alper otluoğlu

İstihkak Davası

İstihkak davası icra hukukunda oldukça sık karşılaşılan bir dava türü olup kelime anlamı olarak “istihkak” üzerinde hak sahibi olunan şey anlamı taşımaktadır. Günümüz şartlarında icra iflas hukuku kapsamında hacizlerin büyük oranda artış göstermesi sonucunda istihkak davası ile ilgili sorular da çoğalmıştır. Kural olarak borçlunun borcu için borçludan başkasının malvarlığına dahil unsurlar haczedilememektedir. Ancak birtakım mallar bu kuralın istisnasını oluşturmaktadır ve bu malların haczi caizdir. Bu hâlde, bazen borçlu bazen de üçüncü kişi, mal üzerindeki bu haklarını ileri sürebilirler. Bu tür mallar, haciz yönünden çekişmeli mallardır. Çekişmeli malların haciz prosedüründen çıkartılması (kurtarılması) veya haciz prosedürüne dâhil edilmesi için açılan davaya istihkak davası denir.

İstihkak Davası Nedir

Çekişmeli olarak tabir edilen malların hacze dahil edildikten sonra bu kapsamdan çıkarılması için açılan davaya istihkak davası adı verilmektedir. Üçüncü kişi elinde bulunan mallar hakkındaki istihkak prosedürü üçüncü kişinin lehine sonuçlanırsa, o mal üzerindeki haciz kalkar. Hacizde istihkak davası konusu mülkiyet, rehin, irtifak ya da intifa hakkı iddiası veya kuvvetlendirilmiş kişisel hak iddiası olabilir. İflâs hukukunda, iflasa tabi hacizlerde görülecek istihkak davası konusunda ise mülkiyet hakkı öne sürülebilecek tek konuyu oluşturmaktadır. Malı elinde bulunduran kişinin önem arz ettiği istihkak davası sürecinde bu durum üçlü bir ayrıma tabi tutulmuştur. Bu ayrıma göre; malın borçlu elinde bulunması hali, malın borçlu ile birlikte üçüncü kişinin elinde bulunması hali ve malın üçüncü kişinin elinde bulunması hali mevcuttur.

Hacizli Malın Borçlunun (veya Borçlu ile Birlikte Üçüncü Kişinin) Elinde Bulunması

Borçlunun elinde bulunan bir mal haczedilirken ortaya atılacak çeşitli hak iddiaları icra müdürünce tutanağı geçirilmek zorundadır. Malının haczedildiğini öğrenen borçlu veya bu malı elinde bulunduran üçüncü kişi, ıttıla tarihinden başlamak üzere yedi gün içinde istihkak iddiasında bulunmalıdır. Aksi halde, aynı takip için bu iddia tekrar ileri sürülemez. Bu istihkak iddiası, takibin alacaklısına ve borçlusuna bildirilir:

Alacaklı veya borçlu, üç gün içinde bu istihkak iddiasına karşı itiraz etmemesi istihkak iddiasını kabul etmiş sayılmasına neden olacaktır. İstihkak iddiası mülkiyet iddiasına ilişkin ise haciz kaldırılarak malın üçüncü kişiye teslimi sağlanır. Bu iddianın rehin hakkına ilişkin olması durumunda ise, mal rehinli olarak haczedilmiş sayılır.

Alacaklı veya borçlu, süresi içerisinde itiraz ederse, icra müdürü, dosyayı icra mahkemesine gönderir. İcra mahkemesi, önce takibin devamı veya ertelenmesi hakkında kesin olacak bir karar verir ve bu karara karşı herhangi bir kanun yoluna gidilmesi mümkün değildir. Üçüncü kişi, ilgili karardan itibaren yedi gün içinde aynı icra mahkemesinde istihkak davası açar. Bu süre tefhim veya tebliğ ile başlamaktadır. Bu davanın açılmaması haktan vazgeçildiği anlamına gelmektedir.

Üçüncü kişiye istihkak talebinde bulunma imkânı verilmemişse, üçüncü kişi, haczi öğrendiği tarihten itibaren yedi gün içinde, haczedilmiş şey hakkında, hacizli mal satılıp bedeli alacaklıya ödeninceye kadar doğrudan istihkak davası da açabilir.

İstihkak davası, icra mahkemesinde görülür. Davacı haksız çıktığı takdirde alacaklının muhtemel zararına karşı üçüncü kişiden teminat alınması öngörülmüştür. Haciz yaptıran alacaklı, istihkak davasına karşılık dava olarak, tasarrufun iptali davası açtığı takdirde, bu dava da icra mahkemesinde görülür; ayrıca, özel dava şartı olarak, geçici veya kesin aciz belgesinin ibrazı zorunluluğu aranmaz. İstihkak davası ivedi işler arasındadır ve öncelikli olarak görülmektedir.

İstihkak davası ve ona karşılık dava olarak açılan tasarrufun iptali davasında, hâkim her türlü delili serbestçe takdir edebilir. İcra mahkemesi, davacı üçüncü kişiyi haksız bulursa, istihkak davasını reddeder, mal üzerindeki haciz kesinleşir ve takibin ertelenmesine karar verilmișse %20’den az olmamak üzere davacı aleyhine tazminata hükmolunur. İcra mahkemesi, davacı üçüncü kişiyi haklı bulursa davayı kabul eder, üçüncü kişinin iddia ettiği hak, mülkiyet hakkı ise haciz kalkar, mal üçüncü kişiye verilir. İtiraz eden alacaklı veya borçlu kötü niyetli ise bu kimseler aleyhine haczolunan malın değerinin %15’inden az olmamak üzere tazminata hükmedilir.

Hacizli Malın Üçüncü Kişinin Elinde Bulunması

Haczedilen eşya yahut malın borçlu dışında direkt olarak üçüncü bir kişi elinde bulunması durumunda belli hallerde bu malın haczi kabil değildir. Üçüncü kişinin malı elinde bulundurmayı kabulü halinde mal haczedilmeksizin bu kişide yediemin sıfatıyla bırakılır. Bu durumda mal haczedilir ancak üçüncü kişinin koruyuculuğuna bırakılır. İcra müdürünün bilgilendirmesi ile takip alacaklısına durum ile birlikte 7 gün içerisinde istihkak davası açması gerektiği belirtilir. Dava açılmaması halinde istihkaka ilişkin üçüncü kişi iddiası kabul edilmiş sayılır. Dava açılması durumunda ise dava sonuçlanıncaya dek bu malın ya da eşyanın satışına ilişkin bir işlem yapılamaz.

Alacaklının açtığı istihkak davası kaybedilirse, yani alacaklı haksız görülürse malın üzerine konulan haczin kaldırılması gerekmektedir. Ancak tam tersi durumda yani alacaklının iddiaları kabul görür ve alacaklı davayı kazanırsa o mal ya da eşyanın üçüncü kişi elinden alınarak satışı sağlanır. Bu satış için alacaklının talebi şarttır.

Hacizde İstihkak Davası Görevli Mahkeme

Hacizde istihkak davası çözümlenmesi bakımından kanun uyarınca belirlenmiş görevli mahkeme icra mahkemeleridir. Yetkili mahkeme deyiminden anlaşılması gereken davayı görmesi için görevlendirilmiş olan mahkemenin yer bakımın yetkili kılındığı mahkemedir. Bu bağlamda hacizde istihkak davası için yetkili mahkeme takip alacaklısının icra işlemlerini başlattığı yer icra mahkemeleri olacaktır. Örneğin Ankara İcra Dairelerinde yürütülen bir takibe ilişkin istihkak davası için yetkili mahkeme Ankara İcra Mahkemeleri olacaktır. Burada dikkat edilmesi gereken, ilamsız icra takibinin yürütüldüğü merci icra daireleri iken, hacizde istihkak davası bu yer icra mahkemelerinde görüldüğü hususudur. Yine belirtmekte fayda vardır ki, istihkak iddiasına konu mal eğer taşınmaz bir mal ise, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na atıf yapılarak istihkak davasının açılması için yetkili icra mahkemesi taşınmazın bulunduğu yer icra mahkemesi olarak düzenlenmiştir.

Hacizde İstihkak Davası Açma Süresi

Çekişmeli malların ya da eşyaların haczinden itibaren yedi günlük bir süre içerisinde açılması gereken hacizde istihkak davası için öngörülmüş olan bu süre hak düşürücüdür. Hak düşürücü süre geçirildikten sonra açılacak istihkak davası usulden reddedilerek, esasına hiç girilmeden sonuçlandırılacaktır. Süresi içerisinde açılan istihkak davası ise basit yargılama usulüne tabi olarak, mümkün olan en kısa süre içerisinde görülerek karara bağlanacaktır. Sınırlı bir zaman dilimi içerisinde açılması gereken ve yine bu süre içerisinde açılmadığı takdirde malın haczedilip satılması nedeniyle büyük zararlara yol açabilecek olan istihkak davasında tedbirli hareket etmekte fayda bulunmaktadır. Haciz kararının elinize ulaşmasıyla birlikte başvuracağınız ve alanında bilgili icra avukatı ile yola çıkmanız bu süreleri kaçırmadan, doğru iddialarla haklılığınızın ispatında büyük rol oynayacaktır. Tekrar belirtmekte fayda vardır ki; hacizde istihkak davası malın haczine ilişkin bilgi sahibi olmanızdan itibaren işleyecek olan bir süreye tabidir. Bu süre başlangıcından itibaren yedi gün içinde sona ermektedir ve sürenin kaçırılması durumunda hak talep etmeniz mümkün olmayacaktır. Alanında bilgi ve birikim sahibi icra avukatı ile çalışmanız hem bu süreler açısından hem de hak iddianız açısından size büyük fayda sağlayacaktır.

İŞ KAZASI DAVASI

İş kazası davası ve kanuni dayanağı Türk Borçlar Kanunu m. 54’te hüküm altına alınmıştır. Buna göre; yeterli güvenlik önlemlerinin alınmaması sonucu işçinin ölmesi veya engelli hale gelmesi yahut meslek hastalığına tutulması halinde genel hükümler yolu ile işverene hukuki sorumluluk yükletilebilmektedir. İşverenden maddi ve manevi zararların istenebilmesi de iş kazası davası açmak suretiyle mümkün olmaktadır. İş kazası davası asıl işverene açılabileceği gibi, halk dilinde taşeron olarak da bilinen tüm alt işverenlere karşı da açılabilir.  İş kazası davası süreleri, iş kazası davası türleri, iş kazasında neler talep edilir gibi soruları cevaplamadan önce iş kazası tanımı yapılması isabetli olacaktır.

İş Kazası Nedir?

İş kazası davası konusu olan iş kazası unsurunun tanımı; işçinin işverene karşı yükümlülüklerini işyeri ve işyeri ile bağlantılı olup, iş görmek amacıyla bulunulan her türlü yerde yerine getirirken, ilgili işle illiyet bağı bulunacak şekilde uğradığı her türlü zarar şeklinde yapılabilmektedir.

İş Kazası Davası Şartları Nelerdir?

Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna kararınca bir olayın iş kazası olarak adlandırılması, işverenin her durumda bu kazadan sorumlu olacağı sonucunu doğurmaz. Bir iş kazası için işverenin sorumlu tutulabilmesi için işverenin iş güvenliği önlemleri alma ve özen gösterme yükümlülüğüne aykırı davranışı veya ihmal göstermesi sonucu iş kazası meydana gelmiş olmalıdır. Bu durum Sosyal Sigortalar Kanunu ile hükme bağlanmıştır.

İş kazası davası açabilmek için gerekli olan “yeterli güvenlik önlemlerinin alınmaması” konusu bakımından mevzuatta herhangi bir sınırlama yapılmamıştır. Ancak iş kazası davası açabilmek için gerekli şartlar arasında; alınmayan önlem, gösterilmeyen özen ve sonuç arasında mantıki illiyetin ötesinde uygun illiyet ilişkisinin bulunması aranmıştır. İş kazası davası açmak bakımından şart olan illiyet unsuru, kazanın iş ilişkisiyle bağlantılı olması anlamına gelmektedir. Eğer uygun illiyet bağı; mücbir sebep, zarar görenin veya üçüncü kişinin ağır kusuru nedeniyle kesilmişse artık ortaya çıkan zarardan işvereni sorumlu tutmak mümkün olmaz.

İşverenin İş Kazası Davası Bakımından Sorumluluğu

İş Kanunu gereğince işverenin iş kazasından sorumluluğu kural olarak kusurlu sorumluluktur. Bu durum işverenin sorumlulukları arasında yer alan iş güvenliği önlemleri ve özen yükümlülüğü ile de belirtilmiştir. Ancak kanunda işverenin kusursuz sorumluluğunun bulunduğu iş kazası türleri de sayılmıştır. Buna; işyerinde bir işçinin diğer işçiye verdiği zarar, işverence iş güvenliğini sağlaması için görevlendirilen kişinin ihmali veya motorlu taşıt işletmecisinin işçisinin trafik kazası sonucunda uğradığı zarar örnek verilebilir.

İş Kazası Tazminat Türleri

  • Maddi tazminat

İşçinin iş kazası davası sonucu elde edebileceği maddi tazminat, uğradığı zararın niteliğine ve miktarına göre ayrı değerlendirilmektedir.

  • Yaralanma halinde:

  • Geçici iş göremezlik nedeniyle oluşan kayıplar çalışılamayan süre oranınca maddi tazminata hükmedilerek karşılanacaktır.
  • Sürekli iş göremezlik nedeniyle oluşan kayıplar kişinin maluliyet oranınca maddi tazminata hükmedilerek karşılanacaktır.
  • Tedavi giderleri ve tedavi boyunca yapılan her türlü masraflar ve ekonomik geleceğin sarsılmasından doğan maddi kayıpların da iş kazası davası konusu olması ve maddi tazminata hükmedilmesi mümkün olmaktadır.
  • Ölüm halinde:

  • Cenaze giderleri
  • Ölüme sebep olan iş kazası sonucu ölümün hemen gerçekleşmemesi durumunda, ölüm anına kadar vuku bulmuş tüm tedavi giderleri, çalışma gücünün azalması veya kaybedilmesi sonucu çalışılamayan her günün kaybı Borçlar Kanunu m. 53 gereğince iş kazası davası sonucu maddi tazminat yoluyla talep edilebilmektedir.
  • Manevi tazminat

İşverenin maddi bir tazminatla sorumlu tutulabildiği bazı hallerde işçinin ağır bedensel zarara uğraması veya ölümü halinde ailesinin veya ölenin yakınlarının uygun bir miktar parayı işverenden Borçlar Kanunu m. 56 gereğince manevi tazminat olarak isteyebileceği kabul edilmiştir. İşçinin iş kazası sonucu manevi tazminat isteyemeyeceği haller de bulunur. Buna göre, işçinin başına gelen iş kazası ile ilgili %100 kusura sahip olması, manevi tazminat hakkını ortadan kaldırır. İş kazasında zarar gören işçi için manevi tazminata hükmedilebilmesi bakımından işçinin mutlaka kazanma gücünde bir kaybının doğmuş olması gerekmez. İşçinin fiziksel bir zarar görmesi, psikolojik veya fiziksel olarak acı çekmesi manevi tazminat verilmesi için yeterlidir. İş kazasında kaç para alınır sorularına manevi tazminatta bu miktarı belirleyecek kriterleri belirterek değinebiliriz. Buna göre;

  • Somut durumun özellikleri
  • Tarafların mali durumları
  • Kusur oranları
  • Meydana gelen manevi zararın büyüklüğü
  • Olay tarihi itibariyle ilgili ülkedeki paranın değeri de iş kazası davası ile elde edilecek manevi tazminat miktarını belirleyen kriterlerdendir.
  • Destekten yoksun kalma tazminatı

Bir kimsenin kaza sonucu ölmesi halinde destekten yoksun kalanlar ölüm yüzünden uğradıkları zararın tazminini talep edebilirler. Bu manevi ve maddi tazminat olarak temin edilen tazminat türüne destekten yoksun kalma tazminatı denilmektedir. Borçlar Kanunu madde 53’te düzenlenmiştir. Destekten yoksun kalma tazminatı davası açabilecek kişileri;

  • Ölenden destek alan tüm kişiler
  • Eş, çocuk, anne ve baba olarak sıralayabiliriz.

İş kazası davası zamanaşımı türlerinden olan destekten yoksun kalma tazminatı zamanaşımı süresi maddi ve manevi tazminat farketmeksizin, zararın öğrenildiği tarihten itibaren 2 yıldır. Zararın sonradan öğrenilmesi halinde de diğer iş kazası davası türlerinde olduğu gibi, zamanaşımı süresi öğrenme tarihinden itibaren 10 yıl olarak belirlenmiştir.

İş Kazası Davası Konusu Olabilecek Haller

İş kazası davası açılabilecek, yani tazminat hakkı doğacak haller 5510 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu m. 13’te düzenlenmiştir. Buna göre;

  • İşçinin işverene ait işyerinde ve iş ile ilintili yerlerde bulunduğu sırada başına gelen her türlü bedensel veya ruhsal zarar iş kazası sayılmaktadır. İşçinin yaralanış şekli veya ölüm şekli bu bakımdan önem arz etmez.
  • Bir işveren için çalışan işçinin iş görmek amacıyla görevli olduğu işyeri dışında başka bir yerde iş yapmaksızın geçen zamanlarda maruz kaldığı fiiller iş kazasıdır.
  • İşveren tarafından yürütülmekte olan iş sebebiyle işçi kendi adına ve hesabına bağımsız çalışmakta ise halihazırda yürütmekte olduğu iş sebebiyle gerçekleşen her türlü olay iş kazası sayılır.
  • Emziren kadının, iş mevzuatı gereği çocuğunu emzirmek maksadıyla çalışmadığı zamanlardaki kazalar da iş kazasıdır.
  • İşçinin, işveren tarafından sağlanan bir motorlu taşıtla işyerine gidip gelmesi sırasında vuku bulan her türlü kaza da iş kazasıdır.

İş Kazası Davası Zamanaşımı

İş kazası davası zamanaşımı süresi Borçlar Kanunu m. 146’da düzenlenmiştir. Buna göre, iş kazası sebebiyle açılan davalar bakımından zamanaşımı süresi 10 yıldır. Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna göre zamanaşımı süresinin başlangıç tarihi malûliyet oranının kesin olarak tespit edildiği, yani zararın ortaya konduğu tarihtir.

İş Kazası Davası Hangi Mahkemede Açılır?

İş kazalarında genel yetkili mahkeme yani iş kazası davası açılacak mahkeme, davalı gerçek veya tüzel kişinin davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri mahkemesi olarak belirlenmiştir. Davalının birden fazla olması durumunda, davalılardan birinin yerleşim yeri mahkemesi de iş kazası tazminat davası açmak bakımından yetkilidir. Ayrıca iş kazasının veya zararın meydana geldiği yer iş mahkemesi de iş kazalarından kaynaklanan her türlü maddi ve manevi tazminat davalarına bakmaya yetkilidir. İş kazası sebebiyle mağduriyete uğrayan işçinin veya ölüm ile sonuçlanan iş kazalarının davacı yakınlarının yerleşim yeri iş mahkemesi de iş kazası davası görülmesi bakımından yetkilidir.

İş Kazası Davası Kaç Yılda Sonuçlanır?

İş kazası davası sonuçlanma süresi iş kazasındaki maluliyet oranına, kazanın ölümle veya yaralanma ile sonuçlanmasına, kusurlu veya kusursuz sorumluluğa göre değişiklik göstermektedir. Uygulamada görülen genel duruma baktığımızda yaralanma ile sonuçlanan iş kazası davası süresinin 5-6 yıl, ölüm ile sonuçlanan iş kazası davası süresinin 2-3 yıl içinde sonuçlandığı görülmektedir.

Yaralanma ile sonuçlanan iş kazalarının uzun sürmesinin sebebi, iş davalarının niteliği gereği itiraza konu olabilmesidir. Buna göre, sorumlu işverenin yaralanma ile sonuçlanan iş kazaları sonucu açılan iş kazası davasına itiraz hakkı saklıdır. İşverenin itirazı sonucu iş kazası davasında istinaf ve temyiz yollarının kullanabileceği bu davalarda itiraz unsuru bekletici süreye sebebiyet vermekte, bu sebeple iş kazası davası sonuçlanma süresi uzayabilmektedir.

İsim Değiştirme Davası

İsim ve soy isim, kişiyi tanımlayan, onu başka kişilerden ayırt etmeye yarayan kelimelerdir. Bu kelimeler, kişinin toplum içinde nasıl anılacağını belirler. Bu nedenle isim ve soy ismin yanlış yazılmış olması, kişiyi toplum içinde utandıracak, gülünç, yanlış anlaşılmaya müsait niteliklere sahip olması, kişi üzerinde büyük strese yol açabilmektedir. Bu sebeple Türk Medeni Kanunu’nun ada ilişkin 27. Maddesinde, kişinin haklı bir sebebe dayanarak isim değiştirme davası açabileceği düzenlenmiştir. İsmin ya da soy ismin tamamen değiştirilmesi ancak mahkeme kararı ile olur. Ancak 6 Aralık 2022 tarihine kadar isim ya da soy isim yazılırken yapılan yazım hataları, il ve ilçe idare kuruluna yapılacak başvuru ile bir kereye özel değiştirilebilmektedir.

Yazım hatası dışında, ismin ya da soy ismin olumsuz anlamından dolayı değiştirilmek istemesi halinde isim değiştirme davası açılması gereklidir. İsim değiştirme davasının hızlı sonuçlanması ve haklı görülmesi için bir avukat ile çalışılması yerinde olacaktır. Velayet sahibi ebeveynler de çocuğun yüksek yararının söz konusu olduğu durumlarda isim değiştirme davası açabilme hakkına sahiptir.

İsim Değiştirme Davası Hangi Durumlarda Açılır?

İsim değiştirme davası, kişinin isminden ya da soy isminden dolayı toplum içinde zor durumda kaldığı, bunları değiştirmek için haklı sebebe sahip olduğu her durumda açılabilmektedir. Kişiler isimlerinin yanı sıra, gerekli hallerde soy isimlerinin de değiştirilmesi için dava açabilmektedir. Örneğin toplumsal hayatta ve iş hayatında eski eşinin soy ismi ile tanınan kadınlar, boşandıktan sonra da bu ismi kullanmak içim mahkemeye başvurabilir. Aynı şekilde, toplumda bu isimle tanındığı için evlendikten sonra eşinin soyadı ile birlikte değil, yalnızca kendi bekarlık soyadını kullanmak isteyen, isminin değişmesini istemeyen kadınların da isim değiştirme davası açması mümkündür.

İsim değiştirme davasının açılması için en yaygın sebep, kişinin isminden ötürü toplum içinde zorluk çekmesi ve utanç duyulacak durumlara düşmesidir. İsmin yazılışının ya da okunuşunun zor olması, genel ahlaka aykırı anlamlar taşıması gibi nedenler de isim değiştirme davası için haklı neden oluşturabilmektedir. Kimi isimler, Türkiye’de olmasa da yurt dışında orada yaşayan kişi için zorluk çıkarabilir ve hayatını sürdürmesini zorlaştırabilir. Örneğin ülkemizde sıklıkla kullanılan ve olumsuz bir anlama sahip olmayan Işıl ismi, yurt dışında Isil olarak yazılmakta ve ülkemizde IŞİD olarak bilinen terör örgütü için bir kısaltma olarak kullanılmaktadır. Bu durum vize başvurularında ya da yurt dışında yaşamlarını sürdürürken adı Işıl olan kimselere zorluk çıkarmaktadır. Bu nedenle özellikle son dönemde yurt dışında yaşamak ya da eğitim görmek isteyen Işıl isimli kimseler, sıklıkla isim değiştirme davası açmaktadır. Benzer biçimde ülkemizde cesur, yürekli kimse anlamına gelen ve pozitif çağrışımlar yapan Mert ismi, Fransızca argoda kullanılan dışkı kelimesi ile çok benzeşmektedir. Bu nedenle yaşamını Fransa’da sürdüren ve ismi ya da soy ismi Mert olan kişiler sıklıkla isim değiştirme davası açma yoluna gitmektedir.

Aile içinde doğan husumetlerden dolayı da kimi zaman isim ya da soy isim değişikliği için dava açılabilmektedir. Aileden bir kimsenin utanç verici bir suç işlemesi nedeni ile soy isim değişikliğine ilişkin dava açılabilmektedir. Aynı şekilde aile büyüklerinin işlediği suçlardan ya da negatif başka davranışlardan dolayı aynı ismi taşımak istemeyen genç aile üyeleri de isim değiştirme davası açma yoluna gidebilmektedir.

Yazım yanlışı içeren isimler, yeni çıkan Kararname ile 2023 yılının Aralık ayına kadar, mahkeme kararına gerek kalmaksızın yapılacak başvuru ile düzeltilebilmektedir.

İsim Değiştirme Davası Nasıl Açılır?

Toplumda isim değiştirme davasının ana babaya karşı açılacağı gibi yanlış bir algı oldukça yaygındır. Oysa bu dava, kişinin nüfus kaydında değişiklik yapılmasına ilişkin bir davadır. Bu nedenle davanın Nüfus Müdürlüğüne yöneltilmesi gereklidir. İsim değiştirme talebi, çocuğun üstün yararının bulunduğu durumlar hariç, ancak kişinin kendisi tarafından bizzat ya da vekil aracılığı ile yapılabilmektedir.  Bu dava, kişinin yerleşim yerindeki Asliye Hukuk Mahkemesinde açılmalıdır.

Dava açılırken dayanılan haklı sebeplerin gösterilmesi gereklidir. Eğer isim bariz biçimde gülünç ve genel ahlaka aykırı ise, bu sebebin belgeye dayandırılmasına gerek yoktur. Kişinin çevresinde başka bir isimle tanındığına dair tanık beyanları da delil olarak kullanılabilmektedir. Delil ve belgelerin en iyi biçimde düzenlenmesi ve en hızlı şekilde sonuç alınabilmesi için bir avukatla çalışılması tavsiye edilmektedir.

Türk Medeni Kanunu’nun 27. Maddesine göre, isim değişikliğinden zarar gören kimse kararın verilmesinin ardından bir yıl içinde mahkemeye başvurabilir. Üçüncü kişilerin bu haktan yararlanabilmesi için, isim değişikliğinin ilan edilmesi gereklidir. İsim değiştirmeye ilişkin olumlu hakim kararı alındıktan sonra, karar Basın İlan Kurumu tarafından ilan edilir. İlan, gazete ilanı biçiminde ya da internet üzerinden yapılabilmektedir. İlanın mahkemeye ulaştırılmasının ardından mahkeme, karar ve ilanı Nüfus Müdürlüğüne iletir. Daha sonra kişi birkaç hafta içinde yeni kimlik kartını alabilir. Soyadı değişikliğinde kişinin eşinin ve ergin olmayan çocuklarının da soyadına ilişkin nüfus kaydı değiştirilir.

İsim Değiştirme Davası Ne Kadar Sürer?

İsim değiştirme davası ne kadar sürer sorusu, genellikle bu davayı açmak isteyen kimselerin avukatlarına sordukları ilk sorulardan biridir. Bu sorunun cevabı, Asliye Hukuk Mahkemesi’nin iş yoğunluğuna göre değişmektedir. Ancak bu davalar genellikle tek celse sonunda sonuçlanmaktadır. Bu nedenle genellikle davanın sonuçlanması ve yeni kimlik kartı alınması için gereken süre 2 ile 4 ay arasında değişiklik göstermektedir.

 İsim değiştirme davası bir avukat aracılığı ile açıldığı takdirde daha çabuk sonuca ulaşmaktadır. Davanın doğru mahkemeye, doğru deliller ile temellendirerek açıldığı takdirde, çok daha kısa sürede sonuç alınabilecektir.

İsim Değiştirme Davası Yargıtay Kararları

Küçükler için soy isim değişikliği konusu, pek çok farklı davaya konu olmuştur. Yargıtay, güncel bir kararında, annenin çocuğun soyadının kendi bekarlık soyadı ile değiştirilmesine ilişkin talebini kabul etmiştir. Yargıtay kararında, velayet hakkının tek başına annede bulunmasının çocuğu soy adını değiştirme yetkisini anneye sağlamadığını, ancak çocuğun üstün yararının söz konusu olduğu hallerde böyle bir değişiklik yapılabileceğini belirtmiştir. Somut olayda baba ile çocuk uzun zamanda görüşmemektedir, çocuğun ifadesine ve uzman görüşlerine göre anne ve çocuğun farklı isimlerinin olması çocuk için günlük hayatta zorluk çıkarmaktadır. Çocuk, okulda arkadaşları tarafından bu farklılıktan dolayı alay konusu olduğu yönünde ifade vermiştir. Bu nedenle Yargıtay, çocuğun üstün yararını gözeterek soy isminin annesini soy ismi ile değiştirilmesini uygun bulmuştur. ( Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2021/1042, K. 11.3.2021 )

Ancak annenin çocuğun soy isminin değiştirilmesine ilişkin taleplerinin kabul görmediği bazı kararlar da bulunmaktadır. Örneğin Yargıtay bir başka güncel kararında velayet hakkı sahibi olan ikinci evliliğini yapmış annenin, çocuğunun kendisi ve ikinci evlilikten olan kardeşleri ile aynı soyadını taşımasına ilişkin talebini, çocuğun üstün yararı bulunmadığı gerekçesi ile reddetmiştir. Yargıtay’ın söz konusu başka bir erkeğin soyadı olduğu takdirde çocuğun soyadının değiştirilmesine ilişkin daha katı bir tutum takındığı görülmektedir. ( Yargıtay 2. Hukuk Dairesi E.  2020/2199, K. 2020/3166 )

İptal Davası

İptal davası idare hukuku alanıyla ilgili bir dava türü olup, Devlet-birey arası işlemlerin yani bir diğer adıyla idari işlemlerin iptaline ilişkin talepleri içermektedir. İdari işlemlerin hukuka aykırı tesis edilmiş olması nedeniyle açılan ve idari yargıda görülen iptal davası, bünyesinde barındırması gereken unsurlardaki sakatlıklar sonucunda iptale tabi hale gelmektedir. İptal davası nedir sorusunun cevabını vermeden önce idari işlemin tanımını yapmakta fayda bulunmaktadır. İdari işlemler, kamu gücüne sahip olan idari mercilerin tek taraflı üstünlüklerini kullanmak suretiyle bireyler hakkında tesis ettikleri ve kamu yararı güden işlemlere verilen isimdir. Bu bakımdan idari işlemlerin kamu yararı amacı taşıması gerekmektedir.

Bir idari işlemin iptal davasına konu edilebilmesi için öncelikle kamu kurumunca, kesin ve yürütülebilir (icrai) nitelikte, kamu hizmetinin icra edilebilmesi amacıyla ve yararına tesis edilmiş olması gerekmektedir. Bireysel ve düzenleyici olmak üzere ikiye ayrılan idari işlemlere karşı yürütülecek iptal davası idari yargının görev alanına giren; bu anlamda üç dereceli olarak sırasıyla idare mahkemeleri, bölge idare mahkemeleri ve Danıştay’ın görevli olduğu dava türü olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun dışında ise vergi ihbarnamelerine karşı vergi mahkemelerinin ilk derece mahkemesi olarak görevli tutulduğu iptal davası mevcuttur.

İptal Davasına Tabi İdari İşlemlerin Özellikleri

İptal davası açılabilmesi için idari işlemin birtakım özelliklere sahip olması gerekmektedir. Bu özellikler;

  • İdari işlemin bir kamu idaresi tarafından tesis edilmiş olması

İdari işlemin iptal davasına konu edilebilmesi için, işlemin kamu idaresi yani bir diğer deyişle Devlet otoritesine sahip bir kurum yetkilisi tarafından tesis edilmiş olması gerekmektedir. İdari davalar kamu ile birey arasındaki uyuşmazlıkların çözümlendirilmesi ile alakalı olduğu için; dava konusunun bir tarafının mutlaka idare olması şartı aranmaktadır.

  • İdari işlemin tesis ediliş amacı kamu hizmetinin yürütülmesi olmalı

Kamu hizmeti toplumsal yaşamı rahatlatmak ve kolaylaştırmak amacıyla kamu eliyle yürütülen, bireylerin ortak ve devamlı ihtiyaçlarının karşılanmasını öngören hizmetlere bütününe verilen isimdir. Kamu idareleri bu hizmetleri kendi verebileceği gibi yetersiz kaldığı durumlarda özel hukuk tüzel kişilerini aracı olarak kullanarak da gördürebilmektedir.

  • İşlemin idarenin tek taraflı üstünlüğü sonucunda tesis edilmiş olması

İdari otoriteler kamu tüzel kişiliğini haiz olmaları nedeniyle sahip oldukları tek taraflı üstünlüklerine dayanarak bazı işlemler tesis ederler. Bu işlemler idari işlemler olarak tanımlanmaktadır. Tek taraflı irade açıklaması şeklinde tezahür eden idari işlemlerin uygulanabilmesi için başka herhangi bir irade açıklamasına yahut başka bir işleme gerek yoktur.

  • Kesin ve icra edilebilir bir işlem olması

Bir idari işlemin iptal davası bakımından konu edilebilmesi için bu işlemin kesin ve yürütebilir bir işlem olması gerekmektedir.

İptal Davası Şartları

İdari işlemler, taşımaları gereken geçerlilik şartlarını taşımamaları nedeniyle iptal davasına konu edilirler. İdari işlemlerin sağlık şartları yetki, şekil, sebep, konu ve amaç unsurları olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu beş şarttan birinin dahi eksik olması idari işlemi sakat hale getirir ve neticesinde bu işlemin iptal edilebilirliği söz konusu olur. Bu unsurlardaki eksiklik idari işlemin hukuka aykırı tesis edildiği anlamını taşır ve hukuka aykırı her işlem, dava şartlarını taşıması durumunda iptal davası bakımından konu edilebilir niteliktedir.

  1. Yetki Unsuru

İdari otoriteler kendilerine açıkça yetki verilmediği durumlarda yani yetkisiz oldukları konuda işlem yaptıklarında bu işlem yetkisizlik nedeniyle iptal edilebilecektir. İdare hukukunda kurum ve yetkililere, kanun, yönetmelik ve tüzükler aracılığıyla hangi konularda yetkili olduklarını tanımlamıştır. Bu yönüyle yetkisini aşarak işlem tesis etmiş makamların ya da kişilerin işlemleri iptal davasına konu edilebilmektedir. Zira bu şekildeki işlemler yetki yönünden sakat işlemlerdir ve bu sebeple hukuka aykırı işlemlerdir.

  1. Şekil Unsuru

İdari işlemler sıkı şekil şartlarına bağlanmıştır. Bu anlamda bağlandıkları şekli şartlara uyulmadan tesis edilen idari işlemler, taşımaları zorunlu beş unsurdan biri olan şekil unsuruna aykırılık taşımaları sebebiyle iptale tabi olacaklardır. Belli aşamalardan geçerek tesis edilmesi gereken bir idari işlemin aşamalardan birinin atlanması suretiyle tesis edilmesi şekil unsurundaki bir sakatlık anlamına gelmektedir. Bu durumdaki bir idari işlem de iptal davası açılabilecek olan bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır.

  1. Sebep Unsuru

Sebep unsuru ile idari işlemi yaparken idari otoritenin bu işlemi yapmaktaki gerekçesi kastedilmektedir. İdari mercilere tanınan takdir yetkisi bu bakımdan sebep unsurunun istisnası gibi görünse de bu takdir yetkisinin sebebe dayalı olması esastır. Sebep bakımından sakat bir idari işlem konu yönünden ise mutlaka sakat olmaktadır zira sebepsiz konu unsuru olamaz.

  1. Konu Unsuru

Sebep unsuru belirlenmiş yani gerekçeli bir idari işlemin, birey nezdinde meydana getireceği hukuki sonuç idari işlemin konu unsurunu oluşturmaktadır. İptal davası herhangi bir unsurunda sakatlık bulunan idari işlemin iptal edilmesi için açılan ve idari yargıda görülen bir dava türüdür. Bu anlamda konu unsurundaki bir sakatlık işlemin iptal davasına konu edilebilmesine yol açacaktır.

  1. Amaç Unsuru

İdari işlemlerin taşıması gereken tek amaç kamu yararıdır. Bunlar dışındaki bireysel amaç ve sebepler sonucunda idari işlem tesis edilememektedir. Kamu yararı amacı taşımayan tüm idari işlemler iptal ile sonuçlanmaktadır. Zira idari mercilerin öncelikli ve tek amacı toplumun sürekli nitelikte ve devamlılık arz eden ihtiyaçlarını karşılamaktır. Bu sebeple tesis edilen idari işlemlerin amacı yalnızca kamu yararıdır.

İptal Davası Açma Süresi ve İptal Davası Zamanaşımı

İptal davası zamanaşımı değil hak düşürücü sürelere tabi bir dava türüdür. İdari işlemin bireye tebliğinden itibaren başlayan 60 günlük genel dava açma süresi mevcuttur. Hukuk davalarına göre çok daha kısıtlı bir süreye tabi olan iptal davası açma süresi kaçırıldığı takdirde dava açmak mümkün olmamaktadır. Vergi mahkemelerindeki iptal davası açma süresi ise 30 gün olarak öngörülmüştür. Burada dikkat edilmesi gereken nokta sürelerin iş günü olarak değil yalnızca gün olarak belirlendiği hususudur. Hak kaybına uğramamak için tebligat elinize ulaşır ulaşmaz alanında bilgili ve tecrübeli bir idare hukuku avukatına başvurmanız sizin yararınıza olacaktır. Zira idare hukuku ve iptal davası, ihtisas gerektiren özgün bir hukuk dalı olup sizi doğru yönlendirecek bir avukatın eliyle yürütülmesi önem arz etmektedir. Yürütme durdurma kararı ve buna yönelik itirazların tabi olduğu 7 günlük sürenin kaçırılması sizi olumsuz etkileyip hak kaybına uğramanıza neden olabilir. Bu sebeple iptal davası açma süresi, yürütme durdurma kararının reddine itiraz süresi, istinaf başvuru süresi gibi sınırlı sürelere tabi dilekçelerin zamanında verilmesi idare hukukunda oldukça önemlidir.

İptal davası açmak için gerekli şartları taşıyan idari işlemin yukarıda ayrıntılı olarak bahsettiğimiz beş unsurdan en az birinin bulunmaması idari işlemi hukuka aykırı hale getirmektedir. Bu sebeple yetki, konu, sebep, şekil veya amaç yönünden sakat herhangi bir idari işlemin iptal edilmesi için genel dava süresi olan 60 günlük süre içinde idare mahkemelerine, idare mahkemelerine gönderilmek üzere asliye hukuk mahkemelerine ya da konsolosluklara verilecek dilekçe ile başvurulması gerekmektedir.

İnternet Üzerinden Tehdit ve Hakaret Suçları

Sosyal medya çağında yaşayan insanların eskiye göre hem alışkanlıkları hem hayat tarzları değişti. Önceden yalnızca gerçek hayatta var olan durumlar artık sanal alemde de kendini gösterebilmektedir. Değişen dünya düzeni hukuk dünyasında da her gün yeni gelişmeler getirmektedir. Örnek olarak önceden yalnızca yüz yüze işlenebilecek olan suçlar teknolojinin gelişmesiyle beraber teknolojik araçlarla da işlenebilir hale geldi.

Makale konusuyla ilişkilendirecek olursak örneğin telefon icat edilmesinden sonra tehdit ve hakaret suçları telefon yoluyla da işlenebilir duruma geldi. Günümüzde ise sosyal medya hesapları kullanarak insanlar bilerek veya bilmeyerek pek çok hak ihlaline sebebiyet vermekte yahut mağdur olmaktadır. İnternet üzerinden tehdit ve hakaret suçunun işlenmesi de son yıllarda çok yaygınlaşan bir durum haline geldi.

Tehdit ve hakaret suçları ceza kanununda ayrı ayrı düzenlenen iki farklı suçtur. Her iki suçun unsurları da birbirinden farklıdır.

Sosyal Medyadan Hakaret ve Tehdit

Sosyal medyanın kullanımının yaygınlaşmasından sonra beraberinde pek çok hukuki durum gündeme geldi. Sosyal medya üzerinden kazanç elde etme, sosyal medya üzerinden suç işlemek vs. Bu durumlardan en kolay olanı sosyal medyada suç işlemek diyebiliriz. Farkında olmadan yazılacak birkaç satır yazı, paylaşılan bir gönderi insanlar için olumsuz durum oluşturabilir.

Hakaret ve tehdit suçları da sosyal medya kullanılarak işlenebilmektedir. Herkese açık veya kişiden kişiye gizli olarak atılacak bir mesaj ile tehdit suçu oluşabilir. Ancak bir fiilin tehdit suçu olabilmesi için kanuni şartların gerçekleşmiş olması gereklidir. Sosyal medya üzerinden tehdit diye ayrı bir suç bulunmaz burada genel olarak tehdit suçunun unsurları gündeme gelecektir.

Hakaret suçu da sosyal medya üzerinden işlenebilir. Ancak burada da hakaret suçunun genel unsurlarının oluşması gerekir. Örneğin hakaret suçunun işlenebilmesi için kanuni tanıma göre bu fiilin en az üç kişi ile ihtilat edilmesi gerekir. Yani hakaret oluşturacak fiili en az üç kişi duyması gerekir. Sosyal medya üzerinden kişiden kişiye gönderilen gizli mesaj ile hakaret suçu oluşmaz. Bu yazının herkesin görebileceği bir alana yazılıp alenen ifşa edilmesi gereklidir.

Ancak hakaret içerikli bir gönderinin beğenilmesi bu suçu oluşturmaz. Yargıtay’ın konuya yaklaşımı da bu şekildedir. Beğeni yapmayı yalnızca kişisel değerlendirme olarak kabul etmektedir. [1]

İnternet Üzerinden Hakaret ve Tehdit

İnternet üzerinden tehdit ve hakaret diye ayrıca bir suç yoktur. Esasında tehdit ve hakaret suçları birbirinden bağımsız iki ayrı suçtur. Buraya konu mevzu bahis bu suçların internet kullanılarak işlenmesidir. Hukuk düzeni bu iki suçun internet yoluyla işlenmesini de haklı bulmaz ve korumaz. Özellikle internet üzerinden kimlik gizleyerek bu suçların işlenmesi daha kolaydır. Facebook, Twitter gibi mecralarda sahte kimlik bilgileri ile hesap açarak kişileri tehdit ve hakaret etmek günümüzde kolay bir hal almıştır. Ancak bu durumda da suçu işleyen kişiler belirlendiği takdirde ceza kanunu gereği cezalandırılırlar.

Lakin burada zor olan kısım eğer suçu işleyenin kimliği belirli değilse kimliğini belirlemektir. Çünkü gerek bu suçları gerek dolandırıcılık gibi suçların işlenmesi halinde savcılıkta soruşturma yürütülse bile sosyal medya şirketleri kullanıcıların hangi bilgisayardan ve nereden bağlandığı gibi bilgileri gizli tutarak devletin yetkili mercileri ile paylaşmamaktadır. Bu durum ciddi hak ihlalleri meydana getirmektedir.

Tehdit Suçu ve Cezası

Tehdit suçu bir kimsenin hukuka aykırı bir şekilde ve haksız olarak zarara uğratılacağının bildirilmesi şeklinde işlenir. Bu fiil ile kişi bir zarara veya kötülüğe uğrayacağını haber almaktadır. Bu kötülük ve eylemden kanunun kastettiği; kişinin kendisinin ve yakınının hayatına kastedilmesi, vücut bütünlüğüne zarar verilmesi, cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırının gerçekleşmesidir. Bu haksız eylem sözle yapılacağı gibi herhangi bir hareket şeklinde de meydana gelebilir. Örneğin bir kişiye silah gösterilmesi, boğazının kesileceğinin işaret edilmesi, bir mektup zarfı içinde kurşun gönderilmesi gibi durumlarda kişi sözlü olarak değil hareket olarak tehdit edilmiş olur. Bu şekilde bir kimseyi tehdit eden kişiye altı aydan başlamak üzere iki yıla kadar hapis cezası verilir.

Tehdit suçunun sözle oluşabileceği durumlarda ise bu sözler şifahi veya yazılı olarak karşı tarafa iletilebilir. Herhangi bir mektup, posta, kısa mesaj vs. şeklinde internet aracılığıyla da iletilip kişi tehdit edilebilir.

Tehdit içerikli söz veya davranış kişinin kendisine yöneltilebileceği gibi herhangi bir yakınına yönelik de olabilir. Yani hukuk sistemi bir kişinin yakınlarının vücut bütünlüğüne, hayatına, cinsel dokunulmazlığına karşı yapılacak haksız saldırı durumunda koruma mekanizmasını devreye sokar ve tehdit suçunu işleyen faile ceza verir.

Tehdit suçu belirli kategorilerde şikâyete tabi olup belirli kategorilerde değildir. Şikâyete tabi olduğu kısım mal varlığına yönelen boyuttur. Mal varlığına veya sair bir kötülük yapılacağı şeklinde tehdit edilmesinden sonra mağdurun şikâyeti üzerine kanun faile altı aya kadar hapis veya adli para cezası verir. Buradaki cezalar seçimliktir. Ya hapis cezası verilir ya da adli para cezası.

Hakaret Suçu ve Cezası

Hakaret suçu Türk Ceza Kanunu’nda şerefe karşı işlenen suçlar kategorisinde ilk sırada yer almaktadır. Hakaret suçu ile kişilerin onur, şeref ve saygınlık gibi kişilik değerleri korunmaktadır. Çünkü hakaret suçu öğretide doğrudan kişilik hakkına saldırı şeklinde nitelendirilir. Bu suçun işlenebilmesi için mağdura şeref ve onuruna zarar verecek şekilde bir fiil yahut olgu isnat edilmesi gereklidir. Üçüncü olarak da sövmek suretiyle yine aynı şekilde hakaret suçu işlenmiş kişinin onur ve şerefi zedelenmiş olur.

Hakaret suçunun mağdurun bulunmadığı ortamlarda işlenebilmesi için daha doğru sarf edilen sözlerin hakaret suçu boyutuna taşınabilmesi için bu sözleri üç farklı kişinin duymuş olması gerekir. Bu şart sağlanmadığında mağdurun gıyabında hakaret suçu oluşmuş sayılmayacaktır.

Hakaret suçunu işleyen faile üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası verilir. Hakaret suçunun belirli hallerde işlenmesi halinde ise verilecek ceza belli oranlarda artırılır.

Hakaret suçu da temel şekli itibari ile şikâyete tabi bir suçtur. Suçun soruşturulabilmesi için mağdurun yetkili mercilere şikâyette bulunması gerekir.

Hakaret ve tehdit suçlarının ister normal şekilde ister internet yoluyla işlendiği hallerde mutlaka uzman bir avukattan danışmanlık ve vekillik hizmeti alınarak soruşturulması gerekir. Bir uzman avukat yardımı almadan yapılan soruşturmalarda istenilen sonuç ve gereken ceza alınmayabilir.

Mağdur olarak ihlal edilen kişilik haklarının korunması için failin gerekli cezayı almasında rol üstlenilir. Fail tarafından ise alacağı cezanın işlediği fiille yani suçla orantılı ve ölçülü olması gerekir. Orantısız ve ölçüsüz verilecek ceza hukukundan beklenen adaleti yerine getirmediği sonucunu ortaya çıkarır. Ceza hukukunda suç ve ceza arasında kanunilik ve orantılılık ilkesi uygulanmadığı durumlarda kamunun vicdanında mahkemelere duyulan güven azalır. Bu durum hukuk sistemine ve sosyal hayata zararlar getirebilir. Hukuk sistemine güvenmeyen vatandaşlar kendi haklarını kendileri aramaya kalkarlar. (ihkak-ı hak) Bu durumda ise toplumsal boyutta kargaşalar ve kaoslar meydana çıkar.

[1] Yargıtay 4.Ceza Dairesi 2014/33171 K. Hakaret suçu oluşmadığı düşüncesiyle bozma kararı vermiştir.

İnsani İkamet İzni Nedir?

İnsani ikamet izni nedir sorusuna verilebilecek en kısa cevap, bu iznin olağanüstü ikamet izinlerinden biri olduğudur. İnsani ikamet iznine ilişkin hükümler, Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununda 46. Ve 47. Maddeler ile düzenlenmiştir. İnsani ikamet iznine ilişkin bir diğer düzenleme de anılan kanunun uygulama tüzüğünün 44. Maddesinde yer almaktadır. İnsani ikamet izni ancak kanunda sınırlı sayılı durumlarda verilebilen bir izindir.

İnsani İkamet İzni Hangi Durumlarda Alınabilir?

İnsani ikamet izninin hangi durumlarda alınabileceği 6458 sayılı Kanunun 46. Maddesinde açıkça sıralanmıştır. Bu durumlar haricinde insani ikamet izni alınması mümkün değildir. Anılan maddeye göre insani ikamet izninin alınabileceği durumlar şunlardır:

  • Çocuğun yüksek yararının söz konusu olduğu haller
  • Yabancı hakkında sınır dışı edilme ya da Türkiye’ye giriş yasağı kararı alındığı halde, yabancının Türkiye’den çıkışının yaptırılamadığı, ya da yabancının Türkiye’den ayrılmasının mümkün yahut makul görülmediği haller
  • Yabancı hakkında sınır dışı etme kararı verilmesinin 6458 sayılı Kanunun 55. maddesi ile kısıtlandığı haller,
  • 6458 sayılı Kanunun 53., 72., ve 77. Maddelerinde düzenlenen işlemler hakkında yargı kararına başvurulan haller
  • İkamet izni başvurusu sahibi yabancının ilk iltica ülkesine yahut güvenli üçüncü bir ülkeye gönderilmesi ile ilgili işlemlerin devam ettiği hallerde bu işlemlerin devam süresi boyunca,
  • Acil sebeplerden ötürü ya da ülke menfaatlerinin korunması ile kamu güvenliği ve düzeni açısından Türkiye’ye girişine ve Türkiye’de kalmasına izin verilmesi gereken yabancıların, ikamet izni verilmesine engel durumları nedeni ile diğer ikamet izinlerinden birini alma imkanı bulunmadığı hallerde,
  • Diğer olağanüstü hallerde,

Yabancılara insani ikamet izni verilmesi mümkündür.

İnsani ikamet izni verilen haller temel olarak yabancıdan ülkeyi terk etmesinin talep edilmesinin etik olarak doğru olmadığı, ancak yabancının ülkede ikamet etmek için olağan ikamet izinleri için gerekli şartları taşımadığı durumlardır. Bu durumların değerlendirilmesi, kişiye özel olarak ikamet izni için başvurulan resmi kurumca yapılır. İnsani ikamet izninin reddedilmesi halinde kişi hakkında sınır dışı etme kararı verilecektir. Bu karara itiraz edilmesi mümkündür. Bu durumda yetkili mahkeme İdare Mahkemesi olacaktır. İtiraz aşamasının en doğru ve sağlıklı biçimde yürütülebilmesi için uzman bir avukat desteği alınması gereklidir.

İnsani İkamet İzni Başvurusu Nasıl Yapılır?

İnsani ikamet izni başvurusu Valiliğe bağlı olan İl Göç İdaresine yapılır. Bu başvuru sırasında ikamet izni başvurusu için gerekli evraklar ile yabancının insani ikamet izni başvurusu için gereken şartları taşıdığına dair belgeler ile birlikte yapılır. Bu belgeler arasında kişinin kimliğini gösterir belgeler mutlaka yer almalıdır. Bunun yanı sıra kişinin hangi insani ikamet izni nedenine bağlı olarak insani ikamet izni başvurusu yaptığını gösterir belgeler gereklidir. Doğru belgelerin toplanabilmesi ve doğru insani ikamet izni nedeninin tespit edilebilmesi için bu alanda deneyimli bir avukatın yardımını almak son derece önemlidir.

Kişinin kanunda sayılan nedenlerden bir ya da birkaçını taşıması, insani ikamet izni başvurusu kabulü için yeterli değildir. Başvurunun kabul edilip edilmeyeceği tamamen idarenin inisiyatifindedir. İnsani ikamet izninin alınabilmesi ya da iptal edilebilmesi için, İçişleri Bakanlığı onayı gereklidir. Bunun için gereken inceleme Valilik tarafından yapılır. İncelemenin ardından gereken belgeler ve Valilik görüşü İç İşleri Bakanlığına iletilir, son değerlendirme İçişleri Bakanlığı tarafından yapılır. İnsani ikamet izni başvurusu hakkında değerlendirmenin doğrudan İl Göç İdaresi tarafından değil, İçişleri Bakanlığı tarafından yapılmasının nedeni bu ikamet izninin olağanüstü ikamet izinlerinden biri olmasıdır. Bu nedenle izin prosedürü diğer ikamet izni türlerinden biraz farklıdır.

İnsani İkamet İzni Kabul Edilen Kişinin Ne Yapması Gerekir?

İnsani ikamet izni kabul edilen yabancıların, adres sistemine kaydolması gereklidir. Bu kayıt işlemi en geç ikamet izninin kabulünün ardından 20 iş günü içerisinde gerçekleştirilmelidir. İnsani ikame izni süresi içerisinde ikametgah değişikliği olan yabancıların yeniden bildirim yapması gereklidir.

İnsani İkamet İzni Başvurusu Kabul Edilmezse Ne Olur?

İnsani ikamet izni başvurusu kabul edilmez ise, yabancıya ülkeden çıkış yapması için 15 gün süre verilir. Bu süre içerisinde ülkeden çıkış yapılmaz ise yabancı sınır dışı edilme, yani yaygın adı ile deport kararı ile karşı karşıya kalacaktır. İnsani ikamet izni başvurusunun reddine ya da sınır dışı kararına karşı bir avukat aracılığı ile itiraz edilmesi mümkündür. Hakkında sınır dışı edilme kararı çıkarılan yabancı, ülkeden zorla çıkarılabilecektir. Bu nedenle deport kararı aşamasına gelinmeden önce yasal sürecin başlatılmış olması, yabancıyı pek çok olumsuz durumdan koruyacaktır.

İnsani İkamet İzni İptal Edilebilir Mi?

Yabancının insani ikamet izni almak için dayanak olarak kullandığı durum ortadan kalkar ise, insani ikamet izni de iptal edilecektir. Bu duruma ilişkin inceleme Valilik tarafından resen yapılır, ancak iptal kararı için Bakanlık onayı gereklidir. İnsani ikamet izninin iptali kararına İdare Mahkemesinde açılacak dava ile itiraz edilmesi mümkündür. Bu işlem için bir avukat desteği alınması son derece önemlidir.

İnsani ikamet izni ile ülkede bulunan yabancı, bu süre içerisinde başka bir ikamet izni türüne ilişkin şartları sağlar ise, bu konuda başka türden ikamet izni başvurusunda bulunabilir. Yeni ikamet izni başvurusunun kabul edilmesi haline kişinin ikamet izni ve ikamet izni süresi değişecektir.

İnsani İkamet İzni Süresi Ne Kadardır?

Bir seferde verilecek en uzun insani ikamet izni süresi bir yıldır. Bu türden ikamet izni alınmasına neden olan şartların devamı halinde insani ikamet izni süresi uzayabilmektedir. Bu süre her defasında en fazla bir yıllık süre için yetkili merci kararı ile uzatılabilir. Ancak bir yıllık iznin verilmiş olması, insani ikamet izni süresi dolmadan iptal yapılamayacağı anlamına gelmez. İnsani ikamet izni başvurusu için dayanak oluşturan nedenlerin ortadan kalkması halinde, resen yapılacak Valilik incelemesi ile her zaman insani ikamet izninin iptali mümkündür.

İnsani ikamet izni süresinin uzatılabilmesi için Valiliğe bağlı İl Göç İdaresine talepte bulunulması gereklidir. İnsani ikamet izni süresi uzatılması için yapılacak taleplerin, önceki izninin sona ermesinden 60 gün öncesi ile iznin sonra ermesi arasındaki sürede gerçekleştirilmesi gereklidir. Uzatma başvurusu için, ilk insani ikamet izni başvurusu sırasında kullanılan belgelere benzer belgeler gereklidir. Kişinin niçin hala insani ikamet iznine ihtiyaç duyduğunu gösterir belgelerin sunulması gereklidir.

İkamet izninin uzatmak için başvuruda bulunan kişiye başvurusu değerlendirilirken ülkede bulunmasını sağlayacak, harca bağlı olmayan bir belge teslim edilir. Başvuru sonuçlanıncaya dek, kişi bu belge ile Türkiye’deki ikametine devam edebilir.

İkamet izni başvurusu kabul edildiği takdirde uzatma süresi, önceki başvurunun bittiği günden itibaren başlayacaktır. Bu nedenle başvurunun önceki ikamet izni süresi içinde erken bir tarihte yapılmasının bir sakıncası yoktur.

İnsani ikamet izninin iptali ya da uzatılmamasına ilişkin verilen kararlar yabancının kedisine, yasal temsilcisine ya da avukatına tebliğ edilir. Eğer yabancının kendisine ya da yasal temsilcisine böyle bir tebliğ yapılmış ise, bu karar itiraz etmek için en kısa sürede avukat ile iletişime geçilmesi faydalı olacaktır.

İmar Planının İptali Davası

İmar planının iptali davaları idare hukuku içerisinde çözüme kavuşturulan bir uyuşmazlıktır. İmar planları devlet veya kamu tüzel kişileri tarafından oluşturulur ve uygulamaya geçirilir. Bu ilişkinin bir tarafı devlet olduğu için yaşanan uyuşmazlıklar idare hukuku kapsamına girer. İmar düzenlemeleri kamu yararı kapsamında şehirlerde genellikle belediyeler tarafından yapılmaktadır. İmar ve fen işleri müdürlüklerinde bulunan teknik kadrolar ile imar planları oluşturulur ve uygulamalar hayata geçirilir.

İmar planının iptali davaları da genel anlamda idare hukukunda belirtilen iptal sebepleridir. Bunlar idari işlemin unsurları olup unsurlarda yaşanan eksiklik ve hukuka aykırılıklar sebebiyle gündeme gelir. İdari işlemin unsurları 5 tanedir. Bu unsurlar; yetki, şekil, unsur, sebep, konu ve amaçtır. İmar planının iptali davası da idari işlemin bu unsurlarının birinde meydana gelen hukuka aykırılıktan dolayı açılır. İmar planının iptali davası idari yargılama usulüne tabi bir davadır. Hukuk veya ceza davalarından farklı olarak idare hukukuna tabi bir dava türüdür.

İmar planının iptali davası sonucunda yapılan incelemeler ilgili kişinin menfaatleri gözetilerek yapılmalıdır. İdare tarafından vatandaşlar herhangi bir hak ihlaline uğratılmamalıdır. İmara açılan bölgelerde vatandaşların mülkiyetinde bulunan taşınmazlar olabilir. Bu şahsi mülkiyette bulunan arazilerin imar planına dahil edilmesi sürecinde yaşanan hukuki uyuşmazlıklar ve hak ihlalleri imar planının iptali davasının konusunu oluşturmaktadır.

İmar Planı Nedir

İmar planları belediyeler tarafından kamu yararı için oluşturulan plan ve projelerdir. İmar planı oluşturulurken arazi ve adaların yollar ile ilgili durumu göz önünde bulundurulur. Yola olan cephelerin korunması amaçlanır, kamu yararı için arazilerin üzerine sosyal ve kültürel tesislerin inşa edilmesi amaçlanır. Bu alanlara örnek vermek gerekirse parklar, bahçeler, yeşil alanlar, stadyumlar, çocuk parkları, sahiller, plajlar, mezar yerleri gibi kamu hizmetine sunulan alanlar ve yapılardır.

İmar planı yapılırken bölgenin krokisi, topoğrafyası ve haritası kullanılır. Hangi bölgeye hangi tesisin yapılabilir olması plan içerisine dahil edilir. Bu sebeple bölgenin coğrafi şekilleri oldukça önemlidir. Örnek vermek gerekirse spor komplekslerinin inşa edileceği bir alanın düz olması gerekir. Engebeli ve eğimli arazilerin imar planına spor kompleksleri dahil edilemez.

İmar planı yapılırken farklı ölçekli haritalardan yararlanılır. Farklı ölçekli haritalar üzerinde kadastral durumlar göz önünde bulundurularak çizimler ve hesaplamalar yapılır.

İmar planında, krokisi çizilen alanın içerisinde bulunan adaların durumu, yola olan cepheleri, yolların düzeni vs. gibi düzenlemeler görülür.

İmar planının; mekânsal strateji planları, çevre imar planları, nazım imar planları, uygulama imar planları, mevzi imar planları, revizyon imar planları gibi farklı türleri vardır.

İmar planı kararları ve uygulamaları ilgili belediye tarafından alınır. Belediye meclisinde onaylanır ve sonrasında yürürlüğe girer. İmar planları yapılırken çevre düzenlemeleri göz önünde bulundurulur.

İmar Planı Türleri

Mekânsal strateji planları çevre ve şehircilik bakanlığı tarafından tanımlanmıştır. Buna göre sosyal ve çevre stratejilerinin mekanlar ile birleştirilmesini projelendiren imar planlarıdır.

Çevre imar planı; ülkenin ve bulunduğu bölgenin planlarına uygun olarak konut yapılması, sanayi bölgesinin belirlenmesi, tarım, turizm gibi alanların çizildiği planlardır.

Nazım imar planı; arazilerin kullanım kararlarının ölçekli olarak belirlendiği imar planlarıdır. Bu planda nüfus yoğunluğu ve ulaşım sistemleri gibi sosyolojik veriler gösterilir.

Uygulama imar planı; nazım imar planında belirtilen ölçeklere göre yapılan plandır. Araziye yapılacak yapının şartları bu planda yer alır.

Mevzi imar planı, henüz imara açılmamış bölgeleri veya mevcut imar planının sosyolojik açıdan yetersiz kalması durumunda ortaya çıkar.

Revizyon imar planı; revizyon genel anlamıyla yeniden inceleme anlamına gelmektedir. İmar planında revizyon da mevcut planın farklı sebeplerden ötürü yetersiz kalması veya imar uygulamalarında problemler yaşanması sebebiyle yeniden gözden geçirilmesi anlamına gelmektedir.

Hukuka Aykırı İmar Planı

İmar planları yapılırken belediyeler tarafından titiz ve hassas çalışmalar yürütülmelidir. Aksi halde yaşanabilecek bazı durumlar imar planlarında hukuka aykırı durumlar meydana getirebilecektir. Hukuka aykırı yapılmış olan imar planında bu durumu konunun ilgilisi olan vatandaşlar ileri sürebilir. İmar planında yaşanan bir hukuksuzluğa maruz kalan vatandaşlar idare mahkemelerinde hukuk mücadelesi verirken mutlaka uzman bir avukattan yardım almalıdır. İdare hukuku alanında kendini yetiştirmiş uzman bir avukat müvekkilinin her türlü menfaat kaybına uğramasını engelleyecektir. İmar hukuku karışık ve çok yönlü bir hukuk dalıdır. Vatandaşların tek başlarına mevzuata ve izlenecek usule hâkim olması oldukça zordur. İmar hukuku 3194 Sayılı İmar Kanunu’nda düzenleme altına alınmıştır.

İmar Planının İptali

İmar planının iptali davası idari işlemin unsurlarında bir hukuka aykırılık bulunması halinde açılır. İmar planının iptali davası yasal prosedür olarak 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununa tabidir. İdari yargılama usulü kanununa göre idareye karşı bir iptal davası açılabilmesi için öncelikle hukuka aykırı bir işlem bulunması gerekir. İmar planında hukuka aykırılığın öne sürülebilmesi için de bazı esaslı nedenlerin öne sürülmesi gerekir. İmar planları genellikle bir şehir veya ilçede insanların sosyal imkanlardan yararlanması için yani kamu yararını tesis etmek amacıyla yapılır. Bir imar planında kamu yararı bulunmadığı hukuka aykırılık noktasında öne sürülebilir.

İmar planları ilgili çalışanlar tarafından hazırlandıktan sonra belediye meclisinin onayından geçer. Meclis onayından geçmeyen bir imar planının hukuka aykırılığı ileri sürülebilir. İmar planının iptali davası açmak için yapılan imar planına önceden itiraz etmek bir dava şartı değildir. İtiraz edilmeden de imar planının iptali davası açılabilir.

İmar planının iptali davasını açma konusunda kanunen hakkı bulunanlar, konuyla ilgisi bulunan tüm gerçek [1]ve tüzel kişilerdir. Yalnızca belli kişiler lehine bu hak kanunen sınırlandırılmamıştır.

İmar planının iptali davası açılmasının belli bir zamanaşımı süresi vardır. Şöyle ki imar planı belediye meclisinden onay aldıktan sonra askıya çıkarılır. İşte iptal davası açmak için bu askıya çıkarılma süresinden itibaren 60 gün süre vardır.

İmar planının iptali davası bir idare hukuku müessesesidir. Bu sebeple kanunen gösterilen görevli mahkeme idare mahkemeleridir. Belediyeler tarafından yapılan imar planlarında iptal davaları idare mahkemelerinde açılır. Ancak bakanlık düzeyinde yapılan imar planlarında ise görevli mahkeme doğrudan Danıştay’dır.

İmar planının iptali davasında yetkili mahkeme ise genellikle bu uyuşmazlığın konusu taşınmazlar olduğundan taşınmazın bulunduğu yerdeki idare mahkemesi yetkilidir.

İdare hukuku diğer hukuk dallarına göre çalışılması biraz daha riskli ve zor bir alandır. Çünkü taraflardan birisi devlet tüzel kişiliğidir.

Devlet kamu yararı ve üstün devlet menfaatleri gibi gerekçelere dayanarak bu ilişkinin güçlü tarafı olabilir. Ancak bir hukuk devleti içerisinde vatandaşlar özgürce haklarını arayabilmeli, uyuşmazlık yaşadığı kişi Devlet tüzel kişiliği bile olsa hukuksal mücadelesini bağımsız ve tarafsız mahkemelerde verebilmelidir. İdare hukuku alanında uzman bir avukattan dava veya danışmanlık hizmeti alınması da vatandaşların hak ihlali yaşamamaları açısından önemlidir. Zamanaşımı süreleri ve yargılama usulünün eksiksiz bir şekilde yürütülmesi davada başarılı sonuç alınması için son derece önemlidir.

[1] Danıştay 6. Daire 2013/4085 E. Ve 2014/3607 K. Sayılı kararında davacının mülkiyeti altında bulunan taşınmazın imar planına girmesi durumunda imar planının iptali istemiyle dava açılmıştır.

İmam Nikahlı Kadının Hakları

Resmi nikahı olmayan kadının hakları Türk Medeni Kanunu kapsamında evlilik ve boşanma hukuku kapsamında değerlendirilmesi şart olan konulardan biri olarak karşımıza gelmektedir. Evlilik ve boşanma kavramları kadının ve erkeğin medeni hallerinin değişimi bakımından önemli sonuçlar doğurmaktadır. Boşanmanın ön şartı olan evliliğin gerçekleşmesi için Türk Hukukunda resmi nikah şartı bulunmaktadır. Dolayısıyla evliliğin sağladığı ve boşanmanın gerçekleşmesiyle birlikte kadının sahip olacağı hakların bir kısmı resmi nikahı olmayan kadının hakları olarak da korunmuştur. İmam nikahlı kadının hakları, resmi nikahın olmadığı fakat resmi olmamakla birlikte bir evlilik birliği bulunduğunun ispatı ile birlikte ortaya çıkmaktadır. Evlilik dışı birliktelikler sonucu hamile kalan kadınların hakları da aynı şekilde ispat edilebilmektedir.

Türk Medeni Kanunu uyarınca resmi nikah, evlendirme memurunun evlendirme daireleri olarak kullanılan resmi dairelerde gerçekleştirilen tören ile gerçekleştirilmektedir. İmam nikahı İslam Hukuku uyarınca düzenlenmiş olup Türk Medeni Kanunu’nda herhangi bir düzenlemeye yer verilmemiş bir kavramdır. TMK ile düzenlenme alanı bulamamış olan imam nikahına resmi nikahtan sonra tarafların iradeleri uyuştuğu takdirde yapılabilecek olan ve herhangi bir kanuni sonuca bağlanmamıştır. Bu sebeple, örneğin resmi nikahı olmayan kadının hakları arasında yer alan manevi tazminat hakkı için kanun ile herhangi bir korunma sağlanamamış olsa da Yargıtay kararları ve yerleşik içtihatlar çerçevesinde evlilik vaadi ile kandırılmış ve bu nedenle imam nikahı kıyılmış bir kadının da resmi nikahlı kadın gibi manevi tazminat hakkı bulunduğu kabul edilmektedir. Aksi yönde kararlar olsa da ağırlıklı olarak kararlar resmi nikahı olmayan kadının hakları arasında manevi tazminat hakkı bulunduğu yönündedir.

İmam Nikahlı Eşlerin Çocukları – Evlilik Dışı Çocuğun Durumu

İmam nikahlı eşler her ne kadar kendilerini evli olarak görseler de hukuki durumları itibariyle kanun önünde medeni halleri bekar olarak görünen iki ayrı bireydirler. Hukuk aleminde evli sayılmayan iki bireyin dünyaya getirdikleri çocuk da bu sebeple evlilik dışı çocuk olarak nitelendirilecektir. Bu anlamda imam nikahlı eşlerin çocukları da evlilik dışı çocuk sıfatını alacaktır. Resmi nikahlı çiftlerin çocukları bu evliliğin içinde meydana geldiklerinde koca, çocuğun babası sıfatını kendiliğinden almaktadır. Ancak evlilik dışı meydana gelen çocuk için nesebin belirlenmesi davası açılması gerekebilir zira babanın çocuğu tanımadığı hallerde babalığın dava yolu ile ileri sürülmesi gerekmektedir. Evlilik birliği içerisinde dünyaya getirilen çocuğun babası hakkında ise aksi yönde bir durum mevcutsa babalık karinesinin çürütülmesi gerekmektedir. Resmi nikahı olmayan kadının hakları arasında babalık karinesinin uygulanması durumu söz konusu değil iken, resmi nikah birlikteliklerinde çocuğun babası evlilik birliği içerisindeki kocadır. Aksi durumda kadının ya da çocuğun bu durumu ispat etmesi şartı aranmaktadır.

Evlilik Dışı Çocuğun Baba Tarafından Tanınması

Babanın çocuğu tanıması ile evlilik birliği dışında ya da daha önce de bahsettiğimiz gibi imam nikahlı kişiler arasında dünyaya getirilmesi söz konusu olduğu durumlarda karşılaşılmaktadır. Babanın çocuğu tanıması nüfus müdürlüğüne yapılacak bir başvuru ile ya da noter yahut mahkeme kanalı ile gerçekleştirilecek bir başvuru sonucunda gerçekleşmektedir. Bu sayede baba, evlilik dışı ya da imam nikahlı eşten olan yine evlilik dışı diye tabir edilen çocuğu kendi isteği ile tanımakta ve kütüğüne geçirmektedir. Çocuk bu yolla babasının soyadını alabilmektedir. Bu tanıma; babanın tehdit, hile, cebir gibi nedenlerle zorlanmak suretiyle yaptırılması halinde 1 ila 5 yıllık hak düşürücü süreler içerisinde iptal edilebilmektedir.

Babalık Davası ile Evlilik Dışı Çocuğun Tanınması

Resmi nikahı olmayan kadının hakları arasında babalık davası yolu ile evlilik dışı çocuğun tanınması da bulunmaktadır. Evlilik dışı çocuk her halde baba tarafından tanınmayabilir. Çocuğu tanımayan babaya karşı ise, çocuğun baba tarafından mahkeme ve dava yolu ile tanınmasını sağlamak amacıyla annenin bir dava açması gerekmektedir. Bu şekilde anne tarafından açılacak olan dava sonucunda baba ile çocuk arasında dava ile soybağı kurulacaktır. Mahkeme bu soybağı ilişkisini kurabilmek için DNA testi, tanık ve yemin deliline başvurabilmekte olup ayrıca karar vereceği başka yolları da kullanabilmektedir. Baba ile çocuk arasında kurulacak olan soybağı kararı yenilik doğurucu bir karar olarak karşımıza çıkacaktır.

Bu dava, kadın tarafından ister hamile olduğu zaman isterse çocuk sonra açılabilmektedir. Resmi nikahı olmayan kadının hakları arasında sayılan babalık davası ise imam nikahlı kadın bakımından süreye tabi bir haktır. İmam nikahlı kadın bu davayı doğumdan sonraki 1 yıllık süre içerisinde açmak zorundadır. Aksi halde bu hakkı düşecektir. Babanın yerleşim yerindeki asliye hukuk mahkemesinin yetkili ve görevli olduğu bu davada 1 yıllık hak düşürücü süreye dikkat edilmesi zaruridir. Babalık davası boyunca davacı kadın, baba ya da yoksa onun mirasçılarından; doğum giderleri, hamilelik ve hastane masrafları ile doğumdan önceki 6 haftalık geçimine yetecek kadar gideri isteyebilmektedir. Ölü doğum halinde de bu giderlere hükmedilebilmektedir. Bunun için tek şart annenin bu giderler bakımından talebinin olmasıdır. Zira hakim taleple bağlı olduğu için resen bu giderlerin tanzimine karar veremeyecektir. Bunların yanı sıra ise kadın, babadan çocuk için tedbir nafakasına hükmedilmesini talep edebilmektedir. Talep edilen bu tedbir nafakası dava sonunda soybağının kurulması halinde iştirak nafakasına dönüşmektedir.

İmam Nikahlı Kadının Hakları Nelerdir

Resmi nikahı olmayan kadının hakları olarak sayılan ve makalemizin önemli çoğunluğunda bilgilendirme yapmış olduğumuz konu evlilik dışı çocuğun tanınmasıdır. Evlilik dışı çocuğun tanınması, soybağının kurulmasının sağlanması hem çocuk açısından hem de resmi nikahı olmayan kadının hakları bakımından önemli bir konudur. İmam nikahı olup resmi nikahı bulunmayan kadının nafaka alması mümkün olmamakla birlikte tazminat konusunda farklı Yargıtay kararları mevcuttur. İmam nikahlı eş bu kapsamda çocuklar için iştirak nafakası alabilmektedir ancak yoksulluk nafakası alabilmesi söz konusu değildir. Bu konuda 6284 sayılı Kanun uyarınca sadece en fazla 6 aylık süre için tedbir niteliğinde bir nafakaya hükmedilebilmektedir. Bu nafakanın ise yoksulluk nafakasına çevrilerek ömür boyu kadına bağlanması gibi bir durum asla söz konusu olmamaktadır.

Resmi nikahı olmayan kadının hakları konusunda en çok merak edilen bir diğer konu da imam nikahlı kadının tazminat hakkının bulunup bulunmadığıdır. Bu konuda herhangi bir kanuni düzenleme bulunmamakla birlikte Yargıtay’ın konu ile ilgili olarak verdiği yer yer birbiriyle çelişen kararlar mevcuttur. Şöyle ki, yoğunlukla imam nikahı bulunan kadının; resmi nikah kıyılacağından bahisle kandırılmış olması durumlarında haksız fiile dayanarak manevi tazminat hakkının bulunduğu kabul edilmektedir. İmam nikahlı eşin manevi tazminat hakkının olup olmadığı hususu çoğunlukla somut olaya bakılarak yapılan değerlendirme sonucu karar verilen bir olgudur. Makalemizde ayrıntılı olarak ele almaya çalıştığımız üzere çocuk ve babanın soybağının kurulması ve imam nikahlı eşlerin tabi olduğu kurallar bu şekilde özetlenebilmektedir. Resmi nikahı olmayan kadının hakları ve özellikle evlilik dışı sayılan imam nikahlı birlikteliklerden meydana gelen çocukların durumu hakkında daha ayrıntılı bilgi alabilmek için bizimle irtibata geçebilirsiniz.

İcranın Geri Bırakılması

İcranın geri bırakılması, bir mahkeme kararının sonucunun icraya konulması halinde icra işleminin ertelenmesi anlamına gelmektedir. Eski dilde tehir-i icra olarak bilinir.

İcranın geri bırakılması, birinci derece mahkemesi karar verdikten sonra gündeme gelmektedir. İlk derece mahkemesi kararını verdikten sonra kararın yerine olmadığını ve hukuka aykırı olduğunu düşünen taraf mahkeme kararını istinaf ve temyiz edebilmektedir. Bununla birlikte icranın geri bırakılması ile istinaf veya temyiz incelemesine giden dosyaya ilişkin ilamın icrası yaptırılmaz çünkü tek başına istinaf veya temyiz edilen kararda icra durmaz.

Buna göre icranın geri bırakılmasına sadece ilamlı icra yollarında gündeme gelebilmektedir. İlamlı icranın bir güvence gösterilmesi karşısında durdurulması işlemidir.

İcranın Geri Bırakılması Hangi Kararları Durdurur?

Bilindiği üzere kararın bozulması için kanun yoluna başvurulması halinde ilamın icrası durmaz. Kanun yoluna başvurulması ancak kararın kesinleşmesini engellemektedir. HMK 367. madde hükmü temyizin icraya etkisini düzenlemektedir. Buna göre sınırlı olarak sayılmış haller olan kesinleşemeden icra edilemeyecek kararlar haricinde nafaka alacaklarının icrasının geri bırakılamayacağı düzenlenmiştir. Nafaka alacaklarına ilişkin icra, hiçbir şekilde geri bırakılamayacaktır. Bununla birlikte icrasının geri bırakılmasından öte kendisine ilişkin karar kesinleşmeden icra edilemeyecek bir takım, sınırlı sayıda karar türleri mevcuttur. Kesinleşmeden icra edilemeyecek kararlar kişiler hukukuna ilişkin, aile hukukuna ilişkin ve taşınmaz mal aynına yani taşınmaz mala sahip olmaya ilişkin kararlardır. Söz konusu konulardaki mahkeme kararlarına ilişkin olarak geri döndürülmesi çok zor hatta imkânsız sonuçlar doğması muhtemel olduğu için karar kesinleşmeden herhangi bir icra faaliyetine başlanması kanun koyucu açısından uygun görülmemiştir. İstinaf ve temyiz kanun yollarının hangi hallerde icrayı durdurucu etkisi olduğuna ilişkin istisnai düzenleme HMK 367. maddede yapılarak, İİK 36. maddedeki hallerin icrayı durdurma sonucu verdiği düzenlenmiştir.

İİK 36. madde hükmüne göre bir mahkeme kararının istinaf ve temyiz edilmesi hallerinde icrasının durdurulması için ilama konu para veya eşyanın kendisinin, karşılığının, teminatının, kefaletinin veya borçlunun karşılık malının güvence olarak gösterilmesi halinde icranın geri bırakılması kararı verilebilmektedir. Buna göre bir mahkeme ilamında hükmolunan alacağın karşılığının güvence edilmesi halinde icra geri bırakılmış olabilecektir. Bu işlem İİK 36. madde hükmüne göre bir mahkeme ilamına karşı borçlunun istinaf veya temyiz kanun yollarına başvurması halinde sonraki bir aşama olarak gündeme gelecektir.

İcranın Geri Bırakılması Davası ve Talebi

İcranın geri bırakılması durumu mahkeme ilamı elde edildikten sonra borçlu daha kanun yoluna başvurmadan önce de meydana gelebilmektedir. Bir mahkeme ilamı alındıktan hemen sonra karar icraya konulabilir veya çok uzun bir zaman sonra da ilam icraya konulabilir. Söz konusu takibe çeşitli itiraz nedenleri vardır. Bunlar arasında ilam uzun bir zaman sonra icraya konmuş ise zamanaşımına uğramış olabilir. Alacaklı borçlusuna süre vermiş olabilir veya borç alacaklı tarafından affedilmiş olabilir. Bu tür durumlarda icra mahkemesi nezdinde İİK 33. madde hükmüne göre icranın geri bırakılmasının istenmesi mümkündür.

Söz konusu zamanaşımı, ödemek için süre verilmesi veya borcun affedilmesi durumlarının varlığı halinde bir takip başlatılmış ise icra emrinin tebliği tarihinden itibaren 7 gün içinde bir dilekçe ile icra mahkemesine başvurulacaktır. Kanuna göre geçerli bir senedin varlığı halinde süre verilmesi ve borcun affedilmesi durumlarında icra mahkemesi doğrudan icranın geri bırakılmasına yönelik karar vermek durumundadır.

Bununla birlikte zamanaşımı, süre verilmesi ve borcun affedilmesi halleri icra emrinin tebliğ edilmesinden sonra meydana gelmiş olabilmektedir. Bu tür durumlarda süre verilmesi ve borcun affedilmesine ilişkin talepler icra zaptına veya öncesinde imkan bulunabildi ise noterlikçe düzenlenen veya onaylanan belgelere dayandırılması gerekmektedir. Takip başladıktan sonra gerçekleşen bu 3 hal açısından, mahkemeye bildirmek için bir süre sınırı yoktur. Genel hükümlere göre karar aşamasından önce bildirilmesi yeterlidir.

Görüldüğü üzere icranın geri bırakılması davası, talebinde bulunabilmek için mahkeme ilamı zamanaşımına uğramış olabilir, ilama ilişkin borcun ödenmesine yönelik alacaklı tarafından süre verilmiş olunabilir veya borç affedilmiş olabilir. Ancak bu hallerin en az birisinin varlığı halinde icranın geri bırakılması davası talebi işletilebilir. Şartları gerçekleşti ise icra emrinin tebliğinden itibaren 7 gün içinde açılan dava, talebi mahkemeden istenmelidir. Süre verilmesi veya affedilmesine ilişkin ispat, evrak ile yapılabilecektir. Zamanaşımı durumunun kararı mahkeme tarafından resmi evrakların incelenmesi sonucunda belirlenecektir. Bununla birlikte zamanaşımı iddiasına yönelik savunma alacaklı tarafından zamanaşımına yönelik itirazın yapıldığının kendisine tebliğinden itibaren 7 gün içinde genel görevli mahkemelerde açacağı davalar ile ispat edebilecektir. Aksi halde zamanaşımının olduğu kabul edilecektir.

İcranın Geri Bırakılması Talebinin Kabul Edilmemesi Halinde

İcra mahkemesi yukarıda saymış olduğumuz şartlar altında icra emri tebliğ edildikten sonra dilekçe ile yapılan başvuru ile istenen icranın geri bırakılmasına ilişkin talebini kabul etmeyebilir. İcranın geri bırakılmasına ilişkin talebi kabul edilmez ise borçlu ancak istinaf veya temyiz kanun yollarının başvuru süresi içerisinde aynı İİK 36. maddede olduğu gibi bir güvence gösterilmesi halinde istinaf ve temyiz kanun yollarına başvuru yapabilecektir. Bu durumda kanun yoluna başvurunun konusunun içeriğini icranın geri bırakılmasına dair talebinin reddi de oluşturmaktadır.

İcranın Geri Bırakılması Talebi

Görüldüğü üzere HMK 367. madde, İİK 36. ve 33. maddeler arasında bir ilişki bulunmaktadır. HMK 367. madde icranın geri bırakılmasının esaslarını düzenlemektedir. Niteliği gereği İİK 36. madde 33. maddeye göre daha kapsamlı bir düzenlemedir. İİK 33. madde ancak ilama ilişkin zamanaşımı iddiası, borcun affedilmesi veya süre verilmesi durumlarına ilişkin icra emrinin tebligatının yapılması halinden sonraki aşamaları düzenlerken İİK 36. madde genel olarak mahkeme ilamı aleyhine kanun yoluna başvurulması durumlarında ilamın gereklerine yönelik icranın geri bırakılmasını düzenlemektedir. Buna göre İİK 36. madde hükümleri daha genel ve üzerinde durulması gereken hallerdir.

Bir mahkeme ilamının istinaf veya temyiz aşamalarında icrasının geri bırakılmasına yönelik talep, mahkeme ilamının icrasının başlatıldığı icra dairesinden, ilgili icra mahkemesinden karar alınmak üzere talep edilir. Görüldüğü üzere icra işleminin durdurulması icra mahkemesinin kararı ile olacaktır. Talep icra müdürlüğüne yapılacaktır ve en azından mahkemeden olumlu veya olumsuz bir karar gelinceye kadar icra da durdurulmuş olacaktır.

İcranın Geri Bırakılmasının Sonuçları ve Nedenleri

İcranın geri bırakılmasının iki önemli nedeni bulunmaktadır. Buna göre öncelikle İİK 33. madde ve devamında veya İİK 71. maddede gösterildiği üzere hukuken talep edilmesi uygun olmayan bir alacağın istenmesi halinde icranın geri bırakılması ile borçlunun zarar görmesi ve alacaklının haksız yere menfaat sağlaması engellenmek istenmektedir. Öte yandan istinaf ve temyiz aşamalarında alacaklının da hakları teminat altına alınarak, olası bir yargılama hatası neticesinde borçlunun da zarara uğramaması için icranın geri bırakılması kurumu işletilmektedir.

İcranın geri bırakılmasına ilişkin talebin kabulü ile ilama yönelik olarak icra işlemleri durdurulur. Buna göre üzerine icra işlemi başlatılan eşyaya haciz konulmuş olabilir. İcra mahkemesi nezdinde icranın geri bırakılması talebi kesinleştikten sonra eşyaya konulan hacizler, geri bırakılma kararı sonucunda kaldırılır. (Yargıtay 12. H.D. 2014/27359 E., 2015/2011 K. numaralı kararına göre) Bununla birlikte icranın geri bırakılmasına dair talebi neticesinde borçlu ödeme yapmış olmak zorunda kaldı ise yatırılan güvence üzerinden istirdat davası açabilmektedir.

HAKSIZ YERE İŞTEN ÇIKARILAN İŞÇİLERİN HAKLARI

Bilindiği üzere İş Hukukunda genel itibarıyla sözleşme serbestisi olduğundan taraflar birbirleriyle yasal asgari koşulların sağlanması koşuluyla diledikleri şartlarda sözleşme yapabilmektedir. Buna karşılık kurulan sözleşmelerin sona erdirilmesi aşaması, sözleşmenin kurulmasına kıyasla taraflara daha fazla hukuki sorumluluk yükleyen bir durumdur. Zira yasal hükümlere aykırı bir şekilde sözleşmeyi fesheden taraf, karşı tarafın bundan kaynaklanan zararlarını da gidermekle yükümlü olur. Özellikle de işveren tarafından böyle bir fesih gerçekleştiriliyorsa, işçiye karşı yüklenmiş olduğu sorumluluk çok daha geniş kapsamlı olmaktadır. Biz de bu yazımızda haksız yere işten çıkarılan işçilerin haklarını irdeleyeceğiz.

HAKSIZ YERE İŞTEN ÇIKARILAN İŞÇİ NE YAPMALI, NEREYE BAŞVURMALI?

İşçi, iş sözleşmesinin haksız yere feshedildiğini düşünüyorsa genel itibarıyla iki seçeneğe sahiptir. İşçi, eğer mevcut işine devam etmek istemiyorsa yapılan feshi kabul ederek çalıştığı döneme dair ödenmeyen işçilik alacakları mevcut ise bu alacaklarının tazmini için hukuki yollara başvurabilir. Yargı süreci sonunda haklı görülürse, işveren tarafından kendisine ödenmeyen işçilik alacaklarının ödenmesine karar verilir. Böylece işçi, bir nevi feshi kabul ederek feshe bağlı haklarını elde edebilir. Bu birinci seçenektir.

İkinci seçenek ise işçinin yapılan feshin geçersizliğinin tespiti için yargısal yollara başvurması olarak açıklanabilir. Uygulamada işverenin gerçekleştirdiği fesih işleminin geçersizliğinin yargı organlarınca tespiti için açılan davalara işe iade davası adı verilmektedir. Bu davalarda mahkemelerce, yapılan feshin geçersizliği tespit edildiğinde işçinin sözleşmesi feshedilmemiş gibi devam etmektedir. Bu nedenle işçi, sözleşmesine bağlı olarak işveren yanında çalışmaya devam etme hakkı kazanır. Sözleşmesine bağlı hakları aynen korunduğu gibi, yargılama sürecinde çalışmadan geçirdiği sürenin karşılığı olarak bir ücret alacağına hak kazanır. Ayrıca dava sonucunda işe iadesine karar verilmesine karşılık işveren tarafından işe başlatılmazsa yine tazminata hak kazanır.

Her iki seçeneği de biraz daha detaylı inceleyelim.

İŞÇİLİK ALACAKLARININ TAHSİLİ

İşçi feshin geçersizliğinin tespiti yerine, çalıştığı döneme dair ödenmeyen alacaklarının olduğunu düşünüyorsa ve ayrıca işten çıkarılma sebebiyle tazminata hak kazandığını düşünüyorsa yasal yollara başvurarak bu alacaklarını tahsil edebilir. Bu işçilik alacaklarının neler olduğunu önceki yazılarımızda detaylı bir şekilde incelemiştik. Her alacak kalemi özelinde detaylı bilgilere ulaşmak için önceki yazılarımıza göz atabilirsiniz.

Kural olarak işçilik alacaklarının tahsili için işçi tarafından dava açılması gerekir. Hukukumuzda ihkak-ı hak yasağı olarak bilinen ilkeye göre, bir kişi kendi hakkını kendi başına zor kullanarak elde etmeye çalışamaz. Zor kullanma yetkisi devlete aittir, bu nedenle tarafların haklarını yasal merciler önünde talep etmeleri gerekmektedir. İşçiler de fesihten doğan işçilik alacakları için devletin ilgili mercilerine başvurmak zorundadır. Bahsettiğimiz ilgili merciler, icra müdürlükleri ve mahkemelerdir.

İşçi, işçilik alacaklarını net olarak biliyorsa, isterse öncelikle icra takibi başlatarak ödenmeyen alacaklarını talep edebilir. İşveren, bu takibe itiraz etmezse takip kesinleşir ve işçi icra takibinde talep ettiği alacakları için haciz işlemleri yapabilir. İşverence takibe itiraz edilmesi halinde işçinin bu itirazın ortadan kaldırılması için dava yoluna başvurması gerekir. Dava neticesinde mahkemece itirazın iptaline/kaldırılmasına karar verilmesi halinde işçinin haciz işlemlerine devam etme hakkı söz konusu olur.

İşçi alacaklarını bilmiyorsa, bu durumda mahkemeye başvurarak dava açması gerekir. Ancak kanunda yapılan yeni düzenlemeler uyarınca, işçilik alacakları talepli dava açacak olan işçilerin (ister icra takibi yapıp takibe yapılan itirazın iptali/kaldırılması için olsun ister doğrudan dava açacak olsun) arabuluculuk yoluna başvurması gerekmektedir. Arabuluculuk, temel itibarıyla dava açılmadan önceki süreçte tarafların anlaşarak dava konusu edilecek olan uyuşmazlığın mahkemeye gitmeden çözülmesini amaçlayan bir hukuki müessesedir.

Taraflar, eğer arabuluculuk sürecinde anlaşırlarsa yapmış oldukları anlaşma bir tutanağa bağlanarak taraflar hakkında bir mahkeme kararı gibi sonuç doğurur. Ayrıca uyuşmazlık mahkeme önüne gitmediği için mahkemenin iş yükü azalır. Taraflar da yargı sürecine girmeden uyuşmazlığı daha kısa sürede çözümlemiş olur. Taraflar arabuluculuk aşamasında da anlaşamazlarsa bu durumda artık dava açılması gerekmektedir.

Arabuluculuk yoluna başvuru, dava öncesinde tüketilmesi zorunlu olan bir yoldur. Bu yola başvurulmadan dava açılması halinde mahkemece, dava şartlarının mevcut olmaması nedeniyle davayı reddeder. Bu nedenle işçilik alacakları için dava açılacaksa, öncesinde mutlaka arabuluculuk yoluna başvurulmalıdır.

Kısaca özetlemek gerekirse; işçilik alacaklarını talep eden işçinin öncelikle icra takibi veya doğrudan dava açması gerekmektedir. Eğer icra takibi yapmış ve takibine itiraz edilmişse itirazın iptali/kaldırılması için açacağı dava öncesinde, doğrudan dava yoluna başvuracak ise davayı açmadan önce arabuluculuk yoluna başvurmak zorundadır. Taraflar, arabuluculuk aşamasında anlaşırlarsa bu anlaşmaları mahkeme hükmü yerine geçer ve uyuşmazlık sona erer. Ancak anlaşamazlarsa bu durumda işçi artık davasını açabilir ve yargılama sonunda verilecek karara göre hareket edilir.

FESHİN GEÇERSİZLİĞİNİN TESPİTİ (İŞE İADE)

İşçi, işveren tarafından yapılan feshin geçersiz olduğunu düşünüyorsa, bu durumun tespiti için mahkemeye başvurarak feshin geçersizliğinin tespitini talep edebilir. Mahkeme, işçiyi haklı bulursa yapılan feshin geçersizliğine karar verir. Mahkemenin bu kararı ile, işçinin iş sözleşmesi fesih hiç yapılmamış gibi aynen devam eder. İşçi, iş sözleşmesine bağlı haklarına hak kazanmaya devam eder. Bununla birlikte, dava sürecinde çalışmadan geçirdiği sürenin karşılığı olarak en çok dört aylık ücreti tutarında bir ücrete (boşta geçen süre ücreti) hak kazanır.

İşçinin, kararın ardından yasal süresi içerisinde işverene işe tekrar başlamak için bildirimde bulunması gerekir. Bu bildirim üzerine işveren, işçiyi tekrar işe başlatmak zorundadır. Mahkemece feshin geçersizliğine karar verilmekle birlikte işveren tarafından işçi işe başlatılmazsa, bu durumda işçiye bir tazminat (işe başlatmama tazminatı) ödenmesi gerekir. Bu tazminat, boşta geçen süre ücretinden ayrı bir tazminat olup işçinin dört ilâ sekiz aylık ücreti tutarında olabilir. Bu tazminatı mahkeme takdir etmektedir.

Feshin geçersizliği için açılacak davalardan önce arabuluculuğa başvurma şartı yoktur. İşçi, doğrudan işverene karşı dava açabilmektedir. Ancak arabuluculuğun zorunlu olmadığı hallerde de taraflar isteğe bağlı olarak bu yola başvurabilirler. Taraflar bu şekilde anlaşırlar ise, mahkemede dava açılacak idiyse mahkemenin hükmetmesi gereken boşta geçen süre ücreti alacağı ile işe başlatılmama halinde ödenmesi gerekecek işe başlatmama tazminatında da anlaşmaları gerekir. Tarafların anlaşması halinde, işçi işveren yanında işe geri döner. Anlaşmama halinde ise uyuşmazlığın çözümü mahkeme nezdinde gerçekleştirilecektir.

HAKSIZ YERE İŞTEN ÇIKARILAN İŞÇİNİN MANEVİ TAZMİNAT HAKKI VAR MIDIR?

Haksız yere işten çıkarılan işçi, aleyhine yapılan haksız işlem nedeniyle manevi olarak da yıpranmış, elem ve ıstırap duymuş olabilir. Örneğin maddi olarak zor durumda olan bir işçi, içinde bulunduğu zor koşullar altında bir de işsiz kalıyor olması nedeniyle üzüntü duyabilir. Bu işçinin ayrıca bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi (eşi, çocukları) var ise ve işten çıkarılmış olması nedeniyle bu kişilerin yaşamları da zora düşmüşse ve mahrum kaldığı maaş nedeniyle manevi olarak zarara uğramışsa (mesela depresyona girmişse), bu zararın da karşılığı olarak manevi tazminat talep edebilir.

İş Hukukumuzda haksız fesih nedeniyle işçinin manevi tazminat talep edip edemeyeceğine dair hüküm bulunmamaktadır. Bu nedenle manevi tazminat hakkında Borçlar Kanunumuzun hükümleri uygulanacaktır.

Manevi tazminat, genel itibarıyla maruz kaldığı haksız bir fiil nedeniyle manevi, yani ruhsal olarak zarar gören kimsenin bu zararının karşılığı olarak hak kazandığı bir tazminattır. Manevi tazminatın amacı, kişinin uğradığı zararı tazmin etmek değildir. Kaldı ki kişinin yaşadığı manevi zarar, maddi olarak giderilebilecek nitelikte değildir. Ancak manevi olarak zarara uğrayan kimsenin, kendisine bu zararı yaşatan kimseden uğradığı maddi zararlardan ayrı bir tazminat daha alması, hukukumuzda bu kişinin uğradığı zararı nispeten de olsa hafifleten, bu kişiye bir telafi tatmini yaşatan bir durum olarak kabul edilmektedir.

Manevi tazminat için ilk şart, kişinin kişilik değerlerinin haksız bir eylem nedeniyle zarara uğramasıdır. Kişilik değerleri kavramı, kanunlarımızda net olarak tanımlanmamakla birlikte temel itibarıyla kişinin karşılaştığı takdirde üzüntü ve elem duymasına yol açan değerlerdir. Bu değerler, kişinin sağlığı (fiziksel sağlık), ruh sağlığı (mental sağlık), yaşamı ve vücut bütünlüğü gibi değerlerdir.

Kişilik değerlerine karşı gerçekleştirilen eylemin haksız bir eyleme dayanması gerekmektedir. Haksız eylem kavramının burada geniş yorumlanması gerekir. Yalnızca Ceza Hukukumuza göre “suç” olarak kabul edilen eylemler burada haksız eylem olarak değerlendirilmemelidir. İşverenin gerçekleştirmiş olduğu fesihte bir suç unsuru olmayabilir. Ancak bu fesih işlemi, İş Hukukuna göre haksız bir işlemse, bu durumda manevi tazminattaki “haksız eylem” şartı da gerçekleşmiş kabul edilir.

Son olarak, gerçekleştirilen haksız eylem ile işçinin kişilik değerlerinde meydana gelen bu zarar arasında illiyet (nedensellik) bağı, yani sebep-sonuç ilişkisi bulunması gerekir. Bir başka ifadeyle, kişilik değerlerinde meydana gelen zarara gerçekleştirilen haksız eylemin sebep olması gerekir. İşçinin uğradığı manevi zarar, işverenin gerçekleştirdiği haksız eylemden kaynaklanıyorsa bu durumda illiyet bağı var kabul edilir. Ancak işçinin uğradığı zarar, başka bir sebepten kaynaklanıyorsa bu durumda illiyet bağı bulunmadığından manevi tazminat talep edilemez. Manevi tazminatın yukarıda sayılan şartları mevcut ise işçi maddi zararlarının yanında ayrıca manevi tazminat da talep edebilir.

İş Hukukunda işçinin haksız fesihten kaynaklanan hakları genel hatlarıyla yukarıda açıklanmaya çalışıldığı gibi olmakla birlikte, işbu yazı genel bilgilendirme amacıyla yazılmış olduğundan herhangi bir hukuki mütalaa ve/veya yorum içermemektedir. Hukuki olarak herhangi bir desteğe/yardıma ihtiyacınız var ise mutlak surette uzman ve deneyimli bir İş Hukuku avukatından profesyonel yardım/destek almanızı tavsiye ederiz.

Oretra