alper otluoğlu

Görevi Kötüye Kullanma Suçu

Görevi kötüye kullanma suçu, Türk Ceza Kanunu’nun Millete ve Devlete Karşı Suçlar ve Son Hükümler kısmında 257. maddede düzenlenmiştir.

Görevi Kötüye Kullanma Suçu Nedir?

Görevi kötüye kullanma suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 257. maddesinde hüküm altına alınmıştır. İlgili hüküm uyarınca kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacaktır.

Yine kamuda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacaktır.

Görevi kötüye kullanma suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun Özel Hükümler başlıklı ikinci kitabının Millete ve Devlete Karşı İşlenen Suçlar başlıklı dördüncü kısmının Kamu İdaresinin güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar başlıklı birinci bölümünde düzenlenmiştir. İlk fıkra suça konu fiilin icrai hareketlerle gerçekleştirilmesiyle ilgiliyken, ikinci fıkrada ihmali hareketle gerçekleştirilmesi açıklanmıştır.

Kamu görevlisinin bu suçtan ceza sorumluluğunun doğabilmesi için görevinin gereklerine aykırı olarak gerçekleştirdiği fiillerin başka bir suç oluşturmaması gerekmektedir. Diğer suçların oluşup oluşmadığı incelenerek diğer suçlardan failin sorumluluğuna gidilemediği takdirde bu suç hükümleri uygulanabilecektir.

Bu suçta korunan hukuki değer kamu idaresinin disiplinli, şeffaf ve etkin şekilde hukuki çerçeve dikkate alınarak işlenmesidir. Toplum, kamu idaresinin faaliyetlerini hukuka uygun bir biçimde yürütmesi hakkında kamu idaresine güven ve inanç duymaktadır.

Bu suçun faili görevi kötüye kullanma fiilini icra veya ihmali hareketlerle gerçekleştiren kamu görevlisidir, burada kamu görevlisi görevinden kaynaklanan yetkilerini kötüye kullanarak bu suçu işleyebileceğinden özgü suç olarak da sınıflandırılmaktadır. Kamu görevlisi, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (c) bendinde kamusal faaliyetin yürütülmesine atama veya seçilme yoluyla ya da herhangi bit surette sürekli, süreli veya geçici olarak katılan kişi olarak tanımlanmıştır. Örnek olarak milletvekili, belediye başkanı, belediye ve il genel meclis üyesi, muhtar, avukat, tercüman, tanık ve bilirkişi gibi kişiler faaliyetin icrası dikkate alınarak kamu görevlisi olarak kabul edilebilecektir.

Kamu görevlisi olmayan bir kişinin görevi kötüye kullanma suçunun faili olması mümkün değildir. Ancak kamu görevlisi; emeklilik, istifa, ihraç vb. sebeplerle kamu görevlisi sıfatını kaybetmiş olsa dahi görevi sırasında gerçekleştirmiş olduğu görevi kötüye kullanma suçundan fail sıfatıyla sorumlu olacaktır.

Görevi kötüye kullanma suçunun mağduru toplumu oluşturan herkestir. Bu suçun işlenmesi halinde fiil kamunun zararına sebep oluyorsa suçun mağduru toplumu oluşturan herkes, suçtan zarar gören ise kamu idaresi olacaktır.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 257. maddesinin ilk fıkrasında suçun icrai hareketlerle işlenmesi açıklanmıştır. İcrai hareketler kapsamına görevin gereklerine aykırı hareket etme fiilinin gerçekleştirilmesi girmektedir. Ancak burada dikkat edilmelidir ki kamu görevlisinin görevin gereğine aykırı hareket etmesi zimmet, resmi evrakta sahtecilik, rüşvet vb. bir suçu oluşturmamalıdır. Örnek olarak kişinin dilekçe hakkını kullanması ancak dilekçenin kabul edilmemesi suretiyle bu hakkın kullanımının engellenmesi örnek gösterilebilecektir. Kamu görevlisi fail görevin gereklerine aykırılık teşkil eden tasarrufları icra hareketle yani aktif ve etkin bir davranış kullanarak gerçekleştirmelidir. Failin hareketsiz kalması hali bir pasiflik teşkil edeceğinden burada görevin gereklerinin icrai davranışlarla gerçekleştirilmemesi sonucu ortaya çıkmayacaktır. Burada ancak ihmali surette görevi kötüye kullanma fiilinin gerçekleştirilmesinden söz edilebilecektir.

Kanun koyucu, ilgili madde metninde hangi hareket veya hareketlerin görevin gereklerine aykırı hareket oluşturacağını açıklamamıştır. Bu sebeple bu suç serbest hareketli suç olarak her türlü icrai veya ihmali hareketle işlenebilecektir.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 257. maddesinin (2) numaralı fıkrasında görevi kötüye kullanma suçunun görevin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme gösterilmesi suretiyle işlenmesi açıklanmıştır. Kamu görevlisinin görevinin gerektirdiği davranışı yapmaması veya geç yapması halinde bu suçun ihmali hareketle işlenmesinden söz edilecektir. Görevin kötüye kullanılması fiili ihmali suç kapsamında ihmal veya gecikme gösterilmesi seçimlik hareketleriyle işlenebilecektir. İhmal görevin hiçbir şekilde yerine getirilmemesi iken, görevin gereklerini yapmakta ihmal ise kamu görevlisinin yerine getirmekle sorumlu olduğu işi yapmaması veya yasal düzenlemelere göre yapılması gereken şekilde yerine getirmemesi ya da üstünün hukuka uygun olarak yapmasını zorunlu kıldığı eylemleri yapmaması anlamına gelmektedir. Örnek olarak belediye başkanının imzalamakla yükümlü olduğu belgeleri imzalamaması, kooperatif başkan ve yönetim kurulu üyelerinin kooperatifin belirli yıllara ait defterlerini tutmaması ve saklamakla yükümlü olduğu belgeleri saklamaması örnek gösterilebilecektir.

Hem icra hem de ihmali hareketlerle görevi kötüye kullanma fiilinin gerçekleştirilmesinde bu suçun oluşabilmesi için kamunun zararına, kişilerin mağduriyetine ve kişilere haksız menfaat sağlanmasına neden olunması gerekmektedir. Bu neticeyi doğurmayan kanuna aykırı davranışlar görevi kötüye kullanma suçu olarak nitelendirilemeyecektir.

Bu suç ancak ve ancak kasten işlenebilecek suçlardandır. Suçun oluşumu için failin belirli bir amaç veya saikle hareket etmesi gerekmemektedir. Suçun görevin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle veya görevlerin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme gösterilerek gerçekleştirilmesi kast için yeterli olacaktır. Bu suçun taksir ile işlenmiş hali kanunda açıkça öngörülmediğinden görevi kötüye kullanma fiili taksirle gerçekleştirilemeyecektir.

Görevi Kötüye Kullanma Suçu Cezası

Görevi kötüye kullanma suçu resen soruşturulabilen ve kovuşturulabilen suçlardandır. Ancak kamu görevlisi suçu işleyebileceğinden suç işlediği şüphesi bulunan kamu görevlileri hakkında 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun hükümleri çerçevesinde izin vermeye yetkili merciden soruşturma izni alınması gerekmektedir.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 161. maddesinin (5) numaralı fıkrası uyarınca kanun tarafından kendilerine verilen veya kanun dairesinde kendilerinden istenen adliye ile ilgili görev veya işlerde kötüye kullanma veya ihmalleri görülen kamu görevlileri ile Cumhuriyet savcılarının sözlü veya yazılı istem ve emirlerini yapmakta kötüye kullanma veya ihmalleri görülen kolluk âmir ve memurları hakkında Cumhuriyet savcıları tarafından doğrudan doğruya soruşturma yapılabilecektir.

Bu suçun cezalandırılmasında görevli mahkeme asliye ceza mahkemesi olacaktır. Görevi kötüye kullanma suçunun karşılığında suçun kamu görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle işlenmesi halinde altı aydan iki yıla kadar hapis cezası, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek işlenmesi halinde üç aydan bir yıla kadar hapis cezası öngörülmüştür.

Görevi Kötüye Kullanma Suçu Zamanaşımı

Görevi kötüye kullanma suçu takibi şikayete bağlı suçlar kategorisinde olmadığından bu suçun soruşturulması için 6 ay gibi bir şikayet süresi de olmayacaktır. Suçun soruşturulması ve kovuşturulması resen gerçekleştirilebilecektir. Ancak yukarıda da belirtildiği üzere bu suçtan soruşturma başlatılabilmesi için 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun hükümleri uyarınca izin prosedürü işletilmesi gerekmektedir. İzin vermekle yetkili merci izin vermediği takdirde ilgili kamu görevlisi hakkında ceza soruşturması ve kovuşturulması yapılması mümkün olmayacaktır.

Ancak suçun dava zamanaşımı süresi 8 yıldır. Suç bu sekiz yıllık dava zamanaşımı süresi içinde soruşturulmadığı takdirde fail hakkında suçun soruşturulması ve kovuşturulması zamanaşımına uğradığından hakkında soruşturma ve kovuşturma yürütülemeyecektir.

Göçmen Kaçakçılığı Suçu

Göçmen kaçakçılığı suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun Göçmen Kaçakçılığı ve İnsan Ticareti başlığı altında, 79. maddede düzenlenmiştir.

Göçmen Kaçakçılığı Nedir?

Göçmen kaçakçılığı suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 79. maddesinde düzenlenmiştir. İlgili hüküm uyarınca doğrudan doğruya veya dolaylı olarak maddi menfaat elde etmek maksadıyla yasal olmayan yollardan; bir yabancıyı ülkeye sokan veya ülkede kalmasına imkan sağlayan, Türk vatandaşı veya yabancının yurt dışına çıkmasına imkan sağlayan kişi üç yıldan sekiz yıla kadar hapis ve bin günden on bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılacaktır. Suç teşebbüs aşamasında kalmış olsa dahi tamamlanmış gibi cezaya hükmolunacaktır.

Bu suçun bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde tüzel kişi hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunacaktır.

Göçmen Kaçakçılığı Suçu Şartları

Göçmen kaçakçılığı suçu için korunan hukuki değer ekonomik faaliyette bulunma hakkı ve göçmenlerin vücut bütünlüğü, onuru ve malvarlığıdır. Kaçak yollarla ülkelere sokulan göçmenler ucuz işgücü yaramakta ve ülkelerin serbest piyasa ekonomisini bozmaktadır, bu sebeple de birçok ülkenin kendi vatandaşı işsiz kalmaktadır. İşletmelerin göçmenleri kayıt dışı istidam etmesiyle de birçok işletme diğer işletmeler karşısında avantajlı duruma geçerek hasız rekabete yol açmaktadır.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 79. maddesinde açıklanan bu suçun doğması için zararın veya somut bir tehlikenin doğması gerekmemektedir. Kanunda sayılan suça elverişli fiillerin gerçekleştirilmesiyle suç oluşacaktır. Yani, yasadışı yollarla bir yabancının ülkeye sokulma sı veya ülkede kalmasına imkan sağlanması ya da bir Türk vatandaşının veya yabancının yurt dışına çıkmasına olanak sağlanması gibi tipik hareketlerin yapılmasıyla suç gerçekleşecektir.

Yukarıda da belirtildiği üzere bu suç yalnızca 79. Maddede sayılan üç hareketten en az birinin gerçekleştirilmesiyle işlenebilecektir. Aynı zamanda suç fail tarafından icrai ve ihmali hareketlerle gerçekleştirilebilecektir. İhmali hareketle işlenmesine örnek olarak sınırda görev yapan memurların ülkeye giren kaçak göçmenlere göz yummaları gösterilebilecektir.

Göçmen kaçakçılığı suçunun nitelikli hali olan suçun mağdurların hayati bakımından tehlike oluşturması neticeli bir suç olduğundan ihmali hareketle işlenmesi kabul edilemeyecektir.

Bu suçun faili herkes olabilecektir. Burada failin Türk vatandaşı veya yabancı olmasının bir önemi bulunmamaktadır. Ancak göçmen kaçaklığına ilişkin suç teşkil eden fiiller çoğu zaman örgütlü bir biçimde işlenmektedir. Ancak suçun oluşması için örgüt faaliyetleri kapsamında işlenmesi şart değildir. Bu suçun nitelikli hali kapsamında fark yaratacaktır.

Bir kamu görevlisinin bu suçu işlemesi halinde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun Kamu Görevine Ait Araç ve Gereçleri Suçta Kullanma başlıklı 266. maddesi uyarınca göçmen kaçakçılığından verilecek ceza üçte biri oranında arttırılacaktır. Ayrıca bu suçun faili yalnızca gerçek kişiler olabileceğinden tüzel kişilerin bu suçu işlemesi halinde tüzel kişi için 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 60. maddesinde belirtilen güvenlik tedbirleri uygulama alanı bulacaktır.

Göçmen kaçakçılığı suçunun mağduru toplumu oluşturan herkes ve göçmenlerdir. Burada toplumun ekonomik faaliyette bulunma hakkı ve kamu hizmetlerinden yararlanma hakkı ihlal edilirken göçmenlerin de vücut bütünlükleri, onurları ve malvarlığı değerleri ihlal edilmektedir. Bu suçun mağduru herkes olabilecekse de mağdurun sağ bir insan olması şarttır. Tek bir mağdur olsa dahi bu suç oluşmuş sayılacaktır.

Bu suçun oluşması için gerçekleştirilebilecek olan ilk elverişli hareket bir yabancıyı yasal olmayan yollardan ülkeye sokmaktır. Burada öncelikle mağdur göçmenin yabancı olması gerekmektedir Çifte vatandaşlık da dahil olmak üzere Türk vatandaşlığı olan mağdur yabancı sayılmayacaktır. Ülkeye yasa dışı giriş, giriş yapılan devletin yasal giriş için gerekli şartlarına uymaksızın sınır geçmek olarak tanımlanmıştır. Bu kişi fail tarafından kara, deniz ve havayolu kullanılarak ülkeye getirilebilecektir. Her ne kadar fiil olarak “ülkeye sokmak”tan bahsedilmiş olsa da fail tarafından yabancıların bizzat ülkeye sokulmuş olması gerekmemektedir. Failin maddi menfaat karşılığında göçmenlere yasal olmayan yolları göstermesi veya bu kişilere araç temin etmesiyle de suç oluşacaktır. Failin yabancıların ülkeye yasadışı girişini temin etmesi yeterli sayılacaktır.

Bu suçun oluşması için gerçekleştirilebilecek ikinci elverişli hareket ise bir yabancının yasal olmayan yollardan ülkede kalmasına imkan sağlamaktır. Burada mağdur ve suçun konusu yalnızca yabancı olabilecektir. Bu fiil iki şekilde gerçekleştirilebilecektir. Birincisi yasa dışı bir şekilde ülkeye girmiş olan bir yabancının himaye edilmesidir. İkincisi ise, ülkeye yasaya uygun yollarla girmiş olsa da ikamet veya çalışma izni olmayan ve vize süresi de bitmiş bir yabancının sınır dışı edilmemesini sağlamak adına ona barınma, iş vb. imkanlar verilerek himaye edilmesidir. Burada imkanın yalnızca maddi anlamda olması gerekmemektedir. Burada failin yabancıya Türkiye’de kalmasına yönelik uygun ortamı oluşturulması veya yasal olmayan işlemleri gerçekleştirilmesi suçun tamamlanması açısından yeterli sayılacaktır.

Bu suçun oluşması için gerçekleştirilebilecek üçüncü elverişli hareket ise Türk vatandaşı veya yabancının yasal olmayan yollardan yurt dışına çıkmasına imkan sağlamaktır. Burada suçun mağduru ve konusu hem Türk vatandaşı hem de yabancı olabilecektir. Burada imkan sağlamadan kasıt göçmenin yurt dışına yasal olmayan yollardan çıkması için gerçekleştirilen her türlü faaliyettir. Sınır kapılarından başka yerlerden bu kişilerin çıkarılması veya gerekli belgeler ibraz edilmeden sınır kapısından çıkarılması tipik hareketlerden olacaktır. Ayrıca yabancılar için bu suçun oluşabilmesi adına yabancının hukuka uygun yollarla ülkeye girip girmediğinin önemi yoktur.

Göçmen kaçakçılığı suçu için manevi unsur kasttır. Bu suçun taksirle işlenmesi mümkün olmayacaktır. Salt kast bu suç için yeterli olmayıp ayrıca failin bunu doğrudan doğruya veya dolaylı olarak maddi menfaat elde etmek maksadıyla hareket etmesi gerekmektedir.

Göçmen Kaçakçılığı Suçu Nitelikli Haller

Göçmen kaçakçılığı suçu için nitelikli haller 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 79. maddesinin (2) ve (3) numaralı fıkralarında açıklanmıştır. (2) numaralı fıkra uyarınca suçun mağdurların hayatı bakımından bir tehlike oluşturması veya onur kırıcı bir muameleye maruz bırakılarak işlenmesi halinde faile verilecek ceza yarısından üçte ikisine kadar arttırılacaktır. Burada soyut tehlike olan göçmen kaçakçılığı suçu mağdurun hayatı bakımından tehlike oluşturması halinde neticesi daha ağır olacağından fail daha ağır bir cezayla cezalandırılacaktır. Örnek olarak mağdurlarda yaralanma veya ölme olasılığı yaratmaya elverişli koşulların bulunması örnek gösterilebilecektir.

Suçun mağdurların onur kırıcı bir muameleye maruz bırakılarak işlenmesi ise diğer bir nitelikli halden cezalandırmayı gerektiren olgudur. Buna örnek olarak göçmenlerde korku, ıstırap ve aşağılık duygusu yaratan, onları küçük düşürücü hal ve hareketler örnek gösterilebilecektir. Bir kamyon kasasında, konteynırda veya havasız bir depoda göçmenlerin aç ve susuz yolculuklar yapması veya hayvanlarla birlikte taşınması nitelikli halden cezalandırmayı gerektirmektedir.

(3) numaralı fıkra uyarınca bu suçun birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi halinde verilecek ceza yarısına kadar, bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde verilecek ceza yarısından bir katına kadar arttırılacaktır.

Göçmen Kaçakçılığı Suçu Cezası

Göçmen kaçakçılığı suçu cezası hem hapis cezası hem de adli para cezası olarak öngörülmüştür. Suçun temel şeklinde hapis cezası bir yıldan üç yıla kadardır. Adli para cezası ise bin günden on bin güne kadar takdir edilebilecektir.

Yukarıda da belirtildiği üzere suçun mağdurların hayatı bakımından bir tehlike oluşturması veya mağdurların onur kırıcı bir muameleye maruz bırakılarak işlenmesi halinde verilecek ceza yarısından üçte ikisine kadar arttırılacaktır.

Yine yukarıda belirtildiği üzere göçmen kaçakçılığı suçunun bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde verilecek cezalar yarı oranında arttırılacaktır. Ayrıca bu suç terör amacıyla bir terör örgütünün faaliyeti kapsamında işlendiği takdirde verilecek ceza yine arttırılacaktır.

Gemi Adamı Tazminat ve Alacakları

Gemi adamı tazminat konusu 854 sayılı Deniz İş Kanunu uyarınca karasular ve uluslararası sularda Türk Bayrağını taşıyan ve yüz ve daha yukarı grostonluk gemilerde bir hizmet akdi ile çalışan gemi adamları ve bunların işverenleri hakkındaki uygulanır. Deniz personellerinin kanundaki ismi gemi adamıdır.

Her gemi adamı Deniz İş Kanunu’na tabi çalışan olmadığı için gemi adamı tazminat konusu kişiden kişiye değişiklik göstermektedir. Özellikle dikkat edilmesine ihtiyaç duyulan husus yabancı bayraklı gemilerde vazife icra eden gemi adamları DİK kapsamında olmadıkları için anlatacağımız durumlar bu gemi mensupları için geçerli olmayacaktır. Yabancı bayraklı gemide çalışan personellerin hukuki durumu 854 Sayılı Deniz İş Kanunu’na değil 6098 Sayılı Borçlar Kanunu hükümlerine göre düzenlenmiştir. Bu sebeple belirgin farklılıklar oluşturmaktadır.

Türk Bayraklı Gemilerde Çalışan Gemi Adamlarının Alacakları; maaş alacağı, fazla mesai alacağı (854 Sayılı Deniz İş Kanunu madde 28), senelik izin alacakları (854 Sayılı Deniz İş Kanunu madde 40), hafta tatili alacakları (854 Sayılı Deniz İş Kanunu madde 41), genel dinlence -resmi ve dini bayramlarda çalışma –alacağı (854 Sayılı Deniz İş Kanunu madde 43)dır. Tazminatları ise kıdem (854 Sayılı Deniz İş Kanunu madde 20) ve suç duyurusu tazminatı (854 Sayılı Deniz İş Kanunu madde 16) olarak sayılabilmektedir.

Sayılan bu alacak ya da gemi adamı tazminat kalemlerinden birini veya birkaçını alamayan gemi adamı Türk bayraklı gemide çalıştığından 854 Sayılı Deniz İş Kanunu madde 46’da düzenlenmiş olduğu üzere ve 5521 Sayılı İş Mahkemeleri Kanunu kapsamında değerlendirildikleri için dava İş Mahkemelerinde açılır.

Türk bayraklı değil de yabancı bayraklı gemide çalışan gemi adamları alacağını iş mahkemelerinde değil 6098 Sayılı Borçlar Kanunu kapsamında değerlendirildikleri için alacak talebinde bulunacaklarından Asliye Hukuk Mahkemelerinde dava açmaları gerekmektedir. Bu hususta değişik kaynaklarda Deniz Uzmanlık Mahkemelerinin sorumlu olduğuna dair görüşler de bulunmakta ise de burada Yargıtay içtihatlarına dikkate almamız gerekmektedir.  Yargıtay 20. Hukuk Dairesi 2016/14286 Esas, 2017/889 Karar, 7.2.2017 Tarihli ilamında yabancı bayraklı gemide çalışan gemi mensuplarının Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açması icap ettiğini hüküm altına almıştır.

Gemi Adamı İşçilik Alacakları Nedir?

Gemi adamı tazminat ve işçilik alacakları kıdem ve ihbar tazminatının yanı sıra senelik ücretli izin alacağı, hafta tatili tutarı alacağı, genel dinlence tutarı alacağı, gemi adamı ücret alacağı, fazla mesai ücret alacağıdır.

Deniz İş Kanunu kapsamında olan, sözleşmesi feshedilen ve lüzumlu şartları oluşan gemi adamı kıdem tazminatına ve ihbar tazminatına hak kazanabilir. Kıdem tazminatının hesaplaması son ücret üstünden yapılır. İhbar ve kıdem tazminatına esas olacak ücret hesabında tutara ayrıca gemi adamına sağlanmış olan para ve para ile ölçülmesi olası akdi ve kanundan ötürü meydana gelen menfaatler de göz önünde bulundurulur. Gemi adamının vefatı halinde hemen hemen tüm hukuki durumlarda olduğu gibi burada da hak ve yükümlülükler mirasçılara geçeceği için tazminat da kanuni mirasçılarına ödenir. Gemi adamı tazminat ve alacakları içinde senelik ücretli izin alacağı, hafta tatili tutarı alacağı, genel dinlence tutarı alacağı, gemi adamı ücret alacağı, fazla mesai ücret alacağı şeklinde alacakları da talep etme hakkına sahiptir.

Türk Bayraklı Gemilerde Çalışan İşçilerin İşçilik Alacakları Neler?

Türk Bayraklı gemilerde çalışan işçilerin gemi adamlarının alabileceği işçilik alacakları; Maaş alacağı, fazla mesai alacağı, senelik izin alacağı, hafta tatili alacakları, genel dinlence alacağı şeklindedir. Türk Bayraklı gemilerde çalışan işçilerin alabileceği tazminatlar ise kıdem tazminatı ve ihbar tazminatı olmak üzere iki ana tazminat üzerine kurulmuştur. Yabancı bayrak gemide çalışan işçiler Dik kapsamında ele alınmamaktadır, bu işçiler 6098 sayılı Borçlar Kanunu hükümlere tabii olarak iş akdi imzalamaktadır. Yabancı bayraklı gemilerde çalışan işçiler ise genellikle; donatan, armatör ya da kaptan ile bir kontrat yapmaktadırlar. Bu kontrat en genel hatlarıyla gemi ismi, sefer süresi, vazife ve ücret unsurlarını taşır. Gemi adamı tazminat konusunda ayrıntılı bilgi için bizimle iletişime geçebilirsiniz.

Anayasa’nın 50. Maddesi ile çalışan insanların dinlenme hakkı düzenlenmiş, garanti altına alınmıştır. Yıllık ücretli izin hakkı da bu madde uyarınca koruma altına alınmış bir haktır. Gemi adamı tazminat konusu içerisinde Deniz İş Kanunu’na bakılırsa bu senelik ücretli izne hak kazanmak için iki şart gerekmektedir.

  1. Deniz İş Kanunu’na doğal bir iş sözleşmesi ile çalışmak

Gemi adamları senelik ücretli izne aynı işveren emrinde ya da aynı gemide bir takvim yılı arasında bir ya da birkaç hizmet akdi ile minimum altı ay emek harcaması halinde hak kazanırlar. Yani senelik ücretli izne hak kazanmak için bekleme süresi altı ay olarak belirlenmiş olup bekleme süresinin kesintisiz olma şartı aranmamıştır. Hizmet akdinin hukuken devam etmiş olduğu vakit esas alınmalıdır.

  1. 6 ay-1 yıl arası çalışan gemi adamları izin süresi en az 15 gün, 1 yıldan fazla süredir çalışan gemi adamları izin süresi ise en az 1 ay olmalıdır.

İzin işverenin müsait görmüş olduğu bir vakit diliminde kullanılır ve bu haktan feragat edilemez. Aynı sene arasında kullanmak ve tarafların rıza göstermesi koşulu ile bir aylık izin ikiye bölünebilmektedir. Gemi adamının sözleşmesi senelik ücretli izin hakkını kullanmadan sonlanırsa işveren ya da işveren vekili izin süresine ilişik tutarı ödemekle yükümlüdür.

Gemi Adamları İçin P&I Sigortası Nedir

Gemi adamı tazminat konusunda bir diğer önemli mevzu ise koruma ve tazmin sigortasıdır. Protection & Indemnity anlamına gelmekte olan P&I sigortası Koruma & Tazmin anlamına gelmektedir. Gemi donatan ve sahiplerinin üçüncü kişilere, çevreye, kendi personeline (işçi alacakları) ve var ise taşımış olduğu yüke karşı sorumluluklarını karşılayan bir sigorta türü olan P&I sigortası, sigorta iştirakine karşı yürütülen davalar asıl davadan bağımsız olarak yürütülebileceği için işçiye birtakım kolaylıklar sağlamaktadır.

Gemi Adamı İşçilik Alacakları Nasıl Alınır?

Gemi adamı tazminat ve işçi alacaklarının bir bölümü (Kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, senelik izin tutarı alacağı, kötü niyet tazminatı vs.) feshe bağlı alacaklar olup iş akdinin son bulmasıyla talep edilmesi mümkün hale gelen alacak kalemlerdir. İşçi alacaklarının bir bölümü ise (Ücret, fazla mesai tutarı, ubgt ücret alacağı, hafta tatili ücret alacağı vs.) feshe bağlı olmayıp, iş akdi feshedilmiş olsun ya da olmasın işçinin hak kazanılmış olduğu vakit talebe tabi olan alacak kalemleridir. Gemi adamı tazminat avukatı kendine has özellikler taşıyan her somut vakayı ayrı ayrı inceleyip hukuki değerlendirmeler yaparak hak yitirilmesine uğramanızı engeller.

Gemi Adamı İşçilik Alacakları Avukatının Önemi

Gemi adamı işçilik alacaklarında her somut vakanın kendi has özellikler göstermesi nedeni ile her vaka hukuki açıdan ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Bu sebep ile mevzuatı iyi bilmek ve somut vaka hakkında analizi iyi yapabilmek hak yitirilmesine uğramanızın önüne geçecektir. Hak kayıplarının önüne geçmek adına tecrübeli bir gemi adamı tazminat avukatından hukuki destek alınmalıdır. Deniz iş davaları sürecinde ve bununla beraber iş davaları sürecinde hak kaybınızın önüne geçmek için disiplinli ve tecrübeli ekibimiz ile hukuki danışmanlık hizmeti vermek için yanınızdayız.

Geçit Hakkı

Geçit hakkı, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Geçit Hakları başlıklı 747 ve 748. Maddelerinde düzenleme alanı bulmuştur

Geçit Hakkı Nedir?

Geçit hakkı, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Geçit Hakları ana başlığı altında zorunlu geçit ve diğer geçit hakları alt başlıkları altında 747 ve 748. maddelerde açıklanmıştır.

Zorunlu Geçit başlıklı 747. madde uyarınca taşınmazından genel yola çıkmak için yeterli geçidi bulunmayan malik, tam bir bedel karşılığında bir geçit hakkı tanınmasını komşularından talep edebilecektir. Bu hak ilk önce kendisinden bu geçidin istenmesi önceki mülkiyet ve yol durumuna göre en uygun düşen komşuya karşı ve daha sonra bundan en az zarar görecek olana karşı kullanılacaktır, zorunlu geçit hakkı verilirken iki tarafın da menfaati gözetilecektir.

Geçit hakkı yenilik doğuran bir hak olarak ihtiyaç sahibine irtifak hakkı kurulmasını isteme hakkı sağlamaktadır. Bu hak geçit ihtiyacı bulunan taşınmazın mülkiyetine bağlı olacaktır. Hak sahibi malikin geçit irtifakı talep etmesi durumunda yükümlü taşınmaz maliki geçit irtifakı kurmakla yükümlüdür.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Diğer Geçit Hakları başlıklı 748. maddesinde ise zorunlu olmayan diğer geçit hakları belirtilmiştir. İlgili hüküm uyarınca taşınmaz malikinin taşınmazını işletme veya iyileştirme ya da taşınmazı üzerinde yapı yapma amacıyla komşu taşınmaza geçici olarak girme hakkı ile tarla yolu, hayvan sulama yolu, kış geçidi, tomruk kaydırma yolu ve oluğu ve bunlara benzer diğer geçitler özel konun hükümlerine tabi olacaktır. Özel kanun hükmü olmadığı takdirde yerel adet uygulanacaktır. Bu kapsamda doğrudan doğruya kanundan kaynaklanan geçit hakları tapu kütüğüne tescil edilmeksizin doğacaktır. Ancak bunlardan sürekli nitelikte olan geçit hakları beyanlar sütununda gösterilecektir.

Geçit Hakkı Şartları Nelerdir?

Geçit hakkı istenebilmesi için 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu uyarınca şu şartların gerçekleşmesi gerekmektedir:

  • Geçit hakkı isteyen taşınmaz malikinin genel yola çıkmak için yeterli bir geçidi bulunmamalıdır. Hiç geçit bulunmaması ya da mevcut geçidin ihtiyacı karşılayamaması buna örnek sayılacaktır.
  • Taşınmazların durumu ve maliklerin uğrayacakları zararlar göz önünde tutularak, geçit hakkının başka bir komşudan talep edilememesi gerekmektedir. Bu kapsamda bu hak ilk önce kendisinden bu geçidin istenmesi önceki mülkiyet ve yol durumuna göre en uygun düşen ve en az zarar görecek olan taşınmaz sahibine karşı kullanılacaktır.
  • Geçit isteyen kişi, geçit hakkı vermekle yükümlü olan taşınmaz malikine fedakarlığı karşılığında tam bir denkleştirme bedeli ödemelidir.

Bu şartların gerçekleşmesiyle birlikte kendisinden geçit talep edilen taşınmazın maliki bu hakkın kullanılması üzerine doğan borcunu rızası ile ifa etmek isterse hazırlanacak resmi senette geçidin yeri ve denkleştirme bedelinin miktarı belirtilmelidir. Malik burada ayrıca irtifakın tescilini talep etmelidir. Bu talep sonucunda tapu siciline yapılacak tescil ile geçit irtifakı doğacaktır. Bu kapsamda hem geçit irtifakını sağlayacak taşınmaz sayfasına hem de geçit irtifakı verilecek taşınmaz sayfalarına geçit hakkı için kayıt yapılacaktır.

Geçit Hakkı Davası

Geçit hakkı talebinde bulunacak olan taşınmaz maliki geçit irtifakı borcunu yerine getirmekten kaçınan taşınmaz yükümlüsüne karşı dava açabilecektir. Geçit irtifakı talep eden taşınmaz sahibi burada irtifak hakkının mahkemece kurulabilmesi için dava ikame edebilecektir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 780. maddesinde de bu husus açıklanmıştır. İlgili hüküm uyarınca irtifak hakkının kurulabilmesi için tapu kütüğüne tescil şarttır. Ayrıca irtifak hakkının kazanılmasında ve tescilinde aksi öngörülmüş olmadıkça taşınmaz mülkiyetine ilişkin hükümler uygulanacaktır. Bu yollama kapsamında geçit hakkı sahibi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 716. maddesi uyarınca geçit hakkının kendisine verilmesi adına dava açacak ve geçit hakkının tanınmasını mahkemeden talep edecektir. Bu madde uyarınca kararının kesinleşmesiyle geçit irtifakı kurulmuş olacaktır. Böylelikle ilgili taşınmaz sahibi, geçit hakkı sahibi olacaktır.

Bir geçit irtifakını mahkeme kararına dayanarak kazanacak olan geçit hakkı sahibi kişi geçit irtifakına ilişkin tescili tapuda doğrudan doğruya yaptırabilecektir.

Geçit Hakkı Davası Nasıl Açılır?

Geçit hakkına ilişkin olarak dava açılabilmesi için birtakım şartların yerine getirilmesi gerekmektedir. Bu şartlardan ilki geçit hakkı kurulacak taşınmazın tapuya kayıtlı ve özel mülkiyete tabi olmasıdır.

Uygulamada tapusuz taşınmazı malik olarak kullanan kişinin dava açması veya aleyhine geçit irtifakı tesis edilecek taşınmazın tapusuz olması halinde dava hemen reddedilmeyip davacıya gerekirse tapusuz taşınmazının tapulu hale getirilmesi için yetki ve süre verilmektedir.

Davanın açılmasına ilişkin ikinci şart ise geçit yapılmasına ilişkin ihtiyaçtır. Geçit hakkı verilebilmesi için yukarıda da belirtildiği üzere geçit ihtiyacı duyan taşınmazın ya genel yola hiç bağlantısı olmamalı ya da yeteri kadar bağlantısı bulunmamalıdır. Bir aracın geçemeyeceği kadar küçük bir patika yolunun olması hali dahi ihtiyaca işaret edebilmektedir.

Davanın açılmasına ilişkin üçüncü şart ise geçit verilecek taşınmaz malikinin bu zorunluluğa katlanması karşısında mahkemenin belirleyeceği miktarın ödenmesidir. Zorunlu geçide ilişkin bedel mahkemece yapılacak keşif ve teknik bilirkişilerin raporları ile belirlenecektir. Tespit edilecek geçit hakkına ilişkin bedel mahkemenin belirlediği süre içinde mahkeme veznesine veya başkaca belirlenen bir yere depo edilmelidir.

Yukarıda sayılanlara ek olarak kurulacak geçidin en az zarar verecek şekilde kurulması, genel yola ulaşacak şekilde kesintisiz yapılması; aleyhine yapılacak taşınmazın kullanım şeklinin ve taşınmazın bütünlüğünün bozulmasının engellenmesi gerekmektedir.

Ayrıca geçit yapılacak taşınmazın Kültür ve Tabiat Varlıkları Kanunu kapsamında olup olmadığı da dikkate alınmalı ve Kültür ve Tabiat Varlıkları Kurulu’na geçit izni verilmesinin bir sorun teşkil edip etmediği sorulmalıdır.

Geçit Hakkı Davası Tarafları

Geçit hakkına ilişkin olarak açılacak davada taraflar davacı ve davalı olacaktır. Geçit irtifakının kurulmasında davacı lehine geçit verilmesini isteyen taşınmazın tapu kaydındaki sahibidir. Taşınmazın sahibi gerçek kişi olabileceği gibi tüzel kişi de olabilecektir. Davalı ise aleyhine geçit irtifakı tesis edilecek taşınmaz veya taşınmazların tapuda gösterilen sahipleridir. Taşınmazın paylı veya elbirliği mülkiyetine tabi olması durumunda tüm malikler davada yer almalıdır.

Dava açıldıktan sonra taşınmaz veya taşınmazların satılması, bağışlanması sebepleriyle el değiştirmesi halinde dava yeni taşınmaz sahiplerine yöneltilerek devam etmelidir. Ayrıca aleyhine geçit hakkı tesis edilecek taşınmazın üzerinde başkaca ayni hak sahipleri varsa bu kişiler de davaya dahil edilmelidir.

Geçit İrtifakı Davası Yetkili ve Görevli Mahkeme

Geçit hakkına ilişkin olarak açılacak davada yetkili ve görevli mahkeme 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 2. maddesinde düzenlenmiştir. İlgili hüküm uyarınca malvarlığına ilişkin davalarda dava konusunun değerine ve miktarına bakılmaksızın; şahıs varlığına ilişkin davalarda ise aksine bir düzenleme olmadıkça asliye hukuk mahkemeleri görevli olacaktır. Zorunlu geçit ve buna ilişkin geçit irtifakının kurulmasının sağlanmasında tam bir bedel karşılığında geçit verilmesi talep edilebileceğinden konusu malvarlığı olacak ve bu davalarda asliye hukuk mahkemesinde dava ikame edilecektir.

Geçit irtifakının kurulmasında yetkili mahkeme ise 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun taşınmaz aynından doğan davalarda yetki başlıklı 12. maddesi uyarınca geçit irtifakı hakkı kurulan taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi olacaktır. Yukarıda belirtilenlerden hareketle geçit irtifakı verilmesini isteyen kişi taşınmazın bulunduğu yer asliye mahkemesinden geçit irtifakı kurulması talepli dava açabilecektir.

Geçit hakkı ve buna ilişkin tescil ve dava süreçleri taşınmazına geçit hakkı tesis edilmesini isteyecek kişiler açısından büyük öneme sahiptir. Geçit irtifakının kurulması süreçlerinde hak kaybına engel olmak adına alanında uzman ve tecrübeli avukatlarla çalışılmalıdır. Otluoğlu Hukuk olarak sizlere Geçit Hakkı konusunda uzman ve tecrübeli avukat kadromuzla hukuki danışmanlık hizmeti sağlamaktayız. Ayrıntılı bilgi için İletişim kısmında yer alan destek hattımız ve e-posta adresimiz aracılığıyla tarafımızla iletişime geçebilirsiniz. İletişim adreslerimizi kullanarak randevu almak istediğiniz konuyu tarafımıza ilettiğiniz takdirde ön bilgilendirme alabilir ve randevu tarihinizi belirleyebilirsiniz.

Evlilik Sözleşmesi

Evlilik sözleşmesi ve buna ilişkin olarak mal rejimi, Türk Medeni Kanunu’nun Eşler Arasındaki Mal Rejimi başlıklı dördüncü bölümünde açıklanmıştır.

Evlilik Sözleşmesi Nedir?

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 202. maddesi uyarınca eşler arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin uygulanması asıldır. Ancak eşler, mal rejimi sözleşmesiyle kanunda belirlenen diğer rejimlerden birini kabul edebilecektir.

Yine 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 203. maddesi uyarınca mal rejimi sözleşmesi evlenmeden önce veya sonra yapılabilecektir Taraflar istedikleri mal rejimini ancak kanunda yazılı sınırlar içinde seçebilecek, kaldırabilecek veya değiştirebilecektir.

Mal rejiminin seçilmesiyle anlatılmak istenen tarafların anlaşarak aralarında geçerli olan yasal mal rejiminin kendilerine uygulanmasından vazgeçmeleri ve kanunda düzenlenen sözleşmesel mal rejimlerinden birini seçmeleridir. Eşler seçim yapmadığı takdirde yine geçerli olacak mal rejimi edinilmiş mallara katılma rejimi olacaktır. Taraflar mal ayrılığı, paylaşmalı mal ayrılığı veya mal ortaklığı rejimlerinden birini seçebilecektir.

Evlilik Sözleşmesi Türleri

Evlilik sözleşmesi nezdinde seçilebilecek ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda düzenlenmiş mal rejimleri dörde ayrılmaktadır. Bunlar sırasıyla edinilmiş mallara katılma rejimi, mal ayrılığı rejimi, paylaşmalı mal ayrılığı rejimi ve mal ortaklığı rejimidir.

Edinilmiş mallara katılma rejimi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Yasal Mal Rejimi başlıklı 202. maddesinde düzenlenmiştir. İlgili hüküm uyarınca eşler arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin uygulanması asıldır. Ancak eşler mal rejimi sözleşmesiyle kanunda belirtilen diğer rejimlerden birini kabul edebilecektir. Edinilmiş mallara katılma rejiminin uygulanabilmesi için evlilik sözleşmesi akdedilmesine gerek yoktur. Bu kapsamda evlilik birliği içerisinde eşler tarafından edinilen mallar boşanma sonrası ortak olarak paylaştırılacaktır. Eşlerin bu kapsamda dikkate alınacak dört mal türü bulunmaktadır. Bunlar sırasıyla kendi çaba ve emeği ile kazanmış olduğu edinimler, bireysel olarak sahip olduğu mal varlığından elde ettiği kazanımlar, çalışabilme yetisini kaybetme sonucu oluşan ve edinilen tazminatlar ile sosyal dayanışma ve yardımlaşmaya ait vakıf kurum ve kuruluşlardan elde edilen gelirlerdir.

Mal ayrılığı rejimi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Mal Ayrılığı- Yönetim, Yararlanma ve Tasarruf başlıklı 242. maddesinde düzenlenmiştir. İlgili hüküm uyarınca mal ayrılığı rejiminde eşlerden her biri, yasal sınırlar içerisinde kendi malvarlığı üzerinde yönetim, yararlanma ve tasarruf haklarını koruyacaktır. Mal ayrılığı rejiminde eşlerin kendilerine ait olan malları boşanma durumunda da korunacaktır. Bu mal rejimi türünde çiftler karşı taraftan herhangi bir mal alamayacak ve kendi malını da paylaşamayacaktır.

Paylaşmalı mal ayrılığı rejimi ise 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Paylaşmalı Mal Ayrılığı- Yönetim, Yararlanma ve Tasarruf  başlıklı 244. maddesinde düzenlenmiştir. İlgili hüküm uyarınca eşlerden her biri yasal sınırlar içerisinde kendi malvarlığı üzerinde yönetim, yararlanma ve tasarruf haklarını koruyacaktır. Paylaşımlı mal ayrılığı rejiminde eşler yine kendi tasarruflarındaki mallara sahip olacak ancak kime ait olduğu belli olmayan mallar hakkında denkleştirme yapılarak paylaşım yapılacaktır.

Mal ortaklığı rejimi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 256. maddesinde düzenlenmiştir. İlgili hüküm uyarınca mal ortaklığı rejimi ortaklık malları ile eşlerin kişisel mallarını kapsayacaktır. Burada çiftlerin bireysel veya birlikte sahip oldukları tüm mallara evlilik sonrasında ortak bir biçimde sahip olunmaktadır.

Evlilik Sözleşmesi Ne Zaman Yapılır?

Evlilik Sözleşmesi evlilikten önce, evlenme sırasında ve evlilik birliğinin devamı sırasında akdedilebilecektir. Evlilikten önce eşler mal rejimini evlilik başvurusu sırasında belirleyebilecek ya da noterde düzenleme ya da onaylama şeklinde hazırlamış oldukları mal rejimi sözleşmesini nikah başvurusu belgelerine eklenebilecektir. Eşler gibi nişanlılar da mal rejimi sözleşmesine taraf olabilecektir.

Evlilik Sözleşmesi Geçerlilik Şartları

Evlilik sözleşmesi diğer bir adıyla mal rejimi sözleşmesinin geçerlilik şartları Türk Medeni Kanunu’nun ilgili maddelerinde açıklanmıştır.

Bu geçerlilik şartlarında ilki tarafların anlaşmasıdır. Evlilik sözleşmesinin geçerli olabilmesi adına evlenecek veya evli olan tarafların bu sözleşmeyi yaparken bizzat karşılıklı olarak anlaşması ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda öngörülen mal rejimi türlerinden birini seçmesi gerekmektedir. Bu husus 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Sözleşmenin İçeriği başlıklı 203. maddesinde açıklanmıştır. İlgili hüküm uyarınca mal rejimi sözleşmesi evlenmeden önce veya sonra yapılabilecektir. Taraflar istedikleri mal rejimini ancak kanunda yazılı sınırlar içinde seçebilecek, kaldırabilecek veya değiştirebilecektir.

Geçerlilik şartlarından ikincisi ehliyettir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Sözleşme Ehliyeti başlıklı 204. maddesi uyarınca mal rejimi sözleşmesi ancak ayırt etme gücüne sahip olanlar tarafından yapılabilecektir. Küçük ile kısıtlıların yasal temsilcilerinin rızalarını almaları gerekmektedir ve bu bir zorunluluktur.

Geçerlilik şartlarından üçüncüsü mal rejimi sözleşmesinin şeklidir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Sözleşmenin Şekli başlıklı 205. maddesi uyarınca mal rejimi sözleşmesi noterde düzenleme veya onaylama şeklinde yapılacaktır. Evlilik sözleşmesi Türkiye’de bulunan herhangi bir noter nezdinde akdedilebilecektir. Düzenleme şeklinde hazırlanacak olan mal rejimi sözleşmesinde tarafların iradelerin baştan sona noter tarafından düzenlenecektir. Okuma yazma bilmeyenler de mal rejimi sözleşmesini düzenleme şeklinde yapabilecektir. Uygulamada genellikle önceden düzenlenmiş matbu bir mal rejimi sözleşmesi bulunmaktadır.

Ancak taraflar evlenme başvurusu sırasında hangi mal rejimini istediklerini yazılı olarak da bildirebilecektir. Burada başvuru sırasında evlendirme memuru seçilen rejimi onaylayamayacak veya düzenleyemeyecektir. Evlendirme memuru daha önce düzenlenmiş veya onaylanmış belgeyi evlenme kütüğünde ilgili alana yazarak ilgili Nüfus Müdürlüğü’ne gönderecektir. Evlenecek eşlerin okuma yazma bilmemesi halinde mal rejimi sözleşmesi yalnızca düzenleme yoluyla hazırlanabilecektir.

Geçerlilik şartlarından dördüncüsü imzadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 205. maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca mal rejimi sözleşmesinin taraflarca ve gerektiğinde yasal temsilciler tarafından imzalanması zorunlu tutulmuştur.

Daha önce kurulmuş olan bir mal rejimi sözleşmesinin sonradan değiştirilmesi veya ortadan kaldırılması da yine aynı resmi şekil şartına tabi olacaktır. Buna aykırı olarak düzenlenen sözleşmeler mutlak butlan ile sakat olacaktır. Ancak evlendirme başvuru sırasında mal rejimi türlerinden birine yönelik yapılacak bildirimde bu bildirimin adi yazılı şekilde yapılması yeterli olacaktır. Ancak bu bildirimle yalnızca sözleşmesel mal rejimlerinden biri seçilebilecektir, bunun dışında seçilen mal rejimi ve mal rejimi ile düzenlenmesi öngörülen bir konuya ilişkin düzenleme yapılamayacaktır.

Evlilik Sözleşmesinin Mirasa Etkisi

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Miras Hakları başlıklı 181. maddesi uyarınca boşanan eşler, bu sıfatla birbirlerinin yasal mirasçısı olamayacak ve boşanmadan önce yapılmış olan ölüme bağlı tasarruflarla kendilerine sağlanan hakları aksi tasarruftan anlaşılmadıkça kaybedilecektir.

Boşanma davası devam ederken ölen eşin mirasçılarından birisinin davaya devam etmesi ve diğer eşin kusurunun ispatlanması halinde de yukarıdaki fıkra hükmü uygulanacaktır.

Yukarıda da belirtildiği üzere boşanma halinde mal paylaşımı tarafların tercih ettiği rejime göre gerçekleştirilecek ve mirasçılık sıfatı sona erecektir. Ölüm halinde ise tercih edilen mal rejimi dikkate alınarak sağ kalan eş açısından tasfiye gerçekleştirilecektir, sonrasında ise miras bırakanın kalan malı üzerinde sağ kalan eş yararına kanuni miras payı hesaplanacaktır.

Eşlerin mal rejimine ilişkin tercihleri kanuni mirasçılık sıfatını etkilemeyecektir. Eşe Miras Hukuku kapsamında tanınmış, yasal miras payı ve buna bağlı olarak saklı payı bulunmaktadır. Bu kapsamda sağ kalan eş altsoyla mirasçı olduğu takdirde yasal miras payının tamamı saklı payı olacaktır. Sağ kalan eş anne ve baba ile mirasçı olduğu takdirde yine yasal miras payının tamamı saklı payı olacaktır. Sağ kalan eş tek başına veya büyük anne ve babalar ile mirasçı olduğu takdirde bu kez yasal miras payının 3/4ü saklı payı olarak kabul edilecektir. Ancak eşler mirasçılık sıfatlarının kaldırılmasını arzu ettikleri takdirde mirastan feragat sözleşmesi yaparak saklı pay ve yasal miras hakkından vazgeçebilecektir.

Evlilik Nedeniyle İş Akdinin Feshedilmesi ve Kıdem Tazminatı

İş hukukunda yapılan iş sözleşmesinin tarafları iş veren ve işçidir. Mali durumları göz önünde bulundurulunca her iki taraf arasında bir eşitlik olduğu söylenemez. İşçiler bu sözleşmenin zayıf tarafıdır. İş hukuku ve iş kanunu da ilişkinin zayıf tarafı olan işçiyi korumak için bazı haklar ve mekanizmalar getirmiştir. Kıdem tazminatı bunlardan bir tanesidir. Kıdem tazminatı işçinin çalıştığı iş yerinden ayrılırken orada çalıştığı süre boyunca verdiği emeklerin bir karşılığı olarak aldığı paranın yani tazminatın adıdır. Kıdem tazminatı ile kanun işçinin maddi haklarından bir kısmını koruma altına almış olur.

Ancak kıdem tazminatının gündeme gelmesi işçi ile iş veren arasında bulunan iş sözleşmesinin bazı durumlarda feshedilmesi gerekir. Kısaca gerek işçinin talebi ile gerek iş veren talebi ile iş akdinin sonlandırıldığı her durumda kıdem tazminatı gündeme gelmez. Kıdem tazminatı belirli hallerde gündeme gelmektedir.

Kıdem tazminatının gündeme gelebilmesi için emeklilik, askerlik, evlenme durumlarının meydana gelmesi gerekir. Bunun haricinde iş verenin ahlak kurallarına ve iyi niyete aykırılık nedenleri haricinde bir sebeple sözleşmeyi feshetmesi, yine işçinin de sağlık, ahlak kuralları, iyi niyet kurallarına aykırılık yahut iş yerinde işin durması gibi haklı sebeplerle feshetmesi veya işçinin ölümü durumlarında kıdem tazminatı gündeme gelir.

Kıdem tazminatıyla ilgili en çok merak edilen konu ise bir kimsenin devlet memuriyetine atanması sonucunda iş sözleşmesini feshetmesi halinde kıdem tazminatına hak kazanıp kazanmayacağı konusudur. Konuyla ilgili Yargıtay’ın verdiği bir kararda bu durumun haklı fesih sebebi oluşturmayacağıdır. Yani işçi devlet memurluğu sebebiyle fesihte kıdem tazminatına hak kazanamaz[1].

İş Sözleşmesinin Feshi

İş sözleşmesi işçi ile iş veren arasında yapılan bir hizmet akdidir. Bu sözleşme ile işçi iş görme iş veren de ücret ödeme borcu altına girer. Ancak bu sözleşme süreli veya süresiz yapılmış olabilir. Her durumda sözleşmenin bir gün son bulacağı belirlidir. Ancak sözleşme sona ererken yapılan feshin haklı veya haksız olması hukuki açıdan önemlidir. Çünkü her iki duruma bağlanan sonuçlar birbirinden farklılık gösterir. İş kanununda her iki taraf için de haklı fesih halleri açıkça düzenlenmiştir.

İş sözleşmesinin feshi için kanunda öngörülmüş bir geçerlilik şekil şartı yoktur. Taraflar bu sözleşmeyi yazılı veya sözlü olarak da feshedebilirler. İş sözleşmesi feshedilirken belli ihbar şartları vardır. Taraflar bu ihbar yükümlülüklerine uymak zorundadırlar. İşçi kıdemine göre ihbar süresi boyunca işi bırakmadan aynı özen ve sadakat yükümlülüğüne uygun olarak çalışmak zorunda iken, iş veren de işçinin her gün 2 saat iş arama iznini kullanmasına katlanmakla yükümlüdür.

Ancak işçinin ihbar süresinde çalışmadan işi bırakması durumunda iş veren işçiden ihbar tazminatı isteyebilir. Yahut iş veren kendiliğinden işçiye ihbar tazminatını ödeyerek ihbar süresinde dahi işe gelmemesini isteyebilir. Kıdem tazminatını yalnızca işçi talep edebilecek iken, ihbar tazminatını şartların uyması durumunda her iki taraf da talep edebilme hakkına sahiptir.

Evlilik Sebebiyle İş Akdinin Feshi

İş kanunu evlilik sebebiyle iş akdinin feshedilmesini kadınlar yönünden haklı sebebe bağlamıştır. Çünkü toplum yapımızın getirdiği örf-adet kuralları gereğince kadın evlilik sözleşmesiyle birlikte evin içerisinde birtakım sorumluluklar yüklenmektedir. Kadının çalışarak eve bakması esas değildir. Bu durumdan dolayı iş sözleşmesini feshetmesi haklı sebep oluşturacaktır. Ancak erkekler için durum aynı değildir. Erkek işçiler evlenme sebebiyle iş sözleşmesini feshettikleri takdirde iş yerinden kıdem tazminatı talep edemezler. Erkekler içinse kıdem tazminatı talep etme konusunda farklı bir hak tanınmıştır. Erkek işçiler de askerlik sebebiyle iş sözleşmesini sonlandırmak durumunda kalıyorlarsa iş verenden kıdem tazminatı talep edebilirler.

Evlenen İşçi Kıdem Tazminatı

Evlenen işçilerin evlilik sebebiyle kıdem tazminatı talep edebilmesi için öncelikle bu işçinin kadın işçi olması gerekir. Zira iş kanunu erkek işçiler için böyle bir hak tanımamıştır. Evlilik kıdem tazminatı alabilmek için kanunda açıkça belirtilmiş bir haklı fesih sebebidir. Ancak bu hüküm yalnızca kadın işçiler için geçerli olmaktadır. Kadın işçilerin sözleşmeyi ayrıca kendi rızaları ile feshetmeleri gerekir. Kanunda evlilik sebebiyle alınacak tazminatın nasıl hesaplanacağı açıkça belirtilmiştir. Buna göre her geçen tam yıl için 30 günlük ücreti tutarında ödeme yapılır.

Evlenen İşçi Tazminat Alabilir Mi

Kıdem tazminatı alabilmek için temel şart aynı iş yerinde 1 yıldan fazla süre ile çalışılmasıdır. Evlenen işçinin kıdem tazminatı alabilmesi için en az 1 yıl boyunca aynı iş yeri ile çalışması gerekmektedir. 1 yıldan daha az süreyle çalışılması genel olarak kıdem tazminatı talep edilmesini engellemektedir. Bu durum evlilik için de geçerlidir. Kıdem tazminatı esas olarak işçinin o iş yerinde ne kadar süre çalıştığı ile ilgilidir. Hesaplama yapılırken çalışılan süre göz önünde tutulur. Evlenen kadın işçinin tazminat alabilmesi için asgari 1 yıl aynı iş yerinde çalışmış olması gerekir.

Evlenen Kadın İşçi Kıdem Tazminatı Hakkı

Evlenen kadın işçinin kıdem tazminatı alabilmesi için evlilik tarihinden itibaren 1 yıl içerisinde sözleşmeyi feshetmesi gerekir. 1 yıl içinde feshedilmezse artık evlilik sebebiyle kıdem tazminatı talep edilmesi gündeme gelmez. Evlilik tarihinden itibaren 1 yıl içerisinde işten ayrılacağınızı iş verene bir ihtarname ile bildirirseniz aksi bir durumda hukuki haklarınızı talep etmeniz kolaylaşacaktır. İş veren tazminatı ödemediği durumda ihtarname ile iş veren temerrüde düşmüş olur.

Evlenen işçi kadın iş yerinden ayrılıp kıdem tazminatı aldıktan sonra başka bir iş yerinde çalışmaya devam edebilir. Bu durum kadının çalışması için engelleyici bir durum değildir. Bir kere evlilik sebebiyle kıdem tazminatı alan kadının bir daha çalışamayacağı anlamına gelmez. Şayet böyle bir engelleyici sebep olsa idi Anayasa ile koruma altına alınan çalışma hakkı ihlal edilmiş olurdu.

İmam Nikahı Kıdem Tazminatı İçin Geçerli Olur Mu

Medeni kanun ve hukuk sistemimiz evlilik kurumu için yalnızca resmi nikahı geçerli kabul etmektedir. Taraflar arasında dini inançlar ve örf-adet gereğince yapılan dini nikah yani imam nikahı hukuk sistemimizde geçerli değildir. İmam nikahı ile evli olan kadın evlilik sebebiyle kendisine verilmiş medeni haklardan yararlanamaz. Evlilik sona ererken gündeme gelecek haklardan yararlanamayacağı gibi evlilik başlarken verilen haklardan da yararlanamaz.

Kıdem tazminatına hak kazandıran evlilik sebebiyle fesihte geçerli olan evlilik resmi nikahtır. Kadın işçi resmi nikah tarihinden itibaren 1 yıl içinde sözleşmeyi sonlandırıp tazminata hak kazanır. İmam nikahı tarihi bu süreyi başlatmaz.

Aynı şekilde resmi nikah ve düğün arasında bir tarih farkı varsa yine resmi nikah baz alınır. Resmi nikahın kıyılmadığı düğün günü de bahsi geçen 1 yıllık süreyi başlatamaz. Kanun koyucu burada çok keskin olarak resmi nikah diye bir sınırlama yapmıştır.

İş hukukundan doğan uyuşmazlık ve alacaklar için başlatılan yargılama sürecinde iş hukuku konusunda uzman bir avukattan hukuki yardım almakta fayda vardır. İş ilişkisinin her iki tarafı da kendisini bir avukat ile temsil ettirmelidir.

[1] Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 2015/21481 E. 2018/17060 K. Kararı.

Evli Kadının Kendi Soyadını Kullanması

Kadının evlenmeden önceki kızlık soyadını kullanması hangi hallerde mümkündür, kullanabilmek için neler yapılır gibi sorular tarafımıza sıklıkla yöneltilmektedir. 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 187. maddesine göre evlenen kadının kocasının soyadını kullanımı zorunludur. Düzenleme, kadının soyadını sadece eşinin soyadının önüne gelmek üzere kullanmasına izin vermiş ve bunun için de evlendirme memuruna ya da evlilik ondan sonra nüfus idaresine başvuruda bulunmasını lüzumlu kılmıştır. Görüldüğü suretiyle Türk Medeni Kanunu’nun 187. maddesi, evlenen kadının yalnızca kendi soyadını kullanımı imkanını tamamen ortadan kaldırmaktadır. Bu sayede kadının evlenmeden önceki kızlık soyadını kullanması da mümkün hale gelmiştir.

Kadının evlenme ile birlikte yalnızca kendi soyadını kullanmasına olanak tanınmaması hem hukuktaki eşitlik ilkesi, hem ayrımcılık yasağı kapsamında tartışılmaktadır. Nitekim evlilik ile birlikte eşin soyadını kullanma zorunluluğu sadece ve sadece kadınlar için uygulanmakta olup, erkeğin bu biçimde bir mecburiyeti Kanun kapsamında yer almamaktadır. Kadının evlenmeden önceki kızlık soyadını kullanması hukuki düzenlemeler içeren bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Eşitlik ilkesi ile ayrımcılık yasağının yanı sıra mevzu hususi yaşama hürmet hakkı kapsamında da onlarca kere hüküm mercilerinin önüne gelmiştir. Kişinin yaşamını sürdürürken kullandığı isim, hususi hayatının en mühim unsurlarından biri olarak görüldüğünden hakkın kapsamında değerlendirilmesi gerektiği ve evlilik ile değişmesi zaruretinin hakkın ihlali olduğu gerekçeleriyle pek fazlaca müracaat yapılmıştır. Kadının evlenmeden önceki kızlık soyadını kullanması konusundaki detaylara makalemizin devamında ele alacağız.

Evli Kadın Sadece Bekarlık Soyadını Kullanabilir Mi

Kadınların evlenme ile salt kendi soyadlarını kullanma imkanlarının ortadan kaldırılması öncelikle 1998 senesinde Anayasa Mahkemesi önüne taşınmış ve somut ölçü denetimine mevzu edilmiştir. Kadının evlenmeden önceki kızlık soyadını kullanması konusundaki ilk düzenlemeler bu şekilde başlatılmıştır.

Mahkeme mevzuyu eşitlik ilkesi ekseninde de tartışmış ve cinsiyete bağlı meydana getirilen ayrımın nüfus düzenlemelerinin işleyişi açısından makul gerekçeye dayandığı düşüncesiyle eşitliğe aykırılık oluşturmadığına kanaat etmiştir. Yeni Türk Medeni Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle 743 Sayılı Kanun yürürlükten kalkmışsa da kadının soyadına ilişik tertip değişmemiş, şundan dolayı yeni kanun vesilesiyle da giderilemeyen hak ihlali yeniden Anayasa Mahkemesi nezdinde iptal davasına mevzu edilmiştir. Anayasa Mahkemesi iptal başvurusunu, önceki kararıyla paralel gerekçelere dayanarak yeniden reddetmiştir. İptal davaları bakımından, aynı mevzuya ilişik Mahkeme’ye on sene müracaat yapılamaması yasağı getiren Anayasa’nın 152. maddesi sebebiyle, 187. maddenin on senelik vakit süresince yeniden Mahkeme’nin önüne getirilmesi imkanı bulunmamaktadır. Ancak her ne kadar tertip iptal davasına mevzu edilememekteyse de, bireysel başvuruya mevzu edilmesi mümkündür. Anayasa Mahkemesi’ne temel hak ve özgürlüklere ilişik bireysel müracaat yapılmasının önü açıldığından bu yana Mahkeme bu konudaki pek fazlaca başvuruyu incelemiş ve iptal davalarındaki görüşünün tam tersi yöndeki tespitlerini ortaya koymuştur. Kadının evlenmeden önceki kızlık soyadını kullanması konusundaki yargı kararlarının başlangıcı bu şekildedir.

Anayasa Mahkemesi’nin kadının soyadına ilişik görüşünün değişmesinde mevzu hakkında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları da müessir olmuştur. Düzenleme gereği kendi soyadlarını kullanma imkanı bulunmayan evli kadınlar hukuk mahkemeleri nezdinde taleplerini sunmuşlar, sadece Türk Medeni Kanunu md. 187 gereği talepleri reddedilince mevzuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önüne taşımışlardır. Mahkeme’ye gore, devletlerin hanımlara karşı evlilik ve aile ilişkileri mevzusundaki ayrımı önlemek adına lüzumlu tüm önlemleri almak ve hanım-adam eşitliğine dayanarak hanımefendilerin aile ismi benzer biçimde mevzularda erkekler ile eşit şahsi haklara haiz olmasını sağlamak benzer biçimde yükümlülükleri vardır. AİHM sözü edilen yükümlülükler bakımından Türkiye’nin de taraf olduğu Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ne atıfta bulunmuş ve sözleşmeye taraf olan devletlerin, kontrat kapsamındaki gereklilikleri sağlamak adına olumlu yönde yükümlülükleri bulunduğunu eklemiştir. Buna göre Türk Medeni Kanunu md. 187 ile getirilen mecburiyet devletin sözleşmedeki yükümlülükleri sağlamak bakımından başarısız olduğu anlamına gelmektedir. AİHM kadının soyadına ilişik Mahkeme’ye meydana getirilen başvurularda, Türk Medeni Kanunu md. 187 bakımından sözleşmenin 8. maddesiyle bağlantılı olarak Sözleşme’nin 14. maddesinde yer edinen ayrımcılık yasağının ihlal edildiğine karar vermiştir. Kadının evlenmeden önceki kızlık soyadını kullanması bu anlamda ayrımcılık ihlalini önlemektedir.

Anayasa Mahkemesi de bireysel müracaat usulünün başlamasının peşinden yukarıda yer edinen AİHM kararlarına gönderme yapmış, bununla beraber Anayasa’nın 90. maddesinde yer edinen ve internasyonal sözleşmelere üstünlük tanıdığı olan düzenlemeyi ihlal kararlarında gerekçe göstermiştir. Anayasa’nın 90. maddesine göre, temel hak ve özgürlüklere ilişik iç hukuk düzenlemeleri ile bu mevzularda devletin taraf olduğu internasyonal sözleşmelerin çatıştığı hallerde uluslararası sözleşmelerin hükümlerine üstünlük tanınacaktır. Düzenlemeye göre kadının soyadı meselesinde de TMK m.187 değil, kadının kendi soyadını kullanmasına olanak tanıdığı olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Kadına Karışı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ndeki alakalı maddelerin somut uyuşmazlıklarda uygulanması gerekmektedir. Bu sebeple Anayasa Mahkemesi önüne gelen başvurularda, somut uyuşmazlıkta internasyonal sözleşmeler yerine Türk Medeni Kanunu’ndaki düzenlemenin uygulanmasının hukuka aykırı olduğunu belirtmiş ve hüküm mercilerinin kadının kendi soyadını kullanımı taleplerinin reddini hukuki bulmamıştır. Mahkeme laf mevzusu hukuka aykırılığın Anayasa’nın 17. maddesinde yer edinen ferdin tinsel varlığının korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlalini oluşturduğu benzer biçimde karar vermiştir. Kadının evlenmeden önceki kızlık soyadını kullanması hak ihlalinin önüne geçmek için gerekli görülmüştür.

Anayasa Mahkemesi’nin mevzuya ilişik kararlarının akabinde Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da aynı yönde kararlar almıştır. YHGK’nın 30.09.2015 T., 2014/2-899 E., 2015/2011 K. sayılı sonucunda Türk Medeni Kanunu’ndaki 187. madde uygulamasının, kadının soyadı bakımından cinsiyet yönünden ayrımcılık oluşturduğu ve mevzu hakkındaki uluslararası sözleşmelere öncelik tanınması gerektiği kabul etmiştir. Kadının evlenmeden önceki kızlık soyadını kullanması ile ilgili gelişmeler bu şekildedir.

Kadın Kendi Soyadını Kullanmak İçin Ne Yapmalıdır

Kişinin soyadı kimliğinin belirlenmesindeki en mühim unsurdur ve bu durumdan dolayı devredilemez, vazgeçilemez ve feragat edilemez nitelikteki kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardandır. Yukarıda yer verilen kararların tamamında da soyadı, kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardan biri olarak tanımlanmış ve bu hakkın hukuk düzeni tarafınca korunmasının mecbur olduğu kabul edilmiştir. Hakkın sınırlandırılması ise kadın ile erkeğin arasındaki cinsiyet kaynaklı ayrımcılığı ortadan kaldırmak mevzusunda yükümlülüğü olan devletin, yükümlülüklerine aykırı hareket etmesi sonucunu doğuracaktır. Bu noktada Avrupa Konseyi’ne üye devletler içinde kadının kocasının soyadını kullanımı zorunluluğunun olduğu tek ülkenin Türkiye olduğu da unutulmamalıdır. Bu sebeple her ne kadar Anayasa Mahkemesi’nin somut ölçü denetiminde ret sonucu verdiği hallerde on sene süresince mevzu hakkındaki Mahkeme’ye başvurmak olası olmasa da, bireysel müracaat kararları ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu sonucu doğrultusunda kadının evlenmeden önceki kızlık soyadını kullanması diğer bir deyişle kadının kendi soyadını kullanımı imkanı yaratılmıştır.

Nüfus müdürlükleri evli kadınların mevzu hakkında başvurularını Türk Medeni Kanunu’nu gerekçe göstererek reddetmekte olsa dahi, talebin aile mahkemelerine yapılmasıyla kadının kendi soyadını kullanımı imkanı mevcuttur. Evli kadınlar, evlenme ile isminin değişmesinin akabinde yetkili aile mahkemesine dava açarak yalnızca kendi soyadını kullanma talebini sunabilmekte ve davanın cevabında alakalı nüfus müdürlüğü nezdinde hüviyet bilgilerinin değişmesi sağlanmaktadır. Böylece Türk Medeni Kanunu’nun 187. maddesi hakkındaki Anayasa Mahkemesi nezdinde yine iptal davası açılabilecek süreye değin hakkın hukuka aykırı biçimde sınırlandırılmasının önüne geçilmektedir.

El Atmanın Önlenmesi Davası (Müdahalenin Men-i Davası)

El atmanın önlenmesi davası malikin mülkiyet hakkına ve zilyetliğine karşı devam eden bir saldırının önlenmesini sağlamaktadır.

El Atmanın Önlenmesi Davası Nedir?

Malike karşı malikin mülkiyet hakkından doğan yetkilerini kullanmasını haksız olarak güçleştiren hallerin varlığı durumunda müdahalenin men-i davası maliki bu saldırıya karşı koruma imkânı verir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 683’üncü maddesinde mülkiyet kavramından bahsedilmiştir. Bu kavrama ilişkin tanım uyarınca bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeni sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir.

Ancak bu kullanma, yararlanma, tasarrufta bulunma yetkisinin haksız bir biçimde ihlal edilmesi durumunda, malik malını haksız bir biçimde elinde bulunduran kişiye karşı her türlü haksız el atmanın önlenmesi davası açabilecektir. Bu dava hem taşınırlar hem de taşınmazlar için ikame edilebilecektir.

El atma hali, doğrudan doğruya bir insan fiilinden meydana gelebileceği gibi davalının kendi iradesiyle yarattığı bir durum ile malikin mülkiyet hakkını kısıtladığı bir hal olarak da görünebilecektir. Bu müdahale olumlu ya da olumsuz bir davranışın eseri olarak meydana gelebilecektir.

El atmanın önlenmesi davası için davalının kullanma, yararlanma, tasarrufta bulunma yetkisini kusurlu bir şekilde ihlal etmesi gerekmemektedir. El atmayı gerçekleştiren kişi kusurlu olmasa dahi adına dava ikame edilebilecektir. Ancak malikin el atmaya katlanma yükümlülüğünün varlığı dahilinde, malik artık müdahalenin men-i davası açamayacaktır. Bu katlanma yükümlülüğü ayni bir haktan, kişisel bir haktan, komşuluk hukukundan veya kamu hukukundan doğabilecektir. Örneğin; Bir geçit irtifakının verilmesine bağlı olarak uyuşmazlığa konu bahçenin malikinin bir irtifak hakkı sağlamış olması sebebiyle bu el atmaya katlanması gerekecektir.

Müdahalenin men-i davasına konu olabilecek hususlar sıralandığında;

  • Satış vaadi sözleşmesi sonucu, almayı vaat eden kişinin o şeye dair haksız el atması,
  • Geçit hakkı vb. irtifak hakkı sahibi olmayan kişinin taşınmaz üzerinde geçit geçirmesi,
  • Yol olarak bırakılan taşınmaza balkon çıkıntısı ve merdiven yapılması[1]
  • Başkasına ait çilek tarlasında yer alan çileklerin toplanması

Bu hususlara örnek gösterilebilir.

El atmanın önlenmesi davasında malik, mülkiyet hakkını ve vuku bulan saldırıyı ispat etmek zorundadır. Saldırının haklılığına ilişkin itirazı yapacak taraf ise davalıdır. Burada davalı malikin müdahaleye katlanma yükümlülüğünü ispat etmelidir.

Müdahalenin men-i davasında davacı mülkiyet hakkı haksız bir biçimde saldırıya uğramış malik olacaktır. Bağımsız mülkiyet hakkı sahibi malikin yanısıra paylı ve elbirliği halinde mülkiyet hakkı sahibi olan kişi de mülkiyet hakkına karşı haksız saldırı karşısında dava ikame edebilecektir. Paylı mülkiyet hakkına sahip paydaş kendi payı için müdahalenin men-i davası ikame edebileceği gibi malın tamamı bakımından da bölünemeyen menfaatlerde diğer paydaşları temsil yoluyla tek başına dava ikame edebilecektir. Mülkiyet hakkı sahiplerinin yanısıra sınırlı ayni hak sahipleri de (intifa, geçit, rehin vb. haklar) dava ikame edebilecektir. Bu davada davalı ise haksız olarak malikin mülkiyet hakkına müdahalede bulunan kişidir. Ancak kişi şahsi bir hakkı veya kanunun verdiği yetkiyi öne sürerek malda zilyet olanlara karşı bu dava ikame edilemeyecektir. Müdahaleyi salt olarak gerçekleştirenlerin yanısıra müdahalenin gerçekleşmesine teşvik eden kişilere karşı da davalı sıfatıyla dava ikame edilmesi mümkün olacaktır.

Devletin haksız müdahalesi olması halinde bu dava kamulaştırmasız el atma hükümlerine göre çözülecektir. Devlet arazisine müdahale edilmesi halinde burada hazine davacı olarak haksız bir biçimde müdahalede bulunan kişilere karşı dava ikame edecektir.

Müdahalenin men-i davasının paylı mülkiyete tabi bir taşınmaz üzerinde hak sahibi olan paydaşlar arasında dermayan edilmesi halinde ilk olarak paylı mülkiyete tabi taşınmazın kullanımına ilişkin bir anlaşma olup olmadığı incelenecektir. Paydaşlar arasında belirli bir anlaşmanın var olmaması halinde, Yargıtay’ın yerleşik içtihatları uyarınca müdahalenin men-i davasının yerine Ortaklığın Giderilmesi Davası (İzalei Şüyu) davası açılması gerekmektedir.

El Atmanın Önlenmesi ve Ecrimisil

El atmanın önlenmesi davası sonucu mülkiyet hakkı saldırıya uğramış malik malın haksız bir biçimde kullanımı sebebiyle kullanan kişiden geçmişe dönük malın kullanılmasına bağlı bir bedel talep edebilecektir. Bu bedel ecrimisil olarak anılır. Davacı el müdahalenin men-i davasının yanısıra ecrimisil davasına ilişkin taleplerini de birlikte ikame edebilecektir.

Ecrimisilin davacı tarafından talep edilebilmesi için birincil olarak taşınmaz üzerinde hak sahibi olan kişinin taşınmazı kötü niyetli ve haksız bir biçimde işgal edilmiş olmalıdır. Yani taşınmazı işgal eden kişi bu işgalin haksız olduğu bilerek bu eylemi gerçekleştirmelidir. Örneğin; tarlaya ekilen ürünlerin başka bir kişiye ait olunduğu bilindiği halde tarlaya girilip bu ürünlerin hasadı gerçekleştiriliyorsa artık ortada ecrimisil talebi yapılabilecek bir husus söz konusudur.

Müdahalenin men-i kapsamında kişinin haksız işgaline son vermesi adına haksız işgalde bulunan kişiye ihtar gönderilmesi hakkında kanuni bir zorunluluk bulunmasa da haksız işgalde bulunan şahsa bu eylemi sona erdirmesi için ihtarda bulunulabilir. İhtar çekilmesiyle birlikte artık davacının zararı ve buna ilişkin faizlerin hesaplanma tarihi ihtar çekilmesiyle birlikte başlayacaktır.

Ecrimisil taşınmazın imar durumu, yüzölçümü, niteliksel özellikleri, bir tarım arazisi olması halinde verimli olup olmadığı, kamu hizmetlerinden yararlanıp yararlanmama durumu, bulunduğu konumu, mevcut kira gelirleri dikkate alınarak hesaplanacaktır. Burada belirlemenin kapsamı ürünlerden faydalanılması, o şey üzerinden başka bir ilişki kurularak para kazanılması gibi haller dikkate alınarak belirlenecektir.

El Atmanın Önlenmesi Davası Zamanaşımı

El atmanın önlenmesi davası ayni bir dava olması sebebiyle herhangi bir zamanaşımına tabi olmayacaktır. Ancak bu dava saldırı veya saldırı tehlikesi devam ederken açılabilecektir. Ancak saldırının bir zarara sebep olmuş olması halinde 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 72’nci maddesinde belirtilen Haksız Fiilde Zamanaşımı hükümlerine tabi olacaktır. İlgili hüküm uyarınca tazminat istemi, zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yılın ve herhâlde fiilin işlendiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle zamanaşımına uğrayacaktır.

Ecrimisile ilişkin taleplerde Yargıtay tarafından gösterilen içtihatlar doğrultusunda zamanaşımı beş yıl olarak belirtilmiştir. Zamanaşımına ilişkin beş yıllık süre, ecrimisil davasının açıldığı tarih itibarıyla geriye doğru hesaplanacaktır.

Müdahalenin Men-i Davası Görevli ve Yetkili Mahkeme

El atmanın önlenmesi davasında görevli mahkeme 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu uyarınca Asliye Hukuk Mahkemeleridir. Dava konusunun bir taşınmaz olması halinde yine 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda bahsolunduğu üzere kesin yetki şartı uyarınca yerleşim yeri mahkemesi yetkili olacaktır. Taşınmazın Kat Mülkiyeti Kanunu’na tabi bağımsız bölüm olması halinde Sulh Hukuk Mahkemeleri görev yapacaktır. Kamu kurum ve kuruluşları, hazine ve devlet gibi tarafların olması halinde dava yukarıda da bahsedildiği üzere kamulaştırmasız el atma nezdinde İdare Mahkemelerinde görülecektir.

Yukarıda hukuki açıdan önem ihtiva eden el atmanın önlenmesi davası (müdahalenin men-i davası) genel bir çerçeveyle açıklanmıştır. El atmanın önlenmesi davası (müdahalenin men-i davası) hususu oldukça önemli ve hukuki danışmanlık alınması gereken başlıca konulardan biridir. Daha fazla bilgi ve danışmanlık için hukuk büromuzla iletişime geçebilirsiniz.

[1] Yarg. 14.HD 18.1.2012 15393/461

Ecrimisil (Haksız İşgal Tazminatı)

Ecrimisil, kötü niyetli zilyedin taşınmazdan bizzat yararlanması karşılığında ödemesi gereken yararlanma bedeli olarak tanımlanmaktadır.

Ecrimisil Nedir?

Bir malın zilyetliğinin tamamen ele geçirilerek malın elde tutulması ve malın ele geçirilmesinin hukuka uygun bir nedene (sözleşme, tasarruf, tescil vb.) dayanmaması halinde haksız işgal söz konusu olacaktır.

Ecrimisil diğer bir adıyla haksız işgal tazminatı, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 995. maddesinde ve diğer maddelerinde düzenleme alanı bulmuştur. İlgili hüküm uyarınca iyi niyetli olmayan zilyet, geri vermekle yükümlü olduğu şeyi haksız alıkoymuş olması yüzünden hak sahibine verdiği zararlar ve elde ettiği veya elde etmeyi ihmal ettiği ürünler karşılığında tazminat etmek zorundadır.

Yargıtay’a[1] göre ecrimisil talep edilebilmesi için, hak sahibinin zilyetliğinde olan şeyin haksız ve kötü niyetli olan zilyedin işgali ve söz konusu işgalden dolayı bir zararın meydana gelmesi gerekmektedir.

Haksız işgal gerçekleştirilirken hak sahibinin başta hiç rızası olmayacağı gibi haksız işgalden haber olmaması da mümkündür. Ancak malın kullanılmasına rıza verildiği takdirde rızanın son bulması ya da rızanın hak sahibi tarafından geri alınmış da olabilecektir, bu haller de haksız işgal olarak değerlendirilecektir. Haksız bir biçimde işgalde bulunan kişinin kusuru aranmayacaktır.

Ecrimisil (haksız işgal tazminatı) talep edilebilmesi için ilk olarak haksız bir işgal var olmalı ve bu haksız işgalde zilyet tarafından haksız bir kullanım gerçekleştirilmelidir. İkinci olarak haksız zilyedin bu tazminat kaleminden sorumlu tutulabilmesi için kötü niyetli olması gerekmektedir. Kötü niyetli olmaktan kasıt, zilyetliğin kendisinde bulunmasının haksız olduğunu bilmek ya da gereken özen gösterilse bilebilecek durumda olmaktır.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 993. maddesinde iyi niyetli zilyede dair sonuçlar da gösterilmiştir. İlgili hüküm uyarınca iyi niyetle zilyet, bulunduğu şeyi karineyle mevcut hakkına uygun şekilde kullanan veya ondan yararlanan zilyet o şeyi geri vermekle yükümlü olduğu kimseye karşı bu yüzden herhangi bir tazminat ödemek zorunda olmayacaktır. Ayrıca iyi niyetli zilyet, şeyin kaybedilmesinden yok olmasından veya hasara uğramasında da sorumlu değildir.

Yukarıda sayılan şartlara ek olarak kötü niyetli haksız zilyedin haksız işgali sonucu zarar oluşmasa da haksız işgalin tespiti sonucunda tazminat ödenmesine karar verilebilecektir. Tazminat kalemi içerisine şunlar dahil edilmektedir:

  • Kötü niyetli zilyedin malı kullanması sırasında zarar vermişse buradan doğan zarar.
  • Karşı tarafın malı kullanamamasından doğan zarar
  • Kötü niyetli zilyedin malı elden çıkarması halinde malın bedeli.
  • Maldan elde ettiği ürünler varsa ürünlerin verilmesi, bunların semerelerinin olması halinde semereleri
  • Maldan elde etmeyi ihmal ettiği ürün olması halinde bu ürünlere ilişkin bedel.

Paylı Mülkiyet veya Başkasına Ait Malin Kullanılması Sonucunda Ecrimisil

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Yararlanma, Kullanma ve Koruma başlıklı 693. maddesinde paydaşlardan her birinin diğerlerinin hakları ile bağdaştığı ölçüde paylı maldan yararlanabileceği ve onu kullanabileceği açıklanmıştır. Ancak bir paydaşın diğer paydaş ya da paydaşların haklarını kullanmasına engel olacak şekilde taşınmazı kullanması halinde paylı mülkiyet sahibi olan paydaşlardan her biri diğer paydaş aleyhine haksız işgalin önlenmesi için dava açabilecektir.

Paylı mülkiyette paydaşların birbirinden ecrimisil talebinde bulunabilmesi için birbirlerini dava konusu taşınmazdan yararlanmaktan menetmiş olmaları gerekmektedir. Paydaşların biri veya birkaçının diğer paydaşların haklarına zarar verecek ölçüde kullanımları sonucunda diğer paydaşlar haksız işgal tazminatı talep etme hakkına sahip olacaktır. İntifadan men diğer bir deyişle taşınmazdan yararlanmaktan men, haksız işgal tazminatı talep edilmeden önce bildirilmelidir. İntifadan menedildikten ve bu bildirim karşı tarafta yer alacak paydaşa ulaştıktan sonra haksız işgal tazminatı talebinde bulunulabilecektir.

Paylı mülkiyete tabi bir malın üçüncü kişilerce kullanılması halinde ise paydaşların her biri payları oranında haksız işgal tazminatı talebinde bulunma hakkına sahiptir. Tüm paylı mülkiyet hakkı sahipleri birlikte dava açabileceği gibi payları oranında ayrı ayrı da dava açarak haksız işgal tazminatı talebinde bulunabilecektir.

Devlet Malının Kullanılması Sonucunda Haksız İşgal Tazminatı

Ecrimisil, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu’nun 74. maddesinde ve buna ilişkin yönetmelikte açıklanmıştır. İlgili hüküm uyarınca ecrimisil, hazine taşınmazının idarenin izni dışında gerçek veya tüzel kişilerce işgal veya tasarruf edilmesi sebebiyle idarenin bir zarara uğrayıp uğramadığına veya işgalcinin kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın idare tarafından talep edilen tazminattır.

Hazinenin yanısıra devlet de hüküm ve tasarrufu altındaki taşınmazların işgali için haksız işgal tazminatı talep edebilecektir.

Devlet malının kullanılması sonucunda haksız işgal tazminatı istenmesinde ayrıca bir intifadan men şartı gerekmemektedir. Devlet zarara uğramasa dahi ispat zorunluluğu olmaksızın dava tarihinden itibaren geriye dönük olarak beş yıllık haksız işgal tazminatı talep edebilecektir.

Devlet ecrimisil alacakları için 6183 sayılı Kanun uyarınca tahsilata gidecektir. Bunun için mahkemeden karar verilmesine gerek yoktur. Bu kapsamda gönderilecek ihbarnameye karşı dava açılmaz ya da açılan dava reddedildiği takdirde ödeme emri düzenlenecek ve bu ödeme emrine on beş gün içinde idare mahkemesinde dava açılabilecektir.

Ecrimisil Sürecinde Dikkat Edilmesi Gerekenler

Ecrimisil sürecinde dikkat edilmesi gerekenlerden ilki bu davanın kim veya kimler tarafından açılacağıdır. Kural olarak bu dava taşınır veya taşınmaz mali üzerinde hak sahibi olan kişi tarafından haksız işgalde bulunan herkese karşı açılabilecektir. Mülkiyet hakkının yanısıra hak sahipliği içerisine sınırlı aynı haklara benzer şekilde zilyetlik sağlayan haklar da dahil edilebilecektir. Bu yönden dava hem mülkiyet hakkı sahibi hem de zilyet tarafından ikame edilebilecektir.

Yukarıda da belirtildiği üzere taşınmazda pay sahipliği olan paylı mülkiyet sahiplerinden her biri de bu davayı ikame edebilecektir. Yine elbirliği mülkiyetiyle sahip olunan taşınmazda herhangi bir paydaş tarafından diğer paydaşa ya da üçüncü kişilere haksız işgal tazminatında bulunulabilecektir.

Ecrimisil davasında dikkat edilmesi gereken bir diğer husus zamanaşımıdır. Bu davada haksız işgal tazminatına yönelik talepler dava tarihinden itibaren geriye dönük beş yıllık süre için ileri sürülebilecektir. Ancak burada unutulmamalıdır ki davalı tarafından beş yıllık zamanaşımı açıkça cevap dilekçesinde gösterilmelidir.

Ecrimisilde Görevli ve Yetkili Mahkeme

Ecrimisil talebi için görevli mahkeme 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 2. maddesinde açıklanmıştır. İlgili hüküm uyarınca dava konusunun değer ve miktarına bakılmaksızın malvarlığı haklarına ilişkin davalarla, şahıs varlığına ilişkin davalarda görevli mahkeme, aksine bir düzenleme bulunmadıkça asliye hukuk mahkemesi olacaktır. Haksız işgal tazminatı malvarlığı haklarına ilişkin olduğundan asliye hukuk mahkemesi görevli sayılacaktır.

Yetkili mahkemenin belirlenmesi, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 12. maddesinde açıklanmıştır. İlgili hüküm uyarınca taşınmaz üzerindeki ayni hakka ilişkin veya ayni hak sahipliğinde değişikliğe yol açabilecek davalar ile taşınmaz zilyetliğine yahut alıkoyma hakkına ilişkin davalarda taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilidir.

Haksız işgalin önlenmesi davası birlikte tazminat ya da ecrimisil taleplerinde taşınmazlara ilişkin olarak kesin yetki kuralı olan taşınmazın bulunduğu yer asliye hukuk mahkemesi yetkili olacaktır. Ancak yalnızca ecrimisil talepli bir davanın açılması halinde dava taşınmazın aynına ilişkin olmayacağından 12. Maddede yer alan kesin yetki kuralı uygulanmayacaktır. Burada genel yetki kuralı olan davalının yerleşim yeri mahkemesi yetkili olacaktır.

Ecrimisile ilişkin dava süreçleri talep sahibi kişiler açısından büyük öneme sahiptir. Dava süreçlerinde hak kaybına engel olmak adına alanında uzman ve tecrübeli avukatlarla çalışılmalıdır. Otluoğlu Hukuk olarak sizlere Ecrimisil konusunda uzman ve tecrübeli avukat kadromuzla hukuki danışmanlık hizmeti sağlamaktayız. Ayrıntılı bilgi için İletişim kısmında yer alan destek hattımız ve e-posta adresimiz aracılığıyla tarafımızla iletişime geçebilirsiniz. İletişim adreslerimizi kullanarak randevu almak istediğiniz konuyu tarafımıza ilettiğiniz takdirde ön bilgilendirme alabilir ve randevu tarihinizi belirleyebilirsiniz.

[1] Y. 14.HD, 31.01.2002, E. 2001/8942, K. 2002/548)

Düzenleme Ortaklık Payı

Düzenleme ortaklık payı da kamu hukuku konuları içerisinde düzenlenen bir idare hukuku alanıdır. Bu ilişkide yine taraflardan bir tanesi devlet tüzel kişiliği bir tanesi ise vatandaşlardır. Düzenleme ortaklık payında devlet tüzel kişiliğini belediyeler veya valilikler temsil etmektedir.

Düzenleme ortaklık payı 3194 Sayılı İmar Kanunun 18.maddesinde açıklanmıştır. Bu maddeyi kısaca açıklamak gerekirse; bir bölgede yapılacak düzenleme esnasında imar planları uygulanırken vatandaşa ait bir tarla var ise bu tarlaya devlet tarafından arsa vasfı kazandırılır ve bu işlem üzerinden devlet ilgili arsaya belli bir yüzde üzerinden ücretsiz olarak ortak olur. Belli bir kişinin mülkiyetinde bulunan bu arsa artık kamu hizmetine tahsis edilmiş sayılır.

Ancak kanun ikinci fıkrasında bu değişikliğe bir sınırlama getirmiştir. Düzenleme ortaklık payında ilgili kişiden alınacak ortaklık pay oranı düzenlenmeden önceki yüzölçümünün %45’ini geçemez.

İmar kanununa dayanarak belediyeler tarafından yapılan bu işler genellikle kişiler tarafında pek çok haksızlık çıkardığı görülür. İmar uygulamalarına maruz kalan kişilerin haklarını tam olarak öğrenebilmesi için mutlaka uzman bir idare hukuku avukatından danışmanlık alması gerekir. Gerektiği takdirde dava takip hizmeti alması da kişinin menfaat kaybına uğramasını engellemiş olabilir.

Düzenleme ortaklık payı uygulamasında Anayasa’da belirtilen kişilerin mülkiyet hakkı ve devletin kamu yararının hangisinin üstün tutulması gerektiği bir tartışma konusudur. Ancak Yargıtay Hukuk Genel Kurulu vermiş olduğu kararda düzenleme ortaklık payı müessesesini hukuka uygun bulmuştur. [1]

Düzenleme ortaklık payı

Düzenleme ortaklık payı uygulaması kamu hukuku uygulamaları içerisinde yer alır. Bir bölgede vatandaşların ihtiyaç duyduğu kamusal ve ortak alanları inşa edebilmek için bu uygulamaya gidilir. Düzenleme ortaklık payı oluşturacak alanı ilgili devlet kurumu kamu yararı doğrultusunda pek çok farklı alana dönüştürebilir. Bu dönüşüme örnek vermek gerekirse yol, otoyol, park, köprü, otopark, hastane, çocuk parkı, millet parkı, okul gibi kamu hizmeti verecek alanlar ve binalardır.

Bu uygulamada kamu yararı vatandaşın mülkiyet hakkından üstün tutulur. Devlet tarlanın vasfını değiştirmek karşılığında belli bir oran üzerinden ki bu oran %45’i geçemez ilgili taşınmaza ortak olur.

Kamu hukuku içerisinde devletin ve kamunun yararı çoğu zaman vatandaşların bireysel yararlarından üstün tutulur. Uygulamalar buna göre düzenlenir. Ancak ilgili kişinin de hakları tamamen yok edilmez. Örnek vermek gerekirse kamulaştırma yapılacak alanlarda da o alan için bir bedel mülk sahibine ödenir.

Düzenleme ortaklık payı amaç bakımından kamuyu üstün tutması yönüyle doğru gibi gelebilir. Ancak uygulama esnasında uygun olmayan parsellere de bu uygulama yapılmaktadır. Bazı alanlarda farklı oranlar uygulanırken bazı alanlardan ise hiç kesinti yapılmaz. Uygulamada ortaya çıkan bu farklılık kişilerin Anayasa ile güvence altına alınan birtakım hak ve menfaatlerini ihlal etmekte ve hukuka aykırı uygulamalar gündeme gelmektedir.

Düzenleme ortaklık payı oranı nedir

Düzenleme ortaklık payı kesintisi kamu yararı amacıyla bir arazinin vasfı değiştirileceği zaman gündeme gelir. Devlet kurumları arazi üzerinde bir parselleme işlemi yapar ve bu işlemden sonra ortaya bir ortaklık payı oranı çıkar. İmar Kanunu madde 18’de bu ortaklık oranının sınırı belli edilmiştir. Buna göre idare ancak düzenleme öncesi yüz ölçümü oranı üzerinden en fazla %45 ortak olabilir. %45 oran şu an güncel olarak mevzuatta ve yürürlükte bulunan orandır.

Düzenleme ortaklık payı belirlenirken bir bütün olan taşınmaz birden fazla parsele ayrılır. Bir taşınmaz üzerinde bulunan her bir farklı parsel ise tapu kütüğüne ayrı ayrı kaydedilir. Belediyeler tarafından yapılan bu işleme idare hukukunda ifraz adı verilir.

İfraz işlemi ve parsellerin birbirinden ayrılması kural olarak mülk sahiplerinin talepleri doğrultusunda yapılır. Ancak devlet gerekli gördüğü durumlarda bu kararı resen alabilir. Devlet bu uygulamaları yürürlüğe koyabilmek için taşınmaz maliklerinden izin almaz. Bu uygulamanın tam tersine birbirinden bağımsız olan parseller mevcut haliyle düzenleme amacına uygun değilse, parsellerin birleştirilmesi ve tek bir parsel altında toplanması da mümkündür. Buna ise birleştirme yani tevhit ismi verilir.

Düzenleme ortaklık payı davası

Düzenleme ortaklık payı hukuka aykırı şekilde kesilmişse bu durumda idare hukuku davaları arasından iptal davası açılabilir. İptal davaları idarenin yapmış olduğu hatalı işlemlere karşı açılır. İptal davası açabilmek için idare tarafından yapılan idari işlemin yetki, şekil, sebep, konu ve amaç unsurlarından birine aykırılık teşkil etmesi gerekir. Bu durumda yapılan işlem usul ve yasaya yani hukuka aykırı kabul edilir.

Düzenleme ortaklık payı işleminde de yaşanan en büyük hukuka aykırılık her parselden aynı oranda düzenleme ortaklık payı alınamamasıdır. Bu durum Anayasa ile güvence altına alınmış eşitlik ilkesine aykırılık teşkil eder ve kişiler bu ihlalden yararlanmak için idareye karşı iptal davası açabilirler.

İdare hukukunda görevli mahkemeler idare mahkemeleridir. Bazı hallerde ilk derece mahkemesi olarak Danıştay görevli olsa da ana kural idare mahkemeleridir. Yetkili mahkeme ise bu bir taşınmaz davası olduğu için taşınmazın bulunduğu yerdeki idare mahkemesidir. Taşınmazlar konusunda yetki kesin yetki olup taraflar aralarında anlaşarak başka bir mahkemeyi yetkili kılamazlar.

Düzenleme ortaklık payında dava açabilme yetkisi olan kişiler parselleme işleminin yapıldığı taşınmazın maliki olanlardır. Tapuda malik olmayan kişiler bu davada taraf olamazlar. Tapuda tescili bulunmayan fakat taşınmazla ilişkili kimseler gerçekten malik iseler öncelikler tapuda kendilerini tescil ettirmeliler. Aksi halde kaydı olmayanların bu davayı açmak için kanunen herhangi bir yetkileri bulunamaz.

İmar kanunu madde 18 uygulaması

Halk arasında imar hukukunda 18 uygulaması olarak bilinen işlem hukuk düzeninde düzenleme ortaklık payının kesilmesidir. Devlet kamu yararı amacıyla herhangi bir bölgede birbirinden bağımsız olan parselleri bir araya getirirse ya da mevcut birleşik haliyle kullanıma uygun değilse her bir parseli ayırarak bu araziyi kamulaştırmaya uygun hale getirir.

Düzenleme ortaklık payı işlemi sırasında da uygulanan bu parselleme işlemi taşınmazda malik olan kişinin rızası alınmadan yapılır. Tarla vasfında bulunan araziler parselleme işlemi ile arsa vasfına getirilir. Sonrasında ise %45’i geçmeyecek şekilde bir düzenleme ortaklık payı belirlenir.

Düzenleme ortaklık payı idare hukuku alanında geniş bilgiler ve teknik ayrıntılar gerektiren bir konudur. Genellikle bu işlem yapılırken idarenin keyfi davrandığı görülür. İdare bu keyfi davranışı ile taşınmazlar üzerinde malik olan kişilerin birtakım haklarını ihlal eder. Bu hak ihlali de hukuka uygun olmayan sonuçlar doğurur. Bu durumda bir hak kaybı yaşamamak adına idare hukuku alanında uzmanlaşmış hukuk ofislerinden ve avukatlardan yardım almak doğru olacaktır.

Devletin üç kuvvetlerinden birisi olan bağımsız ve tarafsız mahkemeler taraflardan birisi devlet olsa da doğru esas ve usul ile dava açılması halinde ilgili kişilerin haklarını korur. İdare hukuku alanında da idare mahkemelerinden çıkan kararlar temyiz yolu ile Danıştay’a götürülebilir. Danıştay’ın düzenleme ortaklık payı işlemleri konusunda vermiş olduğu birbirinden farklı kararları mevcuttur.

[1] Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2012/18103 E. 2012/334 K. Sayılı Kararı düzenleme ortaklık payı düşülerek kamulaştırma bedelinin tespitine karar verilmesi usul ve yasaya uygundur.

Oretra