınca meydana getirilen tıbbi müdahaleler cezai mesuliyet kapsamında yer almaz. Eğer hekimin müdahalesi vahim hatalar, kast ya da taksirle zarar meydana gelmişse cezai mesuliyet ortaya çıkacaktır. Malpraktis nedeniyle tazminat davası doktor hatasından kaynaklı bir dava türüdür.

Devlete ilişik kurumlarda (Aile sağlığı merkezleri ve devlet hastaneleri benzer biçimde) çalışan hekimler idareye karşı da sorumludurlar. Hekimin müdahaleleri kararı oluşan sorumlulukta devlet şu demek oluyor ki idare de hekimle beraber sorumludur. Tüm kamu görevlilerine benzer biçimde hekim hataları durumunda da dava idareye karşı açılacaktır. İdarenin ödediği bedeli alakalı hekime rücu etme hakkı bulunmaktadır. Yargılama bittiğinde yönetim tazminata mahkum edildiyse, yönetim bu tazminatı alakalı hekimden rücu davası kanalıyla tahsil edebilecektir.

Hekimlerin her vakit; hastaya zarar vermeme, hastayı bütün aşamalarda bilgilendirme, her türlü ayrımcılıktan kaçınma, hasta rızası olmadan muamele yapmama ve hasta mahremiyeti gibi tüm bu kurallara uyma zorunluluğu bulunmaktadır. Zira hasta mahremiyetinin ihlal edilmesi kapsamında özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun oluşması dahi mevzu bahis olabilmektedir. Malpraktis nedeniyle tazminat davası ise bir özel hukuk davası olup cezai sorumluluk ile bir ilgisi bulunmamaktadır.

Hekim ile Hasta Arasında Bulunan İlişki

Öncelikle değinmemiz ihtiyaç duyulan mevzu, hasta ile doktor içinde kurulan birlikteliğin hukuki niteliğidir. Genel olarak doktor ile hasta içinde kurulan ilişki hukuken vekalet ilişkisi olarak bilinmektedir. Ancak birtakım durumlarda bu ilişki vekaletsiz iş görme ya da eser sözleşmesi olarak da ortaya çıkabilmektedir.

Hekim ile hasta içinde kurulan sözleşmede, hekimin ve hastanın karşılıklı borcu bulunmaktadır. Öncelikle hastanın borçlarına değinecek olursak bunlar; hekimin sözleşmeden dolayı hak kazandığı ücretini ödemek, hekimin sorularına doğru cevap vermek ve tedaviyi negatif yönde etkileyecek her türlü davranıştan kaçınmaktır.

Hekimin sözleşmeden kaynaklı aslolan borcu rahatsızlık ile alakalı tanı koyarak tedavi etmektir. Ancak bunun haricinde hekimin; hastayı bilgilendirme, onam alma, hasta kayıtlarını tutma, sır saklama, sadakat ve itina gösterme borcu benzer biçimde yan borçları da bulunmaktadır. Malpraktis nedeniyle tazminat davası hastadan bu onam formunun alınmaması nedeniyle de açılabilmektedir.

Doktor Hatası Tazminat Şartları

Hekim ile hasta içinde bulunan hukuki birlikteliğin genel anlamda sözleşmesel bir ilişki olduğunu belirttik. Bunun haricinde hekimin sorumluluğu dolayısıyla malpraktis nedeniyle tazminat davası birtakım durumlarda haksız fiil sorumluluğuna birtakım durumlarda ise vekaletsiz iş görmeye de dayanabilmektedir. Biz bu makalemizde yalnızca uygulamada sıkça karşılaşılan, hekimin vekalet sözleşmesinden kaynaklanan sorumluluğunu inceleyeceğiz. Hekimin sözleşmeden kaynaklanan borçlarını yerine getirmemesi halinde sorumluluğu meydana gelecektir sadece bu sorumluluğun birtakım şartları bulunmaktadır.

Doktor yanlışı sebebiyle hekimin sorumluluğunun doğabilmesi için; bir sözleşmenin varlığı, sözleşmenin ihlal edilmiş olması, ihlalde hekimin kusurunun olması, hastanın ihlal sebebiyle zarara uğramış olması ve zarar ile kusurlu eylem içinde illiyet yani bir diğer deyişle nedensellik bağının olması şarttır.

Sözleşmenin ihlal edilmiş olması, hekimin sözleşmeden dünyaya gelen borçlarını yerine getirmemiş olmasını ifade etmektedir. Doktorun asli borcu rahatsızlığın doğru şekilde tanısını koymak ve hastalığı tedavi etmektir. Hastalık tanısı koymada itina göstermeyen, lüzumlu araştırmaları yapmayan, mesleki eksikliği sebebiyle araştırmaları yanlış yorumlayan, mesleki acemilik benzer biçimde nedenlerden dolayı bu borcu ihlal etmesi hukuki sorumluluğunun doğmasına sebebiyet verebilir. Bu durumda da hastanın malpraktis nedeniyle tazminat davası açabilmesi muhtemel hale gelmektedir.

Sözleşmeyi ihlal eden davranışta hekimin kusurunun bulunması gerekmektedir. Bu kusur kast ya da dikkatsizlik kararı ortaya çıkabilir. Gerekli özeni göstermemesi ihmalini doğururken, bilerek ve isteyerek sözleşmeyi ihlal etmesi kastını doğurur. Hekimin kusurlu olarak sözleşmeyi ihlal etmiş olmasından ötürü hastanın zarara uğramış olması gerekmektedir. Bu zarar ve hekim davranışı arasında ise uygun illiyet bağının varlığı malpraktis nedeniyle tazminat davası için aranan bir şarttır.

Doktor Hatası Tazminat Kapsamı

Doktor yanlışı sebebiyle tıbbi müdahaleden zarar bulan kişi, öncelikle dünyaya gelen zararın telafisi için görmüş olduğu ek tedavinin harcamalarını talep etme hakkına sahiptir. Kişinin yanlış müdahale kararı uğramış olduğu kayıp ve yanlış müdahalenin ekonomik geleceğini sarsması durumları da mevzu bahis ise bu zararların da tazmini gerekmektedir. Malpraktis nedeniyle tazminat davası konusunda size hukuki destek verecek avukat size tüm bunların açıklaması ayrıntılı olarak izah edecektir.

Hekimin müdahalesi kararı hastada ruhsal travma, üzüntü, fizyolojik acı meydana gelebilmektedir. Hakim tarafınca, hastanın bu zararlarının tespit edilmesi ve bu zararların bir nebze olsun giderilmesi için içsel tazminata karar verilmesi gerekmektedir. Malpraktis nedeniyle tazminat davası manevi tazminat miktarının mağdur hastayı bu anlamda tatmin etmesi gerekmektedir.

Doktor Hatası Sonucu Ölüm

Tazminat kaide olarak zarar bulan hastaya ödenmelidir. Ancak hastanın hayatını yitirmesi durumunda, hastadan maddi ve içsel yardımcı bulan kişilere destekten mahrum kalma tazminatı ödenmektedir. Kişinin uğramış olduğu maddi zarar bilirkişiler vasıtasıyla hesaplanarak yapılmaktadır. Bu noktada avukatınızın sizi doğru yönlendirmek gibi büyük bir yükümlülüğü bulunmaktadır. O da açılacak olan dava türünün doğru seçilmesidir. Manevi tazminatın hesaplanması ise maddi tazminatın aksine soyut durumlara bağlıdır. Bu nedenden dolayı başlı başına ihtisas isteyen bir konudur.

Doktor Hatası Nedeniyle Tazminat Zamanaşımı Süresi

Tazminat talebinin dayandığı hukuki dayanağa nazaran zamanaşımı süreleri farklılık arz etmektedir. Doktor ile hasta arasındaki hukuki ilişki vekalet sözleşmesine dayandığı takdirde, kanun hükümlerine göre öngörülmüş olan zamanaşımı süresi, zararın doğduğu tarihten başlamakta olup 5 yıllık süre sonunda sonlanmaktadır.

Doktor yanlışı sebebiyle istek edilecek tazminat eser sözleşmesinden kaynaklanıyorsa bu şekilde de zamanaşımı süresi 5 yıldır. Ancak bu durumda şayet ki hekimin kusuru ağır özellikte ise zamanaşımı süresi 20 yıldır. Tazminat talebinin vekaletsiz iş görmeye dayanması halinde ise süre 10 yıl olacaktır.

Eğer ki tazminat talebi haksız fiilden kaynaklanıyorsa, hastanın ziyanı öğrendiği tarihten itibaren 2 sene ve herhalde haksız fiilin işlendiği tarihten itibaren 10 sene içinde tazminat davasının açılması gerekmektedir. Ancak haksız eylem ek olarak suç da teşkil ediyorsa ve Türk Ceza Kanunu bu suç için belirtilen zamanaşımı sürelerinden daha çok bir zamanaşımı süresi öngörüyorsa, bu durumda Türk Ceza Kanunu’nda öngörülen zamanaşımı süreleri göz önüne alınacaktır.

Doğum Yeri Değiştirme Davası

Doğum yeri değiştirme Türk vatandaşlarının kimlik bilgilerinden biri olan “doğum yeri” ibaresinin değiştirilmesi ile ilgili yapılan işlemlere verilen addır. Kimlik bilgilerinin hatalı ya da tamamen yanlış kaydedilmiş olması durumunda bu kayıtların değiştirilmesi için başvuru yapılması gerekmektedir. Özellikle evde gerçekleşen doğumlarda bu bilgilerin hatalı kaydedilmesi daha sık karşılaşılan bir durumdur. Hastanede yapılan doğumlarda hastane kayıtları kullanıldığı için hatalı kayıtlarla çok sık karşılaşılmamaktadır. Öte yandan ailesinin terk etmiş olduğu çocuklarda da yanlış bilgilerle nüfusa kaydedilmiş olma durumu yaşanmaktadır. Doğum yeri değiştirme davası, bu şekilde kimlik bilgileri hatalı veya yanlış yazılmış olan kişilerin başvurduğu bir hukuki yoldur.

Kimlikte Doğum Yeri Değiştirme

Doğum yeri değiştirme davası ile kimliğinde doğum yeri bilgileri yanlış yazılmış olan herkesin bu haklı gerekçeye dayanarak açabileceği ve bu sayede kimlikteki bilgilerini düzeltebileceği bir davadır. Yalnızca haklı gerekçelere dayanarak açılabilecek bu dava ile kimlikte yanlış yazılan doğum yeri tamamen değiştirilebilir ya da hatalı bir yazım söz konusu ise bu durum değiştirilebilir. Bu durumlarda süreç birbirinden biraz farklı olsa da kural olan doğum yerinin değiştirilmesinin ancak dava yolu ile mümkün olduğudur. Bu bakımdan doğum yeri değiştirme haklı gerekçelerle ve dava yolu ile kullanılabilen bir yoldur. Kimlikte yapılan bu hatanın nedenleri; kişinin evde doğması nedeniyle resmi hastane kaydına sahip olmaması ve kimlik kaydı yapılırken kaydı yaptıranların yanlış beyanda bulunması, hastanede resmi kaydı olmasına rağmen nüfusa yanlış beyanda bulunulması, hastane kayıtlarına ulaşılamamış olunması halinde kayda yanlış geçirilmesi gibi nedenler olabilmektedir.

Doğum yeri değiştirme davası bu gibi durumlarda kayıtların düzeltilmesi amacıyla açılabilmektedir. Doğum yeri değiştirme davası bu şekilde somut nedenlere dayanılarak açılabilmekte, yalnızca keyfi olarak kişilerin isteğine bağlı olarak açılamamaktadır. Oysa isim değiştirme ve soyisim değiştirme davaları tamamen keyfiyete bağlı olarak da açılabilen davalar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Doğum yeri değiştirme davasının tarafları kimlik bilgisi yanlış yazılan kişi ve nüfus müdürlüğüdür. Halk arasında bu davanın tarafları arasında anne babanın da olduğu zannedilse de bu bilgi doğru değildir. Tarafları yanlış yazılan bir dava dilekçesi ile açılan davada ise davanın reddi kaçınılmaz olacaktır. Bu sebeple, davanızı açmadan önce alacağınız hukuki destek büyük önem taşımaktadır.

Doğum Yeri Değiştirme Davası Şartları Nelerdir

Doğum yerinin kimlik bilgilerine hatalı ya da yanlış işlenmesi sebebiyle açılabilen davaya doğum yeri değiştirme davası denmektedir. Davanın reddi gibi bir durumla karşılaşmamak için davanın haklı gerekçelere dayanması gerektiğinin altını çizmiştik. Buna uymaksızın mesnetsiz açılacak davanın reddi ile karşılaşmanız olasıdır. Bu anlamda davanın reddedilmemesinin ilk şartı haklı sebebe dayanmak olacaktır. Dolayısıyla kişilerin keyfi olarak açabileceği bir dava olmayan doğum yeri değiştirme davasının isim ve soyisim değiştirme davalarında olduğu gibi sırf kendilerini kötü hissetmeleri nedeniyle açılması imkan dahilinde değildir.

Ailenin terk etmiş olduğu ve doğal olarak doğum yeri bilinmeksizin kimlik verilen ve doğum yeri kısmı alelade doldurulmuş kişiler bu bilginin doğrusunu öğrendikleri takdirde bu davayı açma hakkına sahiptirler. Öte yandan kimlik bilgileri hatalı doldurulmuş olan kişiler, ki bunlar çoğunlukla evde doğum sonucunda dünyaya gelmiş ve nüfusa geç kaydolmuş kişiler bakımından geçerlidir, bu bilgilerin düzeltilmesi amacıyla dava açabilmektedirler.

Buradaki bir diğer önemli husus ise kişilerin bazı durumlarda nüfusa kayıtlı oldukları il ya da ilçe ismini değiştirmek istemeleridir. Nüfus Hizmetleri Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik’in 29.maddesi uyarınca bu durum düzenlenmiştir. Bu maddeye göre köy veya ilçe sınırları içerisinde doğmuş olan çocukların nüfusa kaydı doğdukları ilçe bazında yapılmaktadır. Kısacası, bu kişiler için düzenlenecek doğuma ilişkin tutanakta yalnızca ilçe adı yazılmaktadır. Ancak nüfus müdürlüğünce bu durum köy adı olarak kayıtlara geçtiyse kayıt aynen korunmaya devam edilir. Kişinin talebi halinde düzeltilebilecek olan bu durum talep olmadan kendiliğinden değiştirilmez.

Doğum yeri değiştirme davası usulen uygun olan ve kanunen öngörülmüş olan yoldur.  Ancak doğum yerinin maddi hatadan kaynaklı olarak yanlış yazılması durumlarında dava yoluna başvurmaksızın nüfus müdürlüğüne başvurmak suretiyle gerçekleştirilecek bir düzeltme de mümkündür. Yazım hatası yapılarak “Ankara” yerine “Anakara” yazılmış bir kimliğin düzeltilmesi için pek tabii dava yoluna başvurulması abes olacaktır. Bu durumda ilgilisinin nüfus müdürlüğüne başvurmak kaydıyla bu yazım yanlışını düzelttirmesi olasıdır. Bu durum yukarıda da belirtmiş olduğumuz gibi basit maddi hatalar bulunan kimlik bilgilerinin değiştirilmesi sırasında kullanılabilmektedir. Yani bu yolu kişi apayrı iki şehrin değiştirilecek olması halinde kullanamayacaktır. Ankara olarak yazılan yanlış doğum yerinin İstanbul olarak değiştirilmesi hali ancak ve ancak doğum yeri değiştirme davası ile mümkün olacaktır. Öte yandan harf hataları, harflerin yerlerinin yanlış yazılmış olması gibi durumlarda nüfus müdürlüğüne yazılı olarak yapılacak bir başvuru bu durumun düzeltilmesi için yeterli olacaktır.

Bu dava açıldıktan sonra kullanılabilecek en büyük delil hastane kayıtlarıdır. Kayıtlar ve kimlik arasında fark olması durumunda gerçek doğum yeri ve düzeltilerek kaydedilmesi istenen durum yeri hastane kayıtlarındaki doğum yeri olarak belirlenmektedir. Hastane kaydındaki doğum yeri ile kimlik belirtilmiş olan doğum yerinin aynı olması durumunda ise nüfus kaydının farklı bir yer olarak kaydı mümkün olmayacaktır. Evde doğumlarda bu ispat şartı yani hastane kayıt delilleri aranmamaktadır. Bu durumda dava açan kişinin dayanacağı şey tanık delili yahut başka uygun herhangi bir delil olacaktır. Aynı durum terk edilen çocuklar için de geçerlidir. Ancak bir şekilde bu kayıtlara ulaşılması halinde tabii ki kullanılması ve delil olarak gösterilmesi de mümkündür. Somut olaya ve olayın şartlarına göre şekillenecek ve kullanılabilecek olan delilin tespiti açısından avukatınıza danışmanızda büyük fayda olacaktır. Zira sizi doğru yönlendirecek olan avukatınız olacaktır.

Doğum yeri değiştirme davası için en önemli belgelerden biri dava dilekçeniz olacaktır. Durumu hukuki olarak ayrıntılı şekilde izah eden ve dayanılan temellerin ele alınmış olduğu bir dava dilekçesi elinizi güçlendirdiği gibi, avukatla takip ettireceğiniz dosyanız için öngörülen dava süresi de azalacaktır. Zira hukuki temsilciniz bu durumu lehinize olacak her şekilde yürütecek profesyonelliğe sahip olacaktır.

Doğum Yeri Değiştirme Davasında Hukuki Süre ve Süreç

Doğum yeri değiştirme davası ortalama bir süre vermek gerekirse, yaklaşık 3 ila 6 ay arasında değişen bir sürede sonuçlandırılmaktadır. Mahkemelerdeki dosya yoğunluğunun da hesaba katılmasıyla bu sürenin en fazla 9 ayı bulabileceği söylenebilir. Vekaletname vermek kaydıyla tüm bu süreci avukatınızın sizin adınıza yürütmesi ve sonlandırması mümkündür. Hukuki sürecin takibi ve doğru yönlendirilmesi bakımından avukat aracılığıyla davanızı yürütmenizde fayda olduğunu belirtmek isteriz.

Zamanaşımı süresi öngörülmemiş bir dava olan doğum yeri değiştirme davasında ilgilinin talebi ile bu dava her zaman açılabilmektedir. Bu dava için görevli kılınan mahkeme Asliye Hukuk Mahkemeleri iken yetkili asliye hukuk mahkemesi ise seçimlik olarak düzenlenmiştir. Şöyle ki, kişi bu davayı yerleşim yeri asliye hukuk mahkemesinde açabileceği gibi nüfusa kayıtlı olduğu yer asliye hukuk mahkemesinde de açabilecektir.

Deport Nedir?

Deport diğer bir adıyla sınır dışı etme 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun Dördüncü Bölümü’nde düzenlenmiştir.

Deport Edilme (Sınır Dışı Edilme) Sebepleri

Deport diğer bir adıyla sınır dışı edilme 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun Sınır Dışı Etme başlıklı 52. maddesinde açıklanmıştır. İlgili hüküm uyarınca yabancılar sınır dışı etme kararıyla menşe ülkesine veya transit gideceği ülkeye ya da üçüncü bir ülkeye sınır dışı edilebilecektir.

Hakkında sınır dışı kararı alınacak kişiler 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun Sınır Dışı Etme Kararı Alınacaklar başlıklı 54. maddesinde sayma yoluyla belirtilmiştir. İlgili hüküm uyarınca şu kişi veya kişiler hakkında sınır dışı kararı verilebilecektir:

  • 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun Sınır Dışı Edilme başlıklı 59. maddesi uyarınca denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak cezasının infazına veya koşullu salıverilmesine karar verildikten ve her halde cezasının infazı tamamlandıktan sonra sınır dışı edilmesi gereken yabancılar
  • Terör örgütü yöneticisi, üyesi, destekleyicisi veya çıkar amaçlı suç örgütü yöneticisi, üyesi veya destekleyicisi olan yabancılar.
  • Türkiye’ye giriş, vize ve ikamet izinleri için yapılan işlemlerde gerçek dışı bilgi veren ve sahte belge kullanan yabancılar.
  • Türkiye sınırları içerisinde bulunduğu süre zarfından geçimini meşru olmayan yollardan sağlayan yabancılar.
  • Kamu düzeni veya kamu güvenliği ya da kamu sağlığı açısından tehdit oluşturan yabancılar.
  • Vize veya vize muafiyet süresini on günden fazla aşanlar veya vizesi iptal edilen yabancılar.
  • İkamet izinleri iptal edilen yabancılar.
  • İkamet izni bulunup da süresinin sona ermesinden itibaren kabul edilebilir gerekçesi olmadan ikamet izni süresini on günden fazla ihlal eden yabancılar.
  • Çalışma izni olmamasına rağmen bu izin olmadan çalışan yabancılar.
  • Türkiye sınırlarından yasal giriş veya Türkiye sınırlarından yasal çıkışta uyulacak kuralları ihlal eden ya da bu kuralları ihlale teşebbüs eden yabancılar.
  • Hakkında Türkiye’ye giriş yasağı bulunmasına rağmen Türkiye’ye geldiği tespit edilen yabancılar.
  • Türkiye’ye gelip de uluslararası koruma başvurusu reddedilen, uluslararası korumadan hariçte tutulan, başvurusu kabul edilemez olarak değerlendirilen, başvurusunu geri çeken, başvurusu geri çekilmiş sayılan, uluslararası koruma statülere sona eren veya iptal edilenlerden haklarında verilen son karardan sonra 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu nezdinde Türkiye’de kalma hakkı bulunmayan yabancılar.
  • İkamet izni başvuruları reddedilmesine istinaden on gün içinde Türkiye’den çıkış yapmayan yabancılar.
  • Uluslararası kurum ve kuruluşlar tarafından terör örgütleriyle ilişkili olduğu değerlendirilen yabancılar.

Yukarıda sayılan hakkında sınır dışı kararı verilebilecek bu kişiler sınırlı sayıda değildir. Yabancılar başka sebepler gösterilerek de deport (sınır dışı) edilebilecektir.

Ancak terör örgütü yöneticisi, üyesi, destekleyicisi veya çıkar amaçlı suç örgütü yöneticisi, üyesi veya destekleyicisi olanlar, kamu düzeni veya kamu güvenliği ya da kamu sağlığı açısından tehdit oluşturanlar ve uluslararası kurum ve kuruluşlar tarafından tanımlanan terör örgütleriyle ilişkili olduğu değerlendirilen uluslararası koruma başvuru sahibi veya uluslararası koruma statüsü sahibi kişiler hakkında uluslararası koruma işlemlerinin her aşamasında deport sınır dışı etme kararı alınabilecektir.

Sınır dışı kararı en fazla 5 yıl süreyle verilmektedir. Ancak yabancının ülkeye girişi kamu güvenliğini ve sağlığını tehdit edecekse bu süre 5 yıl daha uzatılabilecektir.

Deport Kararını Kim Verir?

Deport kararını verecek olan yetkili kurum ve kuruluşlar 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun Sınır Dışı Etme Kararı başlıklı 53. maddesinde açıklanmıştır. İlgili hüküm uyarınca sınır dışı etme kararı, Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün talimatı üzerine veya resen valiliklerce alınacaktır.

Deport edilmeye ilişkin karar gerekçeleriyle birlikte sınır dışı etme kararı alınan yabancıya veya yasal temsilcisine ya da avukatına tebliğ edilecektir. Hakkında sınır dışı etme kararı alınan yabancı bir avukat tarafından temsil edilemiyorsa kendisi veya yasal temsilcisi kararın sonucu, itirazın nasıl ve nereye yapılacağını ve itirazın süresi hakkında bilgilendirilecektir.

Deport Kaldırma İşlemleri

Yabancının deport kararı aldığı ve sınır dışı edildiği durumlarda kişi Türkiye’ye giriş yasağı süresi dolmadığı müddetçe giriş yapamayacaktır. Ancak bu durumun iki istisnası bulunmaktadır.

Bu istisnalardan ilki yabancının meşruhatlı vize almasıdır. Bu vize sayesinde yabancı hakkında verilmiş olan sınır dışı kararı ve buna ilişkin olarak verilen ülkeye giriş yasağı süresi dolmadan Türkiye’ye giriş yapabilecektir. İkinci istisna ise yabancı hakkında verilen deport (sınır dışı) kararına ilişkin idare mahkemesinde dava açılmasıdır. Yabancı idare mahkemesinden sınır dışı kararına ilişkin olarak almış olduğu başvurunun kabulüne ilişkin kararla ülkeye giriş yapabilecektir.

Meşruhatlı Vize Alarak Deport Kaldırma

Hakkında deport (sınır dışı) kararı verilen kişi meşruhatlı vize alarak Türkiye’ye giriş yapabilecektir. Yabancı; evlilik, eğitim, araştırma, çalışma, tedavi vb. sebeplerle alacağı vizeyle ülkeye giriş yasağı dolmamış olmasına rağmen Türkiye’ye giriş yapabilecektir. Ancak ülkeye gelme sebebinin vize başvurusu sırasında açıkça belgelenmesi gerekmektedir.

Terör örgütü yöneticisi, üyesi, destekleyicisi kişiler ve devlet aleyhine faaliyet gösterenlerin sınır dışı edildiği durumlarda meşruhatlı vize alarak ülkeye girmelerine imkan yoktur. Bu yabancılar yalnızca yukarıda belirtilen ikinci istisna olan sınır dışı kararına karşı idare mahkemesi yoluna giderek ve sınır dışı kararının iptaline ilişkin idare mahkemesince alınan karar sonrası ülkeye girebilecektir.

Deport Kararına Karşı Yargı Yolu

Deport kararına karşı yargı yolunun nasıl olacağı 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun Sınır Dışı Etme Kararı başlıklı 53. maddesinin (3) numaralı fıkrasında açıklanmıştır.

İlgili hüküm uyarınca yabancı veya yasal temsilcisi ya da avukatı sınır dışı etme kararına karşı kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde idare mahkemesine başvurabilecektir. İdare mahkemesine başvuran yabancı sınır dışı etme kararını veren Göç İdaresi Genel Müdürlüğü veya ilgili valiliğe mahkemeye başvurduğunu da bildirecektir. Mahkemeye yapılan başvurular on beş gün içinde sonuçlandırılacaktır. Mahkemenin sınır dışı kararı hakkında vereceği kararlar kesindir.

Yabancının rızası saklı kalmak kaydıyla dava açma süresi içinde veya yargı yoluna başvurulması halinde yargılama sonuçlanıncaya dek yabancı sınır dışı edilemeyecektir.

Sınır Dışı Edilme İşlemleri ve Süreci

Yukarıda sınır dışı edilme sebepleri başlığı altında belirtildiği üzere hakkında sınır dışı etme kararı verilecek kişiler kolluk tarafından yakalanmaları halinde haklarında karar verilmesi için derhal valiliğe bildirilecektir. Bu kişilerden deport (sınır dışı) kararı alınması gerektiği belirlenenler hakkında sınır dışı etme kararı valilik tarafından alınacaktır. Sınır dışı kararı alınmasına ilişkin değerlendirme ve karar süresi kırk sekiz saati geçemeyecektir.

Hakkında sınır dışı etme kararı alınan yabancılar arasından;

  • Kaçma ve kaybolma riski bulunan,
  • Türkiye’ye giriş veya çıkış kurallarını ihlal eden,
  • Sahte ya da asılsız belge kullanan,
  • Kabul edilebilir bir mazereti olmaksızın Türkiye’den çıkmaları için tanınan sürede çıkmayan,
  • Kamu düzeni, kamu güvenliği veya kamu sağlığı açısından tehdit oluşturan,

Kişiler için valilik tarafından gözetim kararı alınacak ya da idari gözetime alternatif yükümlülükler getirilecektir. Hakkında idari gözetim kararı çıkarılmış yabancılar yakalamayı yapan kolluk birimi tarafından 48 saat içerisinde geri gönderme merkezlerine götürülecektir. Bu kişiler idari gözetim kararı almasa da alternatif yükümlülüklerin biri ya da birkaçına tabi kılınması zorunlu olacaktır. Alternatif yükümlülüklere aşağıda değinilecektir.

Ancak geri gönderme merkezine götürülecek yabancının idari gözetim süresi altı ayı geçemeyecektir. Sınır dışı edilmede süre, sınır dışı etme işlemleri hakkında yabancının iş birliği yapmaması veya ülkesiyle ilgili doğru bilgi ya da belgeleri vermemesi nedeniyle tamamlanamaması halinde en fazla altı ay daha uzatılabilecektir.

Sınır dışı edilecek yabancı için uygulanacak idari gözetimin devamında zaruret olup olmadığı valilik tarafından her ay düzenli olarak değerlendirilmektedir. Gerek görüldüğü takdirde otuz günlük süre beklenmeyerek, idari gözetimin devamının gerekmediği yabancılar için idari gözetim derhal sonlandırılacaktır. Bu yabancılara idari gözetime alternatif yükümlülükler getirilebilecektir.

Yabancı için verilen idari gözetim kararı, idari gözetim süresinin uzatılması ve düzenli olarak her ay yapılan değerlendirmelerin sonuçları gerekçeleri belirtilerek yabancıya veya yasal temsilcisine ya da avukatına tebliğ edilecektir. Avukatla temsil edilmediği takdirde yabancı, kendisi veya yasal temsilcisi idari gözetime ilişkin kararın sonucu, itiraz usulleri ve süreleri hakkında bilgilendirilecektir.

Verilen idari gözetim kararına karşı yabancı kişi, yasal temsilcisi ya da avukatı sulh ceza hakimliklerine kararın kaldırılması için başvurabilecektir. Burada sulh ceza hakimliğine yapılan başvuru idari gözetim kararını durdurmayacaktır. Dilekçe idareye verildiği takdirde derhal sulh ceza hakimliğine ulaştırılacaktır. Sulh ceza hakimi idari gözetim kararına ilişkin incelemesini beş gün içinde sonuçlandırarak bildirecektir. Burada yapılan inceleme sonucu verilen karar kesindir. Ancak hakkında idari gözetim uygulanan yabancının kendisi veya yasal temsilcisi ya da avukatı idari gözetime ilişkin şartların ortadan kalktığı veya değiştiği iddiasıyla yeniden sulh ceza hakimine başvuruda bulunabilecektir.

6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun Geri Gönderme Merkezleri başlıklı 58. Maddesinde geri gönderme merkezleri açıklanmıştır. İlgili hüküm uyarınca hakkında idari gözetim kararı verilen yabancılar geri gönderme merkezlerinde tutulacaktır. Geri gönderme merkezleri İçişleri Bakanlığı tarafından işletilmektedir. Geri gönderme merkezlerinde tutulan yabancılara şu konularda hizmet sağlanmaktadır:

  • Bedeli karşılanamayacak acil ve temel sağlık hizmetleri.
  • Yakınlarına, notere, yasal temsilciye, avukata erişme ve bunlarla görüşmeler yapma ile telefon hizmeti sağlanması.
  • Ziyaretçiler, vatandaşı olduğu ülke konsolosluk yetkilisi, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği görevlisi ile görüşmeler yapma.
  • Çocukların yüksek yararı gözetilerek ailelerin ayrı yerlerde barındırılması.
  • Çocukların eğitim ve öğretimden yararlandırılması.

Sivil toplum kuruluşu temsilcileri tarafından Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün izniyle geri gönderme merkezleri ziyaret edilebilecektir.

Deport (sınır dışı) kararı sonrası geri gönderme merkezindeki yabancılar kolluk birimlerince sınır kapılarına gönderilecektir. Eğer yabancının geri gönderme merkezine gönderilmesi gerekmiyorsa sınır dışı edilecek yabancılar, Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün taşra teşkilatının koordinesinde kolluk birimlerince sınır kapılarına götürülecektir.

Sınır dışı edilecek yabancıların seyahat masrafları kendilerince karşılanacaktır. Yabancının yanında bulunan mevcut parası sınır dışı seyahat masraflarının tamamını karşılamaya yettiği takdirde sınır dışı seyahat masrafları yabancının mevcut parasından karşılanacak ve artan tutar kendisine bırakılacaktır. Yabancının hiç parası olmadığı takdirde masrafların tamamını Göç İdaresi Genel Müdürlüğü karşılamaktadır.

Yabancının mevcut parası seyahat masraflarının tamamını karşılamaya yetmiyorsa seyahat masrafları Göç İdaresi Genel Müdürlüğünce karşılanacak ve yabancının mevcut parasının her mali yıl başında belirlenen sınır dışı edilecek yabancıların temel gereksinimlerini karşılamaya yetecek tutar kendisine bırakılarak artan kısmı seyahat masrafları karşılığında Hazineye gelir kaydedilmek üzere yabancıdan alınacaktır. Yabancının mevcuttaki parası temel gereksinimlerini karşılamaya da yetmeyecek durumdaysa masrafının tamamı Göç İdaresi Genel Müdürlüğünce karşılanacak ve mevcut parası yabancıya bırakılacaktır.

Yukarıda belirtilen seyahat masrafları geri ödenmediği sürece yabancıların tekrar Türkiye’ye girişlerine izin verilmeyebilecektir. Yine yabancıların pasaportları ve diğer belgeleri sınır dışı edilinceye dek tutulabilecek ve sınır dışı işlemlerinde kullanılmak üzere biletleri paraya çevrilebilecektir.

Sınır dışı kararı sonrası ülkesine geri gönderilmesi yerine yabancının menşe ülkesine gönüllü olarak geri dönmek istemesi halinde düzensiz göçmenlerden Göç İdaresi Genel Müdürlüğünce uygun görülen kişilere ayni veya nakdi destek sağlanabilecektir. Düzensiz göçmenlerin gönüllü geri dönüşlerine ilişkin çalışmalar uluslararası kuruluşlar, kamu kurum ve kuruluşları ve sivil toplum kuruluşlarıyla iş birliği halinde yürütülebilecektir.

İdari gözetim kararı yerine verilebilecek alternatif yükümlülükler 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun İdari Gözetime Alternatif Yükümlülükler başlıklı 57/A maddesinde gösterilmiştir. Bunlar sırasıyla;

  • Belirli bir adreste ikamet etme,
  • Bildirimde bulunma,
  • Aile temelli geri dönüş,
  • Geri dönüş danışmanlığı verilmesi,
  • Kamu yararına hizmetlerde gönüllülük esasıyla görev alınması,
  • Teminat yükümlülüğünün getirilmesi,
  • Elektronik izleme yapılmasıdır.

Yabancıya yukarıda sayılan idari gözetime alternatif yükümlülüklerin biri ya da birkaçı getirildiği takdirde alternatif yükümlülüğe dair süre dört ayı geçemeyecektir. Yabancının idari gözetime alternatif bir yükümlülüğe tabi tutulduğuna ilişkin belge, yabancıya veya yasal temsilcisine ya da avukatına gerekçeleriyle birlikte tebliğ edilecektir. Hakkında idari gözetim kararı yerine alternatif yükümlülükler getirilen yabancı bir avukat tarafından temsil edilmediği takdirde kendisi veya yasal temsilcisi kararın sonucu, itiraz usulleri ve süreleri hakkında bilgilendirilecektir.

Kişi yukarıda sayılan alternatif yükümlülüklerden elektronik izleme yükümlülüğüne tabi tutulduğu taktide yabancı veya yasal temsilcisi ya da avukatı bu karara karşı sulh ceza hakimine başvurabilecektir. Ancak başvuru yabancının tabi tutulduğu elektronik izlemeyi durdurmayacaktır. Sulh ceza hakimi kendisine yapılan başvuruyu beş gün içinde sonuçlandıracaktır. Elektronik izlemeye ilişkin olarak sulh ceza hakiminin vereceği karar kesindir.

Yabancıya kendisinden teminat alınması yükümlülüğü getirildiği takdirde ve yabancının teminat süresi içerisinde mücbir sebepler ve mahkeme sürecinin sona ermemesi halleri saklı kalmak kaydıyla Türkiye’den çıkmaması halinde teminat Hazine’ye irat edilecektir.

Yukarıda belirtilen alternatif yükümlülüklerin getirildiği yabancılar bu yükümlülüklere uymadığı takdirde idari gözetim kararıyla idari gözetim altına alınabilecektir.

Terke Davet (Terke Çağrı) Nedir?

Terke davet diğer bir adıyla terke çağrı sürecinde hakkında deport kararı alınan yabancılara Türkiye’yi terk etmeleri için belli bir süre tanınmaktadır.

Terke davete ilişkin prosedür 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun Türkiye’yi Terke Davet başlıklı 52. maddesinde açıklanmıştır. İlgili hüküm uyarınca deport (sınır dışı) etme kararı alınanlara kararda belirtilmesi kaydıyla, Türkiye’yi terk edebilmeleri için on beş günden az olmamak üzere otuz güne kadar süre tanınmaktadır. Ancak kaçma ve kaybolma riski bulunan yabancılar için, yasal giriş veya yasal çıkış kurallarını ihlal edenlere, sahte belge kullananlara, asılsız belgelerle ikamet izni almaya çalışanlara veya aldığı tespit edilenlere kamu düzeni, kamu güvenliği veya kamu sağlığı açısından tehdit oluşturanlara terke davet için yukarıda belirtilen bu süre tanınmayacaktır.

Ayrıca Türkiye’den çıkış için terke davet kapsamında yukarıda sayılan kişiler haricinde süre tanınan yabancılara çıkış izin belgesi verilecektir. Bu belge hiçbir harca tabi olmayacaktır.

Kimler Sınır Dışı Edilemez?

Deport (sınır dışı) edilemeyecek kişiler 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun Sınır Dışı Etme Kararı Alınamayacaklar başlıklı 55. maddesinde açıklanmıştır. İlgili hüküm uyarınca yukarıda belirtildiği üzere sınır dışı edilecekler kapsamında olsa dahi şu yabancılar hakkında sınır dışı kararı alınamayacaktır:

  • Sınır dışı edilme kararı sonrası döneceği ülkesinde ölüm cezasına, işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye maruz kalacağı konusundan ciddi emare bulunan yabancılar.
  • Ciddi sağlık sorunları, yaş ve hamilelik sebebiyle seyahat etmesi riskli görülen yabancılar.
  • Hayati tehlike arz eden hastalıkları için tedavisi devam ederken sınır dışı edileceği ülkede tedavi imkanı bulamayacak olan yabancılar.
  • Mağdur destek sürecinden yararlanan insan ticareti mağduru yabancılar.
  • Tedavi tamamlanıncaya değin psikolojik, fiziksel veya cinsel şiddet mağduru yabancılar.

Yukarıdaki yabancılar hakkında sınır dışı edilemeyeceğine ilişkin değerlendirmeler herkes için ayrı ayrı yapılacaktır. Bu değerlendirmelerin yapılması esnasından bu sayılan yabancılardan belli bir adreste ikamet etmeleri, istenilen şekil ve sürelerde bildirimde bulunmaları istenebilecektir.

Deport Kararına İtiraz Davasının Açılmasında Zamanaşımı

Deport (sınır dışı) kararına itiraz davasının açılmasında zamanaşımı yedi gündür. Sınır dışı kararlarına karşı itiraz davasının zamanı içinde açılması oldukça önemlidir. Çünkü oldukça kısa bir süre belirlenmiştir. İlgili yabancı 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun Sınır dışı Etme Kararı başlıklı 53. Maddenin (3) numaralı fıkrası uyarınca yabancı veya yasal temsilcisi ya da avukatı sınır dışı etme kararına karşı kararın tebliğinden itibaren yedi gün içerisinde idare mahkemesine başvurabilecektir.

Mahkemeye başvuran kişi, yabancı hakkında verilen sınır dışı kararını veren makama idare mahkemesine başvurusunu da bildirecektir. İdare mahkemesine yapılan başvurular on beş içinde sonuçlandırılacaktır. İdare mahkemesi başvuruda sınır dışı etmeye ilişkin yapılan idari işlemi usul ve esasa yönelik olarak inceleyecektir. Yabancının rızası saklı kalmak kaydıyla dava açma süresi içinde veya yargı yoluna başvurulması halinde yargılama sonuçlanıncaya kadar yabancı deport (sınır dışı) edilemeyecektir.

Deport Kararını Kaldırmada Görevli ve Yetkili Mahkeme

Deport kararlarında görevli mahkeme 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu uyarınca idare mahkemeleri olarak belirlenmiştir. İdare mahkemesi burada verilen sınır dışı kararlarını usul ve esas yönünden inceleyecek ya davayı kabul ederek sınır dışı edilmeye ilişkin işlemi iptal edecek ya da davayı reddederek hukuka uygun bir idari işlem olduğunu ortaya koyacaktır. İdare mahkemesinin esastan davayı reddetmesi halinde verilen deport kararına karşı bir üst yargı mercii yolu yoktur. Bu karar istinaf ve temyize taşınamayacaktır. İdare mahkemesinin bu yöndeki kararı kesindir.

Yetkili mahkeme, sınır dışı kararını veren Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün talimatı üzerine veya resen valiliklerin bulunduğu ve bu idari işlemin tesis edildiği yer mahkemesidir. Hakkında deport kararı bulunan yabancı veya yasal temsilcisi ya da avukatı davayı işlemi gerçekleştiren idarenin bulunduğu yer idare mahkemesinde açacaktır. Yetkili mahkemede dava açılmadığı takdirde mahkeme davayı usulden reddedecektir.

Deport (sınır dışı) kararı alınması ve bu sınır dışı kararına karşı yapılacak itiraz yabancılar açısından büyük önem taşımaktadır. Ayrıca hakkında deport (sınır dışı) kararı verilmiş olsa da meşruhatlı vize alarak ülkeye gelecek yabancıların da geniş kapsamlı bir hukuki danışmanlık alarak mağduriyet yaşamalarının önüne geçilmelidir. Yabancıların sınır dışı kararı almasının engellenmesi ya da sınır dışı kararı alınsa bile kısa belirlenmiş hak düşürücü sürelerde hukuki sürecin sağlıklı ve profesyonel bir şekilde yürütülmesi ve yabancının hukuken temsil edilmesi adına Yabancılar Hukuku alanında uzman avukatlarla çalışılması gerekmektedir. Otluoğlu Hukuk olarak Yabancılar Hukuku ve deport kaldırma alanında uzman ve tecrübeli avukat kadromuz ile siz yabancı danışanlarımıza hukuki danışmanlık hizmeti sağlamaktayız. Sınır dışı kararı ve sınır dışı kararının kaldırılması hakkında ayrıntılı bilgi için İletişim kısmında yer alan destek hattımız ve e-posta adresimiz aracılığıyla tarafımızla iletişime geçebilirsiniz. İletişim adreslerimizi kullanarak randevu almak istediğiniz konuyu tarafımıza ilettiğiniz takdirde ön bilgilendirme alabilir ve randevu tarihinizi belirleyebilirsiniz.

Deneme Süreli İş Sözleşmesi

İş sözleşmesinin akdedilmesinden önce işçi ve işveren karşılıklı belirli bir süre dahilinde deneme süreli iş sözleşmesi düzenleyebilir.

Deneme Süreli İş Sözleşmesi Nedir?

İşveren iş ilişkisi kuracağı işçiyi seçerken deneme süresine ihtiyaç duyabilir. Bu deneme süresinde işçinin yetenekleri, bilgi birikimi ve kişiliği hakkında bilgi sahibi olarak o işçiyle çalışıp çalışmak istemediğini belirler. İşçi açısından bakıldığında işçi, kendisinin bu tarz bir işyerinde ve bu koşullarla çalışmak isteyip istemeyeceği bir ortamı gözlemlemiş olur.

Kural, iş sözleşmesinin deneme süresi klozu olmaksızın akdedilmesidir fakat günümüzde iş sektöründe genel kabul, iş sözleşmesinin deneme süreli olarak akdedilmesi olmuştur.

Deneme süresi için 4857 sayılı İş Kanunu’nda yer alan hükümler, basın işçileri ve gemi adamları için geçerli değildir. Bu kişiler için özel olarak hazırlanmış Basın İş Kanunu ve Deniz İş Kanunu mevcuttur. Ayrıca İş Kanunu madde 4 hükmünde sayılan kişi/kişiler için de 4857 sayılı İş Kanunu uygulanmayacaktır. Bu kişiler:

  • Deniz ve hava taşıma işlerinde çalışanlar
  • 50’den az işçi çalıştırılan (50 dahil) tarım ve orman işlerinin yapıldığı işyeri ve işletmelerde çalışanlar
  • Aile ekonomisi sınırları içerisinde kalan tarımla ilişkilendirilebilen her türlü yapı işlerinde çalışanlar
  • Bir ailenin üyeleri ve üçüncü dereceye kadar (3.derece dahil) hısımları arasında dışarıdan başka biri katılmadan evlerde ve el sanatlarının yapıldığı işlerde çalışanlar
  • Ev hizmetlerinde çalışanlar
  • Sporcular
  • Rehabilite edilme amacıyla çalıştırılan kişiler
  • 507 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar Kanununun ikinci maddesi tarifine uygun olarak üç kişinin çalıştığı işyerlerinde çalışanlar

İşveren daha önce işyerinde bir işçiyi çalıştırmış ve bu işçiyi aynı vasıf ve unvana sahip işi yapması için yeniden işe almışsa artık deneme süresi kararlaştırılamayacak ve bu maddeleri içerisinde barındıran bir iş sözleşmesi akdedilemeyecektir.

4857 sayılı İş Kanunu madde 9 uyarınca taraflar kanundaki sınırlamalar saklı kalmak kaydıyla karşılıklı ihtiyaçlarına uygun olabilecek şekilde iş sözleşmesi düzenleyebileceklerdir. Deneme süreli iş sözleşmesi bu sözleşmelerden biri olarak İş Hukuku’nda yer almaktadır. İş sözleşmesi içerisinde bir madde olarak yer alabilir veyahut ayrı bir deneme süreli iş sözleşmesi kurulabilecektir.

İşçi ve işverene ait yükümlülükler, deneme süresinde iş sözleşmesi kapsamı altındaymışçasına devam edecektir. İşveren ücret ödeme, işçiyi gözetme, eşit davranma yükümlülüğü altındadır. İşçi ise iş görme, sadakat ve özen gösterme, itaat yükümlülüğüne ve rekabet yasağına tabi olacaktır.

Deneme Süreli İş Sözleşmesi Hükümleri

 Bir iş sözleşmesine deneme süresi koyabilmek için akdedilecek iş sözleşmesinin sürekli iş sözleşmesi şeklinde hazırlanması gerekmektedir. Bu sözleşme belirli yahut belirsiz süreli sözleşme olabilecektir. Deneme süresi taraflarca açıkça kararlaştırılmalı, işveren tarafından işçiye deneme süresiyle ilgili bir dayatmada bulunulmamalıdır.

4857 sayılı İş Kanunu madde 15 uyarınca işveren ve işçi, iş sözleşmelerinde deneme süresi belirleyip belirlememekte özgürdür. Taraflarca böyle bir deneme süresi kaydı konulduğunda bu kaydın süresi azami (en fazla) iki ay olarak kanun koyucu tarafından sınırlandırılmıştır. Toplu iş sözleşmeleri yapılması halinde bu süre en fazla dört aya kadar uzatılabilecektir. Toplu iş sözleşmeleriyle belirtilmiş bir deneme süresi varsa iş akdinde belirtilen deneme süresi, toplu iş sözleşmesinde belirtilen süreden daha kısa olarak belirlenemeyecektir. Grev, hastalık vb. durumlarda bu süre durmayacak, işlemeye devam edecektir.

Taraflarca daha uzun süreler konması halinde, iş akdi tamamen geçersiz sayılmayacak, sözleşmenin ayakta tutulması yoluyla kısmen geçersiz sayılarak deneme süresi iki aymışçasına hesaplanacaktır.

Deneme süresinin başlangıcı işçinin fiilen işe başladığı tarih olacaktır. İşçi iş akdinin yapılmasından sonraki bir tarihte işe başlamışsa deneme süresinin başlangıcı akitten itibaren değil, yine fiilen başladığı tarihten itibaren hesaplanacaktır.

Taraflar arasında kurulmuş iş sözleşmesi geçerli bir akit teşkil edeceğinden deneme süresi de bu sürelere dahil edilerek iş sözleşmesi geçerli kabul edilecektir. Taraflar işçinin fiilen işe başladığı tarihten itibaren deneme süresi olup olmadığına bakılmaksızın karşılıklı borçlarını yerine getirmekle yükümlüdürler. Bu süre içerisinde işçi sigortalı sayılacak, sendika üyesi olabilecek ve toplu iş sözleşmesinden yararlanabilecektir. Deneme süresi içerisinde işçi greve katılabilme hakkını haizdir. Deneme süresi ayrıca kıdeme bağlı hakların ve yıllık ücretli iznin hesabında da göz önünde tutulacaktır.

Deneme Süreli İş Sözleşmesi Feshi

Türk Borçlar Kanunu madde 433 ve 4857 sayılı İş Kanunu madde 15 uyarınca deneme süresi içerisinde taraflar iş sözleşmesini/deneme süreli iş sözleşmesini ihbar süresine gerek olmaksızın ve tazminatsız olarak feshedebilecektir.

Yargıtay son dönemlerde deneme süresi içinde yapılan fesihlerde sendikal tazminat istenebileceğine yönelik kararlar[1] vermektedir. Sendikal özgürlük T.C. Anayasası madde 51 uyarınca temel bir hak olarak ortaya çıkmaktadır. Kanuni düzenlemelerin yanısıra uluslararası sözleşmeler ile de sendikal özgürlüğü koruyucu hükümler getirilmiştir. Her ne kadar 4857 sayılı İş Kanunu ile T.C. Anayasası hükümleri birbiriyle çelişse de Anayasa’ya üstünlük tanınacaktır.

İşçinin çalıştığı günler için ücret ve diğer hakları saklı olacaktır. Deneme süresinde çalıştığı günlere fazla çalışmaya dair ücret hakkı, genel tatil günlerinde ücretli izni, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil olan günlerde çalışmışsa ek ücreti, bununla beraber iş sözleşmesi ve toplu iş sözleşmelerinde öngörülen tüm işçilik haklarının hesaplanmasında dikkate alınacaktır. Derhal fesih her ne zaman istenirse her iki tarafça gerçekleştirilebilecektir. Tarafların fesih konusunda herhangi bir gerekçe gösterme zorunlulukları yoktur, deneme süresi başarılı geçmiş olsa da bu yola başvurabilme imkânları vardır.

Deneme süresi geçtikten sonra yapılacak fesihler belirli veya belirsiz iş akitleri feshi hükümlerine tabi olacaktır. Belirli veya belirsiz iş akitleri için yapılacak fesihlerde kıdeme bağlı olarak kanunda ihbar süreleri öngörülmüştür. İşçi ve işveren deneme süresinin geçmesinden itibaren bu sürelere tabi olarak iş sözleşmesini fesih hakkını kullanabilecektir.

İşçi deneme süresi içerisinde bazı elde etmesi gereken haklarından mahrum bırakılıyorsa işveren burada ayrımcılık yasağını ihlal etmektedir. İşçi bu sebeple işverene dava açarak ayrımcılık tazminatı talebinde bulunabilecektir.

Deneme süresi içerisinde işten çıkarılan işçi işe iade davası açma hakkını haiz değildir. İşe iade davasının şartlarından biri asgari 6 aydır işyerinde çalışıyor olmaktır. İşçi süre şartı sebebiyle işe iade davası açamayacaktır.

İş Sözleşmesinin İşverence Feshi

İşverenin işçinin çalıştığı süreçte işiyle ilgili performansını yeterli bulmuyorsa sebep göstermeksizin iş akdini/deneme süreli iş sözleşmesini feshedebilecektir. Bu sözleşmelerde, işçiyi işten çıkarmak için uyulması gereken herhangi bir bildirim süresi yoktur. İşveren bildirim süresine uymaksızın iş sözleşmesini feshedebilecektir ancak işveren işçiye deneme süresi içindeki çalışmasının ücreti ve yan haklarını tamamen ödeyerek deneme süreli iş ilişkisini sonlandırmalıdır.

Yukarıda konu ile ilgili olarak deneme süreli iş sözleşmesi unsurları ve sözleşmenin feshine ilişkin hususlarla birlikte açıklanmıştır. İş sözleşmesinin kurulması ve ifası hususu oldukça önemli ve hukuki danışmanlık alınması gereken başlıca konulardan biridir. Bu sözleşmenin kurulması ve ifası hakkında daha fazla bilgi ve danışmanlık için hukuk büromuzla iletişime geçebilirsiniz.

[1] Y9. HD 20.06.2006, 15239/18198, ÇT, 12, 311. Y9HD, 17.1.2005, 21240/2941, Kar, Deneme Süreli, 29.

Cumhurbaşkanına Hakaret Suçu Nedir? (TCK 299)

Cumhurbaşkanına hakaret suçu, Türk Ceza Kanunu’nun 299. maddesinde ve “Devletin Egemenlik Alametlerine ve Organlarının Saygınlığına Karşı Suçlar” başlığı altında düzenlenmiştir. Bu suçun diğer suçlardan ayrı bir başlık altında düzenlenme sebebi, kişileri değil; bir makamı korumak amacıdır. Öyle ki; 299. maddenin gerekçesinde, “Cumhurbaşkanının Devleti temsil etmesi ve Anayasada belirtilen görev ve yetkileri göz önüne alınarak onun kişiliğine yöneltilen hareketin bir bakıma Devlet kuvvetleri aleyhine cürümlerden sayılması gerektiği düşüncesinden hareketle bu madde kaleme alınmış ve Cumhurbaşkanına karşı hakaret müstakil bir suç hâline getirilmiştir.” diyerek, Devleti ve Cumhurbaşkanı ile Cumhurbaşkanlığının temsil ettiği tüm unsurların korunduğunu hükme bağlanmıştır.

Cumhurbaşkanına hakaret suçu nedeniyle kovuşturma yapılması Adalet Bakanlığı’nın iznine tabidir.

Cumhurbaşkanına hakaret suçu, şikâyete bağlı değildir; savcılık tarafından re’sen (kendiliğinden) soruşturma süreci başlatılabilir. Bu suç, uzlaşma kapsamında yer alan suçlardan değildir. Cumhurbaşkanına hakaret suçunda zamanaşımı, sekiz yıldır.

Cumhurbaşkanına hakaret davalarında görevli mahkeme, Asliye Ceza Mahkemeleridir.

Cumhurbaşkanına Hakaret Suçunun İşlenme Şekli

Cumhurbaşkanına hakaret suçu, serbest hareketli bir suçtur. Yani; bu suçun işlenme şekli herhangi bir hareket veya eyleme bağlanmamıştır. Sarf edilen herhangi bir söz, yapılan bir hareket, söylenen bir şarkı veya bir çizimle dahi işlenebilmektedir. Yapılan bu eylemlerin içeriği Cumhurbaşkanına veya Cumhurbaşkanlığına yönelik nefret, ayrımcılık, hakaret v.b. içermelidir. Eylemin içeriğinin siyasi olması şart değildir. Dolayısıyla bu suçun faili herkes olabilir; yani herkes bu suçu işleyebilir. Ancak bu suçu işleyen kişinin, Cumhurbaşkanına yönelik olduğunu bilmesi gerekmektedir. Başka bir deyişle, suçu işleyen kişi, mağdurun, Cumhurbaşkanı olduğunu bilerek ve isteyerek hareket etmelidir. Aynı zamanda bu suç ancak kasten işlenebilir; suçun taksirli hali düzenlenmemiştir.

Bunun yanında, Cumhurbaşkanına hakaret suçu yalnızca mevcut ve suç tarihinde görevde olan Cumhurbaşkanına yönelik işlenebilir. Görevi sona ermiş, emekli Cumhurbaşkanına yönelik olarak ise bu suç işlenemez.

Cumhurbaşkanına Hakaret Suçunun Cezası, Gözaltı ve Tutukluluk Halleri

Türk Ceza Kanunu’nun 299. maddesine göre;

  1. Cumhurbaşkanına hakaret eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
  2. Suçun alenen işlenmesi hâlinde, verilecek ceza altıda biri oranında artırılır.
  3. Bu suçtan dolayı kovuşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır.

Cumhurbaşkanına hakaret suçunda, savcı tarafından Ceza Muhakemeleri Kanunu’nda yer aldığı şekilde gözaltı kararı verilmesi halinde gözaltı hali gerçekleşebilir.

Tutukluluk halinde ise uygulamaya yönelik tartışmalar bulunmaktadır. Uygulamaya bakıldığında Cumhurbaşkanına hakaret suçunda tutuklama kararı verilebildiği görülmektedir; ancak bu suçun katalog suçlara (kasten öldürme, çocukların cinsel istismarı, işkence, vb.) girmemesi nedeniyle verilen tutuklama kararları tartışmalıdır. Bu kararların, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına aykırılık taşıdığı şeklinde de eleştiriler yapılmaktadır.

Yine bu suç nedeniyle yapılan bir yargılama sürecinin sonunda, Türk Ceza Kanunu ile Ceza Muhakemeleri Kanunu’nda düzenlenen şartların sağlanması halinde hakkınızda verilen hapis cezasının ertelenmesine, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına veya adli para cezasına karar verilebilir.

Cumhurbaşkanına Hakaret Davalarında Emsal Kararlar

Yargıtay tarafından Cumhurbaşkanına hakaret suçuyla ilgili çok sayıda emsal karar bulunmaktadır. Yargıtay bir kararında Cumhurbaşkanına  “Katil, Yezit, Hırsız” gibi sözler söylemenin suç olduğunu hükme bağlamıştır. Söz konusu sanık, kendisine ait Facebook sayfasında Cumhurbaşkanını kastettiği açıkça anlaşılacak şekilde; “katil, yezit” gibi söylemlerde bulunmuştur. Bu tarz söylemler eleştiri düzeyini aşan ve gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gerekse de T.C. Anayasası tarafından korunan düşünce özgürlüğünün istisnaları arasında yer alan ağır hakaret ve aşağılayıcı içerikler barındıran [1]söylemlerdir. Bu nedenle de bu fiili gerçekleştiren kişinin mahkûmiyetine karar verilmiştir1. Benzer şekilde yine bir vatandaş tarafından yapılan Facebook paylaşımı üzerinden Cumhurbaşkanı hakkında; “…onbir yıldır hep çaldım yine çalarım”, “rüşvetimi alır yaşarım”, “evde istiflemişim bir kaç milyar dolar onları sıfırlayacak .. gibi bir oğlum var”, “ulusum korkma pensilvanyadaki canavar, çalsa da bir bildiği vardır diyen seçmenim var” şeklinde yapılan paylaşımların Cumhurbaşkanına hakaret suçunu oluşturduğunu kabul etmektedir.2

Ancak bunların dışında bir başka Yargıtay kararından söz edecek olarsak, Cumhurbaşkanına yönelik olarak; “Cumhurbaşkanı da kaçakçılık yapanlara izin veriyor!” demek Cumhurbaşkanına hakaret suç sayılmamıştır. Zira Yargıtay tarafından dile getirilen bu söylem, demokratik toplumun temel esaslarından hoşgörü kapsamında değerlendirilebilecek ağır eleştiri sınırları içerisinde sayıldığından, kişinin beraatına karar verilmesi gerektiğini hükme bağlamıştır.3

Suç tarihinde görevde olmayan Cumhurbaşkanına yönelik işlenen hakaret suçuyla ilgili olarak Yargıtay, bunun Cumhurbaşkanına hakaret suçunu oluşturmadığını içtihat etmiştir. Emsal bir kararında, Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yönelik “… senin ananı avradını sinkaf edeyim” şeklindeki söylemlerde bulunan şahsın hakaret içerikli bu söylemlerinin Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesinde düzenlenen hakaret suçunu oluşturduğunu kabul etmiştir. 4 Yargıtay bu kararında yine, Türk Ceza Kanunu’nun 299. maddesinde düzenlenen Cumhurbaşkanına hakaret suçunun ancak ve ancak mevcut, suçun işlendiği tarihte görevde bulunan Cumhurbaşkanına yönelik işlenebileceğini ve yine o Cumhurbaşkanının hedef alınarak işlenebileceği içtihadında bulunmuştur.

Teorik anlamda yapılan tartışmalarda şöyle önemli bir husus da yer almaktadır; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi veya diğer mahkeme kararları değerlendirildiğinde görülecektir ki; Cumhurbaşkanı ya da Devleti temsil eden diğer görevlilere hakaret davalarında bu kurumların genel tutumu, “önleyicilik” taşımaktadır.  Bu da şu demektir; T.C. Anayasası’nın 39. Maddesine göre; “Kamu görev ve hizmetinde bulunanlara karşı, bu görev ve hizmetin yerine getirilmesiyle ilgili olarak yapılan isnatlardan dolayı açılan hakaret davalarında, sanık, isnadın doğruluğunu ispat hakkına sahiptir.”. Bu maddeyi açıklamak gerekirse, vatandaşlar eğer yaşadıkları ülkede yürütülen hizmetlerle ilgili söylemlerde bulunuyorlarsa öncelikle vatandaşlara bu söylemlerini ve ne anlama geldiğini açıklatmak veya yeterince araştırmak gerekmektedir. Herhangi bir kişiyi Cumhurbaşkanına veya başka bir devlet görevlisine hakaret suçlamalarıyla yargılamadan veya yargılama başlamışsa yargılama sürecinde ne demek istediğinin açıklattırılması gerekmektedir. Zira bu, adil yargılanma hakkının da gereğidir.

Peki, hakkınızda Cumhurbaşkanına hakaret suçunu işlemeniz nedeniyle herhangi bir soruşturma veya kovuşturma sürecinin başlatılması hainde ne yapmalısınız?

Görüldüğü üzere, eleştiri düzeyinde kalan söylemler söz konusu olduğunda, Cumhurbaşkanına hakaret davalarında beraat kararları verilebilmektedir. Zira siyasiler, ünlüler, üst düzey bürokratlar ile topluma mal olmuş kişiler diğer insanlara göre eleştirilere katlanmak durumundadırlar. Bu, demokratik toplum yapısının gereği olarak kabul görmektedir. Ancak eleştiri kırıcı ya da rahatsız edici olsa bile hakarete varmamalıdır, zira kimse hakarete katlanmak zorunda değildir. İfade hürriyeti bakımından eleştiri ile hakaret arasındaki ince çizgi toplumda hâkim olan ortalama düşünüş ve anlayışa göre, kişilerin ifade hürriyeti ile mağdurun birey olarak onur ve şerefi arasındaki dengede gözetilmek suretiyle hâkim tarafından belirlenmelidir. Hakaret ve sövme içeren söylemler hiçbir koşulda eleştiri olarak kabul edilmemelidir.

Tüm bu açıklamaların ışığında, Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanlığı, konumu gereği, Devleti temsil eden organ olduğundan bu tarz davalarda donanımlı ve uzman avukatlar tarafından temsil edilmek önemlidir. Bizimle iletişime geçmeniz halinde, bu ve benzeri davalarda uzman avukatlarımızla ile güçlü bir hukuki hizmet alabilirsiniz.

  1. Yargıtay 16. Ceza Dairesi 2017//4807 K. 3. Yargıtay 16. Ceza Dairesi 2017/3518 K.
  2. Yargıtay 16. Ceza Dairesi 2017/953 K. 4. Yargıtay 18. Ceza Dairesi 2017/987 K.

Boşanmada Nafaka

Boşanmada nafakaya ilişkin hükümler, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun ilgili maddelerinde düzenlenmiş olup bu yazımızda nafaka türleri incelenecektir.

Nafaka Türleri Nedir?

Nafaka türleri Türk Medeni Kanunu’nu içerisinde düzenleme alanı bulmuştur. Türk Medeni Kanunu’nda tedbir, iştirak, yoksulluk ve yardım nafakası olmak üzere dört tür nafaka bulunmaktadır.

Tedbir nafakası, boşanma davasının açılmasından önce veya boşanma davası açılmasından itibaren Aile Mahkemesi hâkimi tarafından hükmedilmektedir.

Eşlerden biri herhangi bir boşanma ya da ayrılık talebi olmaksızın, ayrı yaşamanın haklı olduğunu ispat ettiği takdirde tedbir nafakası verilmesini talep edebilecektir. Örnek olarak eşlerden birinin uyuşturucu bağımlısı olması ve şiddet uygulaması sebebiyle haklı sebebe dayanarak diğer eşin aile konutunu terk etmesi gösterilebilir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Birlikte Yaşamaya Ara Verilmesi başlıklı 197. maddesinde ilgili husus açıklanmaktadır. İlgili hüküm uyarınca eşlerden birinin, ortak hayat sebebiyle kişiliği ekonomik güvenliği veya ailenin huzuru ciddi biçimde tehlikeye düştüğü sürece ayrı yaşama hakkına sahiptir. Birlikte yaşamaya ara verilmesi haklı bir sebebe dayanıyorsa hâkim, eşlerden birinin istemi üzerine birinin diğerine yapacağı parasal katkıya, konut ve ev eşyasından yararlanmaya ve eşlerin mallarının yönetimine ilişkin önlemleri alacaktır.

Yine 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Durumun Değişmesi başlıklı 200. maddesi uyarınca koşullar değiştiğinde hâkim, eşlerden birinin istemi üzerine kararında gereken değişikliği yapacak veya sebebi sona ermişse alınan önlemleri kaldıracaktır. Buradan hareketle tedbir nafakası durumun değişmesi halinde değişebilecek ya da kaldırılabilecektir. Bu hususu kendisinden tedbir nafakası talep edilen yetkili ve görevli mahkeme inceleyecektir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Geçici Önlemler başlıklı 169. maddesinde tedbir nafakasına ilişkin de açıklama yapılmıştır. İlgili hüküm uyarınca boşanma veya ayrılık davası açılınca hâkim, davanın devamı süresince gerekli olan, özellikle eşlerin barınmasına, geçimine, eşlerin mallarının yönetimine ve çocukların bakım ve korunmasına ilişkin geçici önlemleri resen alacaktır.

Tedbir nafakası gerekli görüldüğü takdirde ise dava sonucu kesinleşinceye kadar devam edebilmektedir. Hâkim eş ve 18 yaşından küçük çocukların geçiminin sağlanması adına tedbir nafakası ödenmesine karar verebilecektir.

İştirak nafakası boşanma kararı verildiği takdirde, çocuğa fiilen bakmakta olan eşin çocuğun masraflarına iştirak etmesi adına diğer tarafın ödemesini talep ettiği nafaka türüdür. Böylece diğer eş, çocuğun masraflarına iştirak edecektir. Bu nafaka türünde eşlerin kusuru bulunmasına gerek yoktur. Burada amaç ergin olmayan çocuğun temel ihtiyaçlarının giderilmesini sağlamaktır. Daha önce tedbir nafakası ödenmesine karar verilmişse boşanma ya da ayrılık kararının kesinleşmesiyle birlikte iştirak nafakası ödenmesine karar verilecektir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Dava Hakkı başlıklı 329. maddesi uyarınca küçüğe fiilen bakan ana veya babanın, diğerine karşı çocuk adına nafaka davası açabileceği gibi ayırt etme gücüne sahip olan küçük de nafaka davası açabilecektir. İştirak nafakası kural olarak çocuğun 18 yaşını doldurması, evlenmesi ya da mahkeme kararı ile ergin kılınmasıyla son bulacaktır. Ancak çocuk ergin olsa da eğitim hayatına devam ediyorsa eğitim hayatı sonuna kadar çocuk hakkında diğer tarafça iştirak nafakası ödenmeye devam edecektir.

Yoksulluk nafakası 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Yoksulluk Nafakası başlıklı 175. Maddesinde açıklanmıştır. İlgili madde uyarınca boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilecektir. Bu nafaka türüne hükmedilmesi için diğer eşin kusurlu olması aranmamaktadır.

Yardım nafakası ise yardım edilmediği takdirde ilgili aile bireylerinin yoksulluğa düşecek olması sebebiyle ödenen nafaka türüdür. Bu nafaka türünün temelde evlilik birliği veya boşanma hali ile bir ilişkisi yoktur. Hâkim kendisinden talep edilmesi halinde bu nafaka türüne karar verecektir. Yardım nafakası 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 364. Maddesinde açıklanmıştır. İlgili hüküm uyarınca herkes, yardım etmediği takdirde yoksulluğa düşecek olan üstsoyu ve altsoyu ile kardeşlerine nafaka vermekle yükümlü kılınmıştır.

Boşanmada Nafaka Nasıl Hesaplanır?

Boşanmadan nafaka miktarlarının hesaplanması talep edilecek nafaka türlerine göre değişiklik göstermektedir.

Tedbir nafakası talep edildiği takdirde bu nafakanın miktarını hâkim takdir edecektir. Hâkim bu takdir yetkisini kullanırken 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nu dikkate alacaktır. Tedbir nafakası hesaplanırken eşlerin çalıştıkları işler, aldıkları maaş, sahip oldukları menkul ve gayrimenkul mallar, çocukların yaşı ve eğitim durumları, ortak konutun şu anki durumu ve geleceği ve temel ihtiyaçların ne şekilde karşılandığı konuları değerlendirilecektir. Bu değerlendirme sonucunda hâkim nafaka borçlusunun mali olarak karşılayabileceği ölçüde nafakaya hükmedecektir.

İştirak nafakasının belirlenmesinde nafaka miktarı çocuğun ihtiyaçları ile ana babanın hayat koşulları ve ödeme güçleri dikkate alınarak belirlenecektir. Nafaka miktarı belirlenirken çocuğun gelirleri de göz önüne alınacaktır. Ayrıca nafakanın her ay peşin olarak ödenmesi gerekecektir. Hesaplama yapıldıktan sonra iştirak nafakasına ilişkin olarak kararda iştirak nafakasının ne şekilde arttırılacağını da belirleyebilecektir.

Yoksulluk nafakası hesaplanırken ödeme yapacak olan eşin maddi durumu araştırılmakta ve alacaklı eşin aylık giderleri hesaplanmaktadır.

Yardım nafakasında miktar belirlenirken karşı tarafın mali gücüne uygun bir yardım istemi göz önünde tutulur. Hâkim, istem halinde irat biçiminde ödenmesine karar verilen nafakanın gelecek yıllarda tarafların sosyal ve ekonomik durumlarına göre ne miktarda ödeneceğini karar bağlayabilecektir.

Nafaka Alma Şartları Nedir?

Boşanma sürecinde ve boşanma sonrasında nafaka alınabilmesi için düşük gelire sahip olunması ya da hiç gelirin olmaması, işsiz olunması, ev hanımı olunması, asgari ücretle çalışılması, geçici işlerde çalışılması veya düzenli bir gelirin ve işin olmaması gerekmektedir. Bu kişiler böylece diğer eşten nafaka talebinde bulunabilecektir.

Ancak resmi olmasa da fiili olarak başka biriyle evli gibi yaşayan eski eş, başka bir gelire sahip olup boşanma sonrası yoksulluk çekmeyeceği görülen kişiler, düzenli gelire sahip kişiler, yeterli miktarda sosyal yardım alan, kira geliri olan, yurt dışından gelire sahip ya da işsizlik maaşı olan kişiler, bankada belirli bir miktar parası olup bunun faiz gelirine sahip kişiler, mesleğe sahip ancak bunu yapmaktan imtina eden kişiler, kumar bağımlılığı olan eş, eş ile aynı gelire sahip eş ve eşi yoksul olan eş boşanma sonrası yoksulluk nafakası talebinde bulunamayacaktır.

Boşanmada Nafaka Arttırımı Nasıl Yapılır?

Değişen ekonomik şartlar dikkate alındığında boşanmada nafaka arttırımı yapılması gerekebilmektedir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Durumun Değişmesi başlıklı 331. maddesi uyarınca durumun değişmesi halinde hakim istem üzerine nafaka miktarını yeniden belirleyebilecektir. Bu hüküm kapsamında hem nafaka borçlusu anne ve baba hem de nafaka alacaklısı çocuk mahkemeye başvurabilmektedir. Yoksulluk nafakası kapsamında da hükmedilen nafakanın değişen ekonomik koşullar dikkate alındığında yeterli gelmemesi halinde nafaka arttırma davası açılabilmektedir. Nafakanın arttırılması için nafaka alacaklısının ihtiyaçlarının artması, mevcut nafakanın giderleri karşılayamaması ve nafaka borçlusunun ekonomik gücünde önemli bir artışın olması gerekmektedir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Tazminat ve Nafakanın Ödenme Biçimi başlıklı 176. maddesi uyarınca tarafların mali durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hallerde iradın arttırılması veya azaltılmasına karar verilebilecektir. Nafakanın arttırılması davası kanuni dayanağını ayrıca buradan almaktadır.

Nafaka Nasıl Sona Erer?

Tedbir nafakası geçici nitelikte olduğundan boşanma ya da ayrılık kararı kesinleştikten sonra sona erecek ya da iştirak nafakasına dönüşecektir.

İştirak nafakası nafaka borçlusu diğer eşin ölmesi, çocuğun ergin olduktan sonra eğitim hayatına devam etmemesi ya da evlenmesi hallerinde sona erecektir.

Yoksulluk nafakası nafaka alacaklısının evlenmesi veya ölmesi halinde kendiliğinden, yoksul sayılan kişinin yoksulluğunun bitmesi, evlenme olmasa da başka bir kişiyle evliymiş gibi fiilen yaşaması ve haysiyetsiz bir yaşam sürme hallerinde mahkeme kararı ile kaldırılabilecektir.

Yardım nafakası ise yardıma muhtaç kişinin yardıma muhtaç durumu ortadan kalktığında veya nafaka alacaklısı veya yükümlüsünün ölümü ile son bulacaktır.

Boşanmada Mal Kaçırma

Boşanmada mal kaçırma, boşanma davası öncesi veya sonrası eşlerden biri veya her ikisi tarafından gerçekleştirilebilmektedir.

Boşanmada Mal Kaçırma

Eşlerin evlilik birliğinde aksine bir anlaşma yapmaması halinde yasal olarak edinilmiş mallara katılma rejimi uygulanmaktadır. Edinilmiş mallara katılma rejiminin bir sonucu olarak boşanma halinde, evlilik süresince eşlerin kazandıkları tüm mallar eşler arasında eşit olarak ikiye bölünmektedir.

Boşanmada mal kaçırma hali bu kapsamda boşanma öncesi veya sonrasında yaşanabilmektedir. Taraflardan her biri evlilik süresince kazanmış oldukları malları diğer eşle paylaşmamak adına satma, saklama, bağışlama vb. yollarla elinden çıkarmaktadır.

Evlilik süresince eşler tarafından edinilmiş mallar 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 219. maddesinde açıklanmıştır. Bu mallar;

  • Çalışmasının karşılığı olan edinimler,
  • Sosyal güvenlik veya sosyal yardım kurum ve kuruluşlarının veya personele yardım amacı ile kurulan sandık ve benzerlerinin yaptığı ödemeler,
  • Çalışma gücünün kaybı nedeniyle ödenen tazminatlar,
  • Kişisel mallarının gelirleri,
  • Edilmiş malların yerine geçen değerler

Olarak sıralanmaktadır.

Eşlere ait kişisel mallar ise 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 220. maddesinde açıklanmıştır. Bunlar;

  • Eşlerden birinin yalnız kişisel kullanımına yarayan eşya,
  • Mal rejiminin başlangıcında eşlerden birine ait bulunan veya bir eşin sonradan miras yoluyla ya da herhangi bir şekilde karşılıksız kazanma yoluyla elde ettiği malvarlığı değerleri,
  • Manevi tazminat alacakları,
  • Kişisel mallar yerine geçen değerler

Olarak sıralanmaktadır. Kişisel mallar edinilmiş mallara katılım rejiminde tasfiye süreci yürütülürken dikkate alınmayacaktır.

Eşler yukarıda yer alan söz konusu edinilmiş malları evlilik birliğinde boşanma öncesinde veya boşanma sırasında diğer eşten kaçırmak adına elden çıkarabilmektedir.

Boşanmada Mal Kaçırma Yolları

Boşanmada mal kaçırma farklı eylemlerin gerçekleştirilmesi suretiyle yapılabilmektedir. Eşlerden biri veya her ikisi boşanma davası açılmadan önce evlilik birliği içerisindeyken taşınır veya taşınmaz malları başka kişilere bağışlayabilmekte, satabilmekte veya değerinden çok düşük bir bedel karşılığında üçüncü bir kişiye devredebilmektedir.

Diğer bir mal kaçırma eylemi olarak boşanma davasının açılmasından önceki bir yıllık süre içerisinde bağışlama yoluyla bir karşılıksız kazandırma yapmaktır. Burada bağışlama iradesinin aksi surette mal kaçırma amacının olduğu diğer eş tarafından ispat olunmalıdır.

Eşlerden biri tarafından sahte vekaletname kullanılması suretiyle eş üzerindeki malvarlığı bir başkasına devredilebilmektedir. Burada sahte vekaletname kullanılmasına bağlı olarak 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ve tazminat hukuku çerçevesinde yargılama yapılmasının yanısıra hakkı ihlal edilen eş 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’ndan kaynaklanan dolandırıcılık, resmî belgede sahtecilik vb. suçlar adına ceza hukukundan kaynaklanan süreçleri de yürütebilecektir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesi uyarınca eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemeyecek, aile konutunu devredemeyecek veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamayacaktır. Ancak mal kaçırma eyleminin gerçekleştirilmesi adına eşlerden biri aile konutu üzerinde yukarıda sayılan eylemlerin gerçekleştirilmesi için diğer eş adına başka bir kişiye imza attırabilmektedir.

Boşanma öncesinde mal kaçırma eylemi gerçekleştirilebileceği gibi boşanma davası sırasında ve sonrasında da malların devri sağlanabilecektir.

Boşanmada Mal Kaçırma Nasıl Engellenir?

Boşanmada mal kaçırma nasıl engellenir sorusunun cevabı verilirken dikkat edilmesi gereken iki ayrı durum bulunmaktadır. Bunlardan ilki boşanma davasından önce mal kaçırılması diğeri ise boşanma davası devam ederken ve sonrasında mal kaçırılmasıdır.

Boşanma davası öncesi gerçekleştirilecek mal kaçırma eylemleri için kötü niyetli olarak tasarrufta bulunan eşe karşı aile konutu şerhi talep edilebilecek, malvarlığının elden çıkmaması adına tedbir kararı istenebilecek, boşanmadan önceki bir yıl süresince olağan hediyeler dışında yapılan bağışlar edinilmiş mallara dahil edilebilecek ve bir eşin mal rejiminin devamı süresine diğer eşin katılma alacağını azaltmak kastıyla yaptığı devirler edinilmiş mallara dahil edilebilecektir.

Aile konutu şerhi talebinde ortak yaşanılan konutun tapu kaydına aile konutu şerhi konabilecektir. Bu şerhin konması için diğer eşin onayı gerekmemektedir. Bu şerh tapuda tek taraflı beyanla konabilmektedir. Böylelikle kötü niyetli eş aile konutunu elden çıkarsa bile üçüncü kişi malik olamayacaktır. Aile konutu üzerinde aile konutu şerhi konulmasa bile bu taşınmaz satıldıktan sonra açık rızası alınmayan eş satışın iptalini talep edebilecektir.

Kanun koyucu, kötü niyetli eşin mal kaçırma durumlarında diğer eşin mağduriyetinin giderilebilmesi amacıyla boşanmadan önceki bir yıllık süre içerisinde yapılan olağan dışı karşılıksız kazandırmaları da mal rejiminin tasfiyesine dahil tutmaktadır. Böylelikle kendisinden mal kaçırıldığını düşünen eş mal kaçırma amacına yönelik olarak yapılan işlemleri ve mal kaçırma amacını ispat etmesi suretiyle bu malların da paylaşıma dahil olmasını sağlayabilecektir. Yargıtay’ın 8. Hukuk Dairesi tarafından verilen kararda[1] tasfiyeye konu olan iki taşınmazın da boşanma dava tarihinden önceki bir yıl içinde davalı eşin kardeşine devredilmesi eylemi mal kaçırma olarak değerlendirilmiş ve bu malları da paylaşıma dahil etmiştir.

Malvarlığı üzerinde kötü niyetli olarak mal kaçırma amacıyla tasarrufta bulunan eşe karşı diğer eş tarafından Tapu Müdürlüklerinden sonuç alınamadığı takdirde mahkemeden tedbir talebinde bulunulabilecektir. Mahkeme tedbir kararını kabul ettiği takdirde tapuya şerh kararı düşülecek ve taşınmazı alan 3. Kişinin bunu bildiği öngörülecektir, böylelikle taşınmazın üçüncü kişinin mülkiyetine geçmesine engel olunacaktır.

Boşanma davası devam ederken gerçekleşebilecek mal kaçırma eylemlerinin engellenebilmesi adına boşanma davasının görüldüğü mahkemeden daha önce talep edilmemiş olması halinde aile konutu şerhi istenebilecektir. Bunun yanısıra mal rejiminin tasfiyesi davası açılarak boşanma davasının bekletici mesele yapılması ve ihtiyati tedbir yönünde karar verilmesi talep edilebilecektir.

Boşanma kararının kesinleşmesinden itibaren eşler mal rejiminin tasfiyesi adına mal paylaşımı davası açabilecektir. Ancak yukarıda belirtildiği üzere eşlerden biri veya her ikisinin de boşanma davası sonrası bu süreçte mal kaçırması mümkündür.

Boşanmada Mal Kaçırma Zamanaşımı

Boşanmada mal kaçırma ile ilgili eş tarafından bir süre sınırı olmaksızın ilgili aile konutuna ilişkin aile konutu şerhi konabilecektir. Aile konutu şerhi olmadan yapılan satışların iptali için açılacak tapu iptal tescil davası içinse herhangi bir hak düşürücü süre yoktur. Bu dava ilgili eş tarafından her zaman açılabilecektir.

Boşanma davası sırasında mal paylaşım davası açılması halinde ilgili eş karşı tarafın mallar üzerinde tasarrufta bulunabilmesini engelleyebilmek adına ihtiyati tedbir talep edebilecektir. Bu davanın açılması için bir hak düşürücü süre bulunmamaktadır. Ancak ihtiyati tedbir kararının önceden alındığı durumlarda kararın verilmesini takiben on beş gün içerisinde dava açılmalıdır aksi halde ihtiyati tedbir kararı kalkacak ve kötü niyetli eşin taşınır ve taşınmaz mallar üzerinde tasarrufta bulunması engellenemeyecektir.

Boşanmada Mal Kaçırma Davası

Boşanmada mal kaçırmanın engellenmesi adına açılacak davalarda görevli mahkemeler davanın konusuna göre değişmektedir.

Aile konutuna aile konutu şerhi konmasına ilişkin iş ve işlemler Tapu Müdürlüklerince gerçekleştirilebilecektir. Mahkemelerin bu konuda görevli olabilmesi için bu talepte bir hukuki yarar olması yani Tapu Müdürlüğünce bu talebin reddedilmiş olması gerekmektedir.

Aile konutunun izinsiz satışının gerçekleştirilmesi halinde tapu iptal ve tescil davasının açılmasında aile konutu üzerinde haksız tasarrufta bulunan eşe karşı aile mahkemesinde dava açılacaktır.

Boşanma davası sürerken mal kaçırmanın engellenmesi adına mal paylaşımı davası açılmasında boşanma davasına bakan aile mahkemesi görevli sayılacaktır. Boşanma davasından sonra mal rejiminin tasfiyesi ve diğer denkleştirmelerin gerçekleştirilmesi için ise aile mahkemesi görevli sayılacaktır.

[1] Yargıtay 8. HD. T. 24.10.2018, E. 2016/14281 K. 2018/17838)

Boşanma Sebepleri ve Tazminat

Boşanma sebepleri, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Boşanma başlıklı İkinci Bölümü’nde düzenlenmiştir.

Boşanma Sebepleri

Boşanma sebepleri 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Boşanma Sebepleri başlıklı 161. ve devamı maddelerinde açıklanmıştır.

Boşanma sebepleri ana başlıklar halinde zina, hayata kast, pek kötü veya onur kırıcı davranış, suç işleme ve haysiyetsiz hayat sürme, terk, akıl hastalığı ve evlilik birliğinin sarsılması olarak açıklanmıştır.

Bu sebepler genel ve özel boşanma sebepleri olarak iki ana başlığa ayrılmaktadır. Zina (aldatma), hayata kast, pek kötü veya onur kırıcı davranış, suç işleme ve haysiyetsiz hayat sürme, terk ve akıl hastalığı özel boşanma sebeplerinden olup bu özel boşanma sebepleri 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 161 ila 165. maddeleri arasında sınırlı olarak sayılmıştır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Evlilik Birliğinin Sarsılması başlıklı 166. maddesinde açıklanan evlilik birliğinin sarsılması ise genel boşanma sebebidir.

Genel ve özel boşanma sebeplerinin yanısıra boşanma davasının ikame edilmesi Aile Hukuku nezdinde önem arz eden konulardandır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca evlilik en az bir yıl sürmüş ise eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılacaktır. Bu halde boşanma kararı verilebilmesi için, hakimin bizzat tarafları dinleyerek iradelerin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması gerekmektedir. Düzenleme üzerinde hakim tarafından değişiklik yapılabilecek olup düzenlemelerin o anda veya değişiklik yapıldıktan sonra uygun bulunması halinde hakim tarafından boşanmaya yönelik karar verilecektir. Bu boşanma şekli anlaşmalı boşanma olarak karşımıza çıkmaktadır. Yukarıda da belirtildiği üzere anlaşmalı boşanmanın gerçekleşebilmesi için;

  1. Evlilik birliğinin en az bir yıl sürmüş olması,
  2. Eşlerin mahkemeye birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi,
  3. Eşlerin her ikisinin de hakimin huzurunda boşanmaya yönelik iradelerini açıklaması,
  4. Boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu konusunda taraflarca kabul edilecek düzenlemenin hakim tarafından uygun bulunması

Gerekmektedir.

Boşanma davasının diğer bir türü olan çekişmeli boşanma davası ise yukarıda da belirtildiği üzere genel ve özel boşanma sebepleri öne sürülerek ikame edilebilecektir. Özel boşanma sebeplerine dayalı olarak açılacak çekişmeli boşanma davasında kural olarak özel boşanma sebebinin ispat edilmesi gerekmektedir. Bu nedenlerin varlığının ispatı halinde hakim boşanma ya da ayrılık kararı verecektir.

Özel Boşanma Sebepleri

Özel boşanma sebepleri 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 161 ila 165. maddeleri arasında düzenlenmiş olup bu sebepler;

  • Zina (Aldatma)
  • Hayata kast, pek kötü veya onur kırıcı davranış
  • Suç işleme ve haysiyetsiz hayat sürme
  • Terk
  • Akıl hastalığı

Olarak sayılmıştır. Bu sebepler yukarıda da belirtildiği üzere yalnızca kanunda sayılanlarla sınırlıdır.

Zina diğer bir deyişle aldatma, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 161. maddesinde düzenlenmiştir. İlgili madde uyarınca eşlerden biri zina ederse, diğer eş boşanma davası açabilecektir. Zina mutlak bir boşanma sebebidir. Burada eşlerden biri evlilik birliği devam ederken başka bir kişi ile isteyerek cinsi münasebette bulunmaktadır. Zinanın ispatlanması halinde evlilik birliğinin temelden sarsılmış olup olmadığı değerlendirilmeksizin boşanmaya karar verilecektir.

Yine 161. maddenin (2) numaralı fıkrasında zinaya sebebiyle boşanma davası açılması bir hak düşürücü süreye bağlanmıştır. İlgili madde uyarınca davaya hakkı olan eşin boşanma sebebini öğrenmesinden başlayarak altı ay ve her halde zina eyleminin üzerinden beş yıl geçmekle aldatılan eşin dava hakkı düşecektir. Bu hak düşürücü süreye ek olarak aldatılan eşin, zina eden eşi affetmesi halinde de dava hakkı ortadan kalkacaktır.

Hayata kast, pek kötü muamele veya onur kırıcı davranış diğer bir özel boşanma sebebi olarak 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 162. maddesinde açıklanmıştır. İlgili hüküm uyarınca eşlerden her biri, diğeri tarafından hayatına kastedilmesi veya kendisine pek kötü davranılması ya da ağır derecede onur kırıcı bir davranışta bulunulması sebebiyle boşanma davası açabilecektir. Hayata kast ile eş, diğer eşi öldürme niyetini gerçekleştireceğini bazı fiillerle göstermektedir. Burada öldürme niyeti olan eşin kasten bilerek ve isteyerek hareket etmesi gerekmektedir.

Pek fena muamele ise eşin diğer eşin vücut bütünlüğü ve sağlığına yönelik gerçekleştirebileceği her türlü saldırıdır. İlgili maddede bahsedilen onur kırıcı davranışta ise eşlerden biri, diğerinin onuruna karşı haksız saldırılarda bulunmakta, hakaret etmekte ve küçük düşürmek amacıyla hareketlerde bulunmaktadır. Zinada olduğu gibi bu sebepte de hak düşürücü süre bulunmaktadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 162. maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca davaya hakkı olan eşin boşanma sebebini öğrenmesinden başlayarak altı ay içinde ve her halde bu sebebin doğumunun üzerinden beş yıl geçmekle dava hakkı düşecektir. Hayatına kastedilen, pek kötü veya onur kırıcı davranışa maruz kalan eşin bu hak düşürücü süreyi dikkate alarak dava ikame etmesi gerekecektir. Bu eylemlere maruz kalan eşin, eşini affetmesi halinde artık dava hakkı olmayacaktır.

Özel boşanma sebeplerinden bir diğeri ise 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 163. maddesinde gösterilen suç işleme ve haysiyetsiz hayat sürmedir. İlgili hüküm uyarınca eşlerden biri küçük düşürücü bir suç işler veya haysiyetsiz bir hayat sürer ve bu sebeplerden ötürü onunla yaşaması diğer eşten beklenemezse, bu eş her zaman boşanma davası açabilecektir. Zina ve hayata kast, pek kötü davranış veya onur kırıcı davranıştan farklı olmak üzere bu özel sebepte herhangi bir hak düşürücü süre öngörülmemiştir. İlgili maddede belirtildiği üzere diğer eş her zaman boşanma davası ikame edebilecektir.

Burada her suçtan ziyade yalnızca küçük düşürücü suçlar boşanma sebebi sayılmaktadır. Suçu işleyen eşin bu suçtan mahkum olup olmaması veya alacağı cezanın miktarı önemli değildir. Suçun küçük düşürücü olup olmadığı hakim tarafından takdir edilecektir. Yine bu madde içerisinde belirtilen haysiyetsiz hayat sürme kapsamında eşlerden birinin devamlı olarak haysiyetsizce hayat sürmesi gerekmektedir. Yukarıda da belirtildiği üzere bu nedenle açılacak boşanma davalarında süre şartı yer almamaktadır.

Terk, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 164. maddesinde açıklanan bir diğer özel boşanma sebebidir. İlgili hüküm uyarınca eşlerden biri, evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemek maksadıyla diğerini terk ediyor veya haklı bir sebep olmadan ortak konuta dönmüyorsa ve ayrılık en az altı ay sürmüş ve bu durum devam etmekte, istem üzerine hakim veya noter tarafından yapılan ihtarlar sonuçsuz kalmışsa terk edilen eş bu özel sebebe dayanarak boşanma davası ikame edebilecektir. Ancak burada şu hususa dikkat edilmesi gerekmektedir: diğer eşi ortak konutu terk etmeye zorlayan veya haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta dönmesini engelleyen eş de terk etmiş sayılacaktır.

Terkin gerçekleşmesinden itibaren dava hakkı olan eş boşanma davası açmak için belirlenen sürenin dördüncü ayına dek bekleyecektir. Dördüncü ayın sonundan itibaren dava hakkına sahip eşin istemi üzerine hakim veya noter, esası incelemeden terk eden eşe ihtar yoluyla iki ay içinde ortak konuta dönmesi gerektiği ve dönmemesi halinde doğacak sonuçlar hakkında uyarıda bulunacaktır. Bu ihtar gerektiğinde ilan yoluyla da gerçekleştirilebilecektir. Ancak unutulmamalıdır ki boşanma davası açmak için belirlenen sürenin dördüncü ayı bitmedikçe ihtar isteminde bulunulamayacak ve ihtardan sonra iki ay geçmedikçe dava açılamayacaktır.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda belirtilen özel boşanma sebeplerinden sonuncusu akıl hastalığıdır. Kanun’un 165. maddesi uyarınca eşlerden biri akıl hastası olup da bu yüzden ortak hayat diğer eş için çekilmez hale geldiği takdirde, hastalığın geçmesine olanak bulunmadığı resmi sağlık kurulu raporuyla tespit edilmek koşuluyla bu eş boşanma davası ikame edebilecektir.

Akıl hastalığı, diğer özel boşanma sebeplerinden ziyade kusura dayanmayan bir boşanma sebebidir. Bu sebebe dayalı olarak açılacak boşanma davası için bir hak düşürücü süre öngörülmemiştir. Bu sebeple akıl hastası eşe karşı her zaman boşanma davası açılabilecektir.

Genel Boşanma Sebepleri

Genel boşanma sebepleri 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Evlilik Birliğinin Sarsılması başlıklı 166. maddesinde açıklanmıştır. İlgili hüküm uyarınca evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olduğu takdirde eşlerden her biri boşanma davası açabilecektir.

Genel boşanma sebeplerinde belli bir sebebe dayandırılamayan ve önceden belirlenemeyen birçok olay boşanma sebebi olabilecektir. Burada sebepler ve ortaya çıkan durum, evlilik birliğini temelinden sarsmış ve bu sebep ve durum artık eşlerin ortak hayatı devam ettirmesini beklenemeyecek bir hale getirmiş olmalıdır.

Genel boşanma sebepleri, özel boşanma sebepleri gibi sınırlı sayıda olmadığından hakim, evlilik birliğini temelden sarsan genel boşanma sebeplerini somut olaya göre takdir edecektir.

Genel boşanma sebeplerine göre boşanma kararının verilebilmesi için ilk olarak evlilik birliğinin temelinden sarsılmış olması gerekmektedir. Evlilik birliğinin temelinden sarsılmış olmasından kasıt eşler arasında ciddi ve şiddetli bir geçimsizliğin var olması ve bunun ortak hayatı çekilmez hale getirmesidir. Yargıtay’ın çeşitli kararları uyarınca yıkanmaktan kaçınma, rıza dışında cinsel birliktelik, aile sırlarını ifşa vb. konular evlilik birliğinin temelden sarsılmasına örnek olarak gösterilmektedir.

Boşanmaya ilişkin hakim tarafından karar verilirken evlilik birliğini temelden sarsan nedenler ve olaylar tespit edilecek, olayın özellikleri, oluş biçimi, eşlerin sosyo-kültürel halleri, eğitim durumları, ekonomik durumları, birbirleri ve çocuklarla ilişkileri, yaşanılan çevrenin özellikleri ve toplumun değer yargıları dikkate alınacaktır.

Ancak burada dikkat edilmelidir ki; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca davacının kusuru daha ağır ise davalı eşin açılan davaya itiraz hakkı bulunmaktadır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa hakim boşanmaya karar verebilecektir.

Yukarıda belirtilen ve somut olaya göre uygulanabilecek olan genel boşanma sebepleri uyarınca evlilik en az bir yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılacaktır. Bu halde boşanma kararı verilebilmesi için hakimin tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu konusunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması gerekmektedir. Hakim tarafların ve çocukların menfaatlerini göz önünde tutarak bu anlaşmada gerekli gördüğü noktalar hakkında değişiklik yapabilecektir. Hakimin yapacağı bu değişiklikleri taraflar kabul ettiği takdirde hakim boşanmaya yönelik karar verecektir. Burada tarafların ikrarlarının hakimi bağlamayacağı hükmü uygulanmayacaktır.

Genel boşanma sebepleri başlığı altında irdelenmesi gereken bir diğer husus ise ortak hayatın yeniden kurulamamasıdır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesinin (4) numaralı fıkrası uyarınca boşanma sebeplerinden herhangi biriyle açılmış olan davanın reddine karar verilmesi ve bu kararın kesinleştiği tarihten başlayarak üç yıl geçmesi halinde her ne sebeple olursa olsun ortak hayat yeniden kurulamamışsa evlilik birliği temelden sarsılmış sayılacak ve eşlerden birinin istemi üzerine boşanmaya karar verilecektir. Burada önceki boşanma davasının hangi sebepten veya kim tarafından açıldığının önemi yoktur. Burada kusur durumu dahi araştırılmayacak, yukarıda belirtilen şartlar gerçekleştiği takdirde hakim boşanmaya karar verecektir. Hakimin burada bir takdir yetkisi yoktur.

Boşanmada Maddi ve Manevi Tazminat

Genel ve özel boşanma sebepleri kapsamında hakim tarafından verilecek boşanma kararının sonuçlarından biri de maddi ve manevi tazminattır.

4721 sayılı sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Maddi ve Manevi Tazminat başlıklı 174. maddesinde boşanmanın mali sonucu olarak maddi ve manevi tazminat irdelenmiştir. İlgili hüküm uyarınca mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya daha az kusurlu taraf, kusurlu taraftan uygun bir maddi tazminat isteyebilecektir. Boşanmaya kusuruyla sebep olan eş, kusursuz ya da az kusurlu olan eşin mevcut ve beklenen maddi menfaatlerinin herhangi birisine zarar vermişse kusurlu taraf hakimin uygun gördüğü tazminat miktarını ödeyecektir. Burada zarara uğramış kusursuz veya az kusurlu taraf maddi tazminat talebinde bulunmadan mahkeme resen maddi tazminata hükmedemeyecektir. Boşanmaya ilişkin olarak sunulacak maddi tazminata ilişkin talep, boşanma davasıyla ileri sürülebileceği gibi boşanma davasına ilişkin hükmün kesinleşmesinin üzerinden bir yıl süre içerisinde talep edilebilecektir.

Yine boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf kusurlu olan diğer taraftan manevi tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilecektir. Eşlerin boşanmasına sebep olacak genel ve özel boşanma sebepleri genellikle eşlerin kişilik haklarına da zarar verebilecek, onların üzülmesine ve sonuç olarak acı ve ıstırap çekmelerine sebep olabilecektir. Burada manevi tazminat ile amaçlanan kişilik hakkına yapılan saldırı sonucunda meydana gelen manevi zararın para ile veya başka yoldan giderilmesini sağlayarak acı ve ıstırabın hafifletilmesidir. Manevi tazminat kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardan olduğundan hak sahibi acı ve ıstıraba uğrayan eş tarafından ileri sürülmesi gerekecektir.

Ancak 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 178. maddesi uyarınca evliliğin boşanma sebebiyle sona ermesinden doğan dava hakları, boşanma hükmünün kesinleşmesinin üzerinden bir yıl geçmekle zamanaşımını uğrayacaktır. Bu sebeple maddi ve manevi tazminat talebinde bulunulurken zamanaşımına uğrama süresine dikkat edilmelidir.

Boşanmada Tazminat Nasıl Hesaplanır?

Boşanmada tazminat hesaplanırken maddi tazminatın tayin edilmesinde hakime geniş bir takdir yetkisi tanınmıştır. Hakim bu hesaplamayı yaparken hakkaniyeti, tarafların kusurlarının yoğunluğunu, eğitim seviyelerini, yaşlarını, sosyo-ekonomik durumlarını, belirlenecek tazminatın sebepsiz zenginleşme yaratıp yaratmayacağını dikkate alacaktır. Hakim kural olarak maddi tazminat talep eden eşin talep etmiş olduğu miktarın fazlasına karar veremeyecektir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Tazminat ve Nafakanın Ödenme Biçimi başlıklı 176. maddesi uyarınca maddi tazminat toptan veya durumun gereklerine göre irat biçiminde ödenebilecektir. Ancak bu manevi tazminat için söz konusu olmayacaktır. Manevi tazminatın irat biçiminde ödenmesine karar verilemeyecektir.

Ayrıca irat biçiminde ödenmesine karar verilen maddi tazminat alacaklı eşin yeniden evlenmesi ya da eşlerden birinin ölümü halinde kendiliğinden kalkacaktır, alacaklı tarafın evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi yaşaması, yoksulluğun ortadan kalkması ya da haysiyetsiz hayat sürmesi halinde de mahkeme kararıyla kaldırılacaktır.

Hakim manevi tazminatı ise hesaplarken boşanmaya neden olayın oluş biçimi, kusur durumları, sosyo-ekonomik durumları, yaşları, evliliğin süresi gibi kıstasları dikkate alarak takdir yetkisini kullanarak manevi tazminat miktarını belirleyecektir. Yine manevi tazminata hükmedilecek miktar talep eden tarafın belirttiği miktarın üzerinde olamayacaktır.

Boşanma süreci ile maddi ve manevi tazminat taleplerinin belirlenmesi hukuki açıdan büyük öneme sahip konulardandır. Boşanacak taraflar hak kaybı yaşamamak adına Boşanma Hukuku alanında yetkin ve tecrübeli avukatlarla çalışmalıdır. Otluoğlu Hukuk olarak sizler Boşanma Hukuku alanında uzman ve deneyimli avukat kadromuzla hukuki danışmanlık hizmeti sunmaktayız. Ayrıntılı bilgi için İletişim kısmında yer alan destek hattımız ve e-posta adresimiz aracılığıyla tarafımızla iletişime geçebilirsiniz. İletişim adreslerimizi kullanarak randevu almak istediğiniz konuyu tarafımıza ilettiğiniz takdirde ön bilgilendirme alabilir ve randevu tarihinizi belirleyebilirsiniz.

Boşanma Tanıma Tenfiz Davası

Tanıma tenfiz davası 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un İkinci Kısmı’nda düzenlenmiştir.

Boşanma Tanıma ve Tenfiz Davası Nedir?

Boşanmaya ilişkin olarak açılacak tanıma tenfiz davası 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un İkinci Kısmı’nın İkinci Bölümü’nde Tenfiz Kararı başlıklı 50. maddesinde düzenlenmiştir. İlgili hüküm uyarınca yabancı mahkemelerden hukuk davalarına ilişkin olarak verilmiş ve o devlet kanunlarına göre kesinleşmiş bulunan ilamların Türkiye’de icra olunabilmesi için yetkili Türk mahkemesi tarafından tenfiz kararı verilmelidir.

Yine 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un Tanıma başlıklı 58. maddesi uyarınca yabancı mahkeme ilamının kesin delil veya kesin hüküm olarak kabul edilebilmesi yabancı ilamın tenfiz şartları taşıdığının mahkemece tespitine bağlıdır. İhtilafsız kaza kararlarının tanınması da bu şekilde mahkemece tespit edilmelidir. Yabancı mahkeme ilamına dayanılarak Türkiye’de bir idari işlemin yapılmasında da aynı usul uygulanacaktır.

Yukarıda da belirtildiği üzere yabancı bir ülkede alınan kararlar doğrudan Türkiye’de geçerli olmayacaktır. Yabancı bir mahkemeden verilen kararın Türkiye Cumhuriyeti Mahkemeleri tarafından tanınarak uygulanabilir sayılması için taraflarca Türk Mahkemelerinde tanıma tenfiz davası açılması gerekmektedir.

Boşanma davalarında da usul aynı şekildedir. Rusya’da boşanan bir çift hakkında verilen karar Türk yargısı nezdinde doğrudan geçerli olmayacaktır. Kararların direkt geçerli olmaması miras hukuku, nafaka velayet, mal paylaşımı vb. konularda belirsizlik yaratabilmektedir. Ayrıca yurt dışında alınan boşanma kararının Türkiye’de doğrudan uygulanabilir olmaması sebebiyle tarafların Türkiye’de ya da bir Türk vatandaşıyla evlenebilmeleri medeni halleri hala evli olduğundan mümkün olmamaktadır. Bu açıdan söylenmelidir ki tarafların herhangi bir hak kaybının önüne ilk aşamada geçebilmesi adına Türk mahkemelerinde tanıma ve tenfiz davası ikame edilmesi büyük öneme sahiptir.

Yabancı mahkemelerden alınmış boşanma kararı, Türkiye’de tanıma tenfiz davası açılmasıyla tanıma ile kesin delil ve kesin hüküm oluşturmakta, tenfiz ile boşanmaya ilişkin karar icra edilebilir, sanki bir Türk mahkemesi tarafından karar verilmişçesine bir hale gelmektedir.

Boşanma Tanıma ve Tenfiz Davası Nasıl Açılır?

Yabancı bir mahkemede verilmiş olan boşanma kararı için açılacak tanıma tenfiz davasında davacı tarafça tenfiz isteminde bulunulurken birtakım hususlara dikkate edilmesi gerekmektedir.

Bu dava açılırken boşanma kararının tenfiz edilmesinde hukuki yararı bulunan herkes tenfiz isteminde bulunabilecektir. Tenfiz istemi dilekçe ile yapılacaktır ve dilekçeye karşı tarafın sayısı kadar örnek eklenecektir. Dilekçe içerisinde şu hususlara yer verilmesi gerekmektedir:

  • Tenfiz talebine ilişkin olarak tenfiz isteyen taraf ile karşı taraf ve karşı tarafın varsa kanuni temsilci ve vekillerinin ad, soyad ve adresleri,
  • Tenfiz talebinde bulunulan boşanma kararına ilişkin hükmün hangi devlet mahkemesinden verilmiş olduğu ve mahkemenin adı ile ilamın tarih ve numarası ve verilmiş olan hükmün özeti,
  • Yabancı mahkeme tarafından hükmolunmuş boşanmaya ilişkin kararın bir kısmı hakkında tenfiz isteniyorsa hangi kısım için tenfiz edilmesinin istendiği.

5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un Dilekçeye Eklenecek Belgeler başlıklı 53. maddesi uyarınca yurt dışında alınmış bir boşanma kararı tenfizi ve tanınması için ikame edilecek tanıma tenfiz davasında dilekçe ekine yabancı mahkeme ilamının o ülke makamlarınca usulen onanmış aslı veya ilamı veren yargı organı tarafından onanmış örneği ve onanmış tercümesi ile ilamın kesinleştiğini gösteren ve o ülke makamlarınca usulen onanmış yazı veya belge ile onanmış tercümesi de belge olarak eklenmelidir. Bu belgelere ek olarak pasaport ve nüfus cüzdanı fotokopisi ile vesikalık fotoğraflı vekaletname de dilekçeye eklenmelidir. Vekaletnamede yer alan hususlar tanıma tenfiz davasının ikame edilmesinde büyük öneme sahip olacaktır. Vekaletname içerisinde davacı taraf için yurt dışında verilmiş boşanma kararına ilişkin tanıma ve tenfiz davası açmayla yetkilendirme hususu açıkça belirtilmiş olmalıdır.

Dilekçenin verilmesini takiben, 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un 55. maddesi uyarınca tenfiz davasına ilişkin dilekçe duruşma günü ile karşı tarafa tebliğ edilecektir. İhtilafsız kaza kararlarının tanınması ve tenfizine ilişkin dilekçeler de aynı şekilde tebliğ edilecektir. Ancak hasımsız ihtilafsız kaza kararlarında karşı taraf olmadığından tebliğ hükmü uygulanmayacaktır.

Asliye hukuk mahkemesi tanıma tenfiz davası için incelemeyi, basit yargılama usulü uyarınca dosya üzerinden yaparak karara bağlayacaktır. Bu davalarda basit yargılama usulü yürütüleceğinden tanık dinletilmeyecek, keşif yapılmayacak ve bilirkişi incelemesi zorunlu olmadığı müddetçe yürütülmeyecektir. Asliye hukuk mahkemesi yalnızca yabancı bir mahkeme tarafından verilmiş olan boşanma kararının tanıma ya da tenfiz koşullarını sağlayıp sağlamadığı hakkında incelemede bulunacaktır.

Yine yabancı bir mahkemenin boşanmaya ilişkin kararının tanınması talebi halihazırda Türk mahkemelerinde görülmekte olan bir davada da ileri sürülebilecek ve asıl yargılamanın tabi olduğu usule göre tanıma işlemi yapılabilecektir. Tanımaya ilişkin talep Türk mahkemesinde halihazırda görülmekte olan bir davada ileri sürülebilse de tenfiz talebinde ayrı bir şekilde dava açılmalıdır.

Karşı taraf tanıma ve tenfiz davasında yalnızca tenfiz şartlarının bulunmadığını veya yabancı mahkeme ilamının kısmen veya tamamen yerine getirilmiş yahut yerine getirilmesine engel bir sebep ortaya çıkmış olduğunu öne sürerek itiraz edebilecektir.

Boşanma Tanıma ve Tenfiz Davası Nerede Açılır?

Yabancı bir mahkemede verilmiş boşanma kararı hakkında tanıma tenfiz davası ikame edilmesi halinde 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un 51. maddesi uyarınca görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesi olacaktır. Aynı maddenin (2) numaralı fıkrası uyarınca tenfiz kararları kendisine karşı tenfiz istenen kişinin Türkiye’deki yerleşim yeri, yoksa sakini olduğu yer mahkemesi, Türkiye’de yerleşim yeri veya sakini olduğu bir yer yoksa Ankara, İstanbul veya İzmir mahkemelerinden birinden istenebilecektir.

Boşanma Tanıma ve Tenfiz Davası Ne Kadar Sürer?

Yabancı bir mahkemeden alınmış boşanma kararı için açılacak olan tanıma tenfiz davası için davalı eski eşe tebligat yapılabilmesi gerekmektedir. Tebligatın yapılmasında taraflar yurt dışında ikamet ettiği takdirde tebligat süreci yavaş işleyebilmektedir. Usulüne uygun olarak tebligat yapılamadığı takdirde tanıma ve tenfize ilişkin davanın sonuçlanabilmesi mümkün olmayacaktır. Tebligatın Türk vatandaşı olan bir kimseye yapılması halinde Türkiye Büyükelçiliği veya Konsolosluğu kullanılarak bu siyasi temsilcilikler eliyle dilekçe tebliğ edilebilecektir. Tebligat içerisinde tebligatın konusu ile otuz gün içinde tanıma ve tenfiz adına başvuruş yapılmaması halinde tebliğin yapılmış olacağı ihtarı yapılacaktır.

Karşı tarafın yabancı uyruklu olması halinde tebligat yabancı uyruklu kişiye Adalet Bakanlığı aracılığıyla yapılacaktır. Duruşma gününü bildirecek olan tebligatın, yabancı uyruklu kişiye üç ay önceden gönderilmesi gerekmektedir.

Tanıma tenfiz davası sürecinde yabancı mahkemeden alınmış olan boşanma kararının tenfiz edilebilmesi için şu şartları sağlaması gerekmektedir:

  • Türkiye Cumhuriyeti ile ilamın verildiği devlet arasında karşılıklılık esasına dayanan bir anlaşma yahut o devlette Türk mahkemelerinden verilmiş ilamların tenfizini mümkün kılan bir kanun hükmünün veya fiili uygulamanın bulunması gerekmektedir.
  • Yabancı mahkeme tarafından verilmiş olan karar Türk mahkemelerinin münhasır yetkisine girmeyen bir konuda verilmiş olmalı veya davalının itiraz etmesi şartıyla ilamın, dava konusu veya taraflarla gerçek bir ilişkisi bulunmadığı halde kendisine yetki tanıyan bir devlet mahkemesince verilmiş olmamalıdır.
  • Yabancı mahkeme tarafından verilen hüküm kamu düzenine açıkça aykırı bulunmamalıdır.
  • Yabancı ülke kanunları uyarınca, kendisine karşı tenfiz istenen kişi hükmü veren mahkemeye usulüne uygun bir şekilde çağrılmamış veya o mahkemede temsil edilmemiş yahut hakkında bu kanunlara aykırı bir şekilde gıyabında veya yokluğunda hüküm verilmiş ve bu kişi yukarıdaki hususlardan birisine dayanarak tenfiz istemine karşı Türk mahkemesine itiraz etmemiş olmalıdır.

Bu şartları sağlamayan taraf veya taraflar boşanma kararı için tanıma tenfiz davası ikame edemeyecektir. Davaya ilişkin olarak yapılacak duruşmalara davacı tarafın ya da vekili sayılacak avukatın katılmaması halinde dava işlemden kaldırılacak ve kanunen belirlenen süre içinde yenilenmediği takdirde davanın açılmamış sayılmasına karar verilecektir. Davalı tarafın duruşmalara katılması zorunlu değildir. Katılmayan davalının yokluğunda dava devam edilecek, tanıma ve tenfize ilişkin karar verilecektir. Ancak davalıya yukarıda da belirtildiği üzere kesinlikle dava dilekçesi ve duruşma tarihinin tebliğ olunması kanunen zorunludur.

Asliye hukuk mahkemesi yabancı bir mahkemede verilmiş boşanma kararına ilişkin olarak tanıma tenfiz davası kapsamında yapacağı inceleme sonucunda, ilamın kısmen veya tamamen tenfizine veya istemin reddine karar verecektir. Bu karar yabancı mahkeme tarafından verilen kararın altına yazılacak ve hakim tarafından mühürlenip imzalanacaktır. Tenfizine karar verilen yabancı mahkeme kararları Türk mahkemelerince verilmiş kararlar gibi icra olunacaktır. Bu karar geçmişe etkili olarak yabancı mahkeme tarafından verilmiş olan boşanma kararı tarihinden itibaren hüküm doğuracaktır.

Yabancı bir mahkeme tarafından verilen boşanmaya ilişkin kararın tanıma ve tenfiz davalarında taraflar tenfiz isteminin kabulü veya reddi hakkında verilen kararları temyiz edebilecektir. Temyiz ile tenfiz hakkında kabul veya redde ilişkin kararın yerine getirilmesi durdurulacaktır. Taraflar ilk olarak istinaf sonrasında ise temyiz kanun yolunu kullanabilecektir.

Yabancı mahkeme tarafından verilen boşanma kararının tenfiz şartlarını taşıdığına ilişkin asliye hukuk mahkemesince tespit yapılmasını takiben yabancı mahkeme ilamının kesin delil veya kesin hüküm olarak kabul edilebilmesi kapsamında tanınabilecektir.  5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un 54. maddesinin (1) numaralı fıkrası uyarınca Türkiye Cumhuriyeti ile ilâmın verildiği devlet arasında karşılıklılık esasına dayanan bir anlaşma yahut o devlette Türk mahkemelerinden verilmiş ilâmların tenfizini mümkün kılan bir kanun hükmünün veya fiilî uygulamanın bulunması tenfiz şartı tanımada uygulanmayacaktır. İhtilafsız kaza kararlarının tanınması ve yabancı mahkeme ilamına dayanılarak Türkiye’de bir idari işlemin yapılmasında da aynı usul uygulanacaktır. Yabancı ilâmın kesin hüküm veya kesin delil etkisi yabancı mahkeme kararının kesinleştiği andan itibaren hüküm ifade edecektir.

Yabancı bir ülkenin mahkemesinde verilmiş olan boşanma kararının Türk mahkemelerinde tanınması ve tenfizi adına yürütülecek tanıma tenfiz davası büyük önem taşımaktadır. Tanıma tenfiz davasında davacı ya da davalı tarafın temsil edilmesinin olumlu sonucu olarak yargılama süreleri kısalmakta, yargılama süreci için harcanacak meblağlar azalmaktadır. Tanıma tenfiz davası süreçlerinizde problemler yaşamamanız ve hukuki sürecin kolayca çözümlenmesi adına alanında uzman ve tecrübeli avukatlarla çalışmak gerekmektedir. Otluoğlu Hukuk olarak siz müvekkillerimize boşanma kararının tanınması ve tenfizi süreçlerinde hukuki danışmanlık hizmeti sağlamaktayız. Yabancı bir mahkemeden alınan boşanma kararının tanınması ve tenfizi süreçleri hakkında ayrıntılı bilgi için İletişim kısmında yer alan destek hattımız ve e-posta adresimiz aracılığıyla tarafımızla iletişime geçebilirsiniz. İletişim adreslerimizi kullanarak randevu almak istediğiniz konuyu tarafımıza ilettiğiniz takdirde ön bilgilendirme alabilir ve randevu tarihinizi belirleyebilirsiniz.

Oretra