alper otluoğlu

Trafik Kaza Tutanağı

Trafik kaza tutanağı itirazı trafik kazası sonucunda kaza yapan iki tarafın aralarında tuttukları ve kusur oranlarının tespitinde büyük rol oynayan tutanağa ilişkin itiraza verilen isimdir. Bu tutanak yalnızca maddi hasar içeren, ölümlü ya da yaralamalı olmayan trafik kazalarında geçerli olan bir prosedürdür. Taraflar arasında hazırlanmış olan trafik kaza tutanağı itirazı mümkün olan bir tutanaktır. Zira geçerli olabilmesi için kurallarına uygun olarak düzenlenmesi yeterlidir. Bilirkişi ya da polis memuru tarafından düzenlenme şartı bulunmayan trafik kaza tutanağı itirazı kabil olması bu bakımdan da yerindedir. Trafik kaza tutanağı altında kaza yapan iki tarafın da imzası bulunan ve kusur oranlarının belirlenmesinde etkin rol oynayan bir tutanaktır. Ancak tarafların tutanak düzenlenirken onaylanmamış olmaları trafik kaza tespit tutanağı itirazı için başvuruda bulunamayacakları anlamına gelmemektedir. Zira her ne kadar kazadaki kusur oranlarını belirlemede etkin rol oynayan bir tutanak olsa da bu tespitin tam anlamıyla yapılması için sigorta şirketlerinin rapor tanzim etmesi gerekmektedir. Tarafların kusur oranları sigorta şirketlerinin tespiti ile belirlenmektedir. Geçerli bir trafik kaza tutanağına taraf ehliyetleri, ruhsatları ve trafik sigorta poliçe nüshaları eklenmelidir.

Trafik kaza tutanağı taraflarca doldurulmayan bazı durumlar ise şu şekilde sıralanabilir:

  • Sürücünün ehliyetinin bulunmaması,
  • Sürücünün 18 yaşından küçük olması,
  • Sürücünün alkollü olması ya da akıl sağlığının yerinde olmaması,
  • Kazanın kamu mallarına zarar vermiş olması,
  • Araçlardan en az birinin sigortasız olması.

Trafik Kazasında Polis Gerektiren Durumlar Nelerdir

Trafik kaza tutanağı itirazı yapabilmek için öncelikle kurallarına uygun olarak düzenlenmiş, kazaya karışanların tamamı tarafından imza altına alınmış bir tutanak olması şart koşulmuştur. Maddi hasarlı trafik kazalarında kaza tespit tutanağı taraflar arasında tutulup çoğu zaman polis beklemeden tanzim edilmektedir. Trafik polisinin olay yerine ulaşmasının zaman alacağı düşünüldüğü ve tarafların uyuşmazlık yaşamadığı durumlarda trafik kaza tutanağı bu şekilde hazırlanmaktadır. Ancak bazı durumlar vardır ki, trafik polisinin düzenleyeceği bir trafik kaza tespit tutanağı şart koşulmuştur. Bu durumlar;

  • Ehliyetsiz araç sürücüsü bulunan kazalara ilişkin tutanaklar,
  • Sürücünün sahip olduğu ehliyet sınıfı ile kazaya karışan araç sınıfının farklı olduğu kazalar,
  • 18 yaşından küçük ehliyetsiz sürücülerin karıştığı kazalar,
  • Kazaya karışan araç sürücülerinden en az birinin alkollü olduğu kazalar,
  • Resmi plakalı aracın karıştığı kazalara ilişkin tutanaklar,
  • Kaza sonucunda bir üçüncü kişinin maddi zararına yol açılan kazalar,
  • Trafik sigortası bulunmayan araçların karıştığı kazalar,
  • Ölümlü ya da yaralamalı trafik kazaları olarak sayılmaktadır.

Trafik kaza tutanağı itirazı, yukarıda sayılan hallerde polis tarafından tutulmuş ve taraflarca onaylanmamış tutanaklar geçersizdir. Polis tutanağın tutulmasında rol oynasa da kusur tespiti yapamaz. Tanzim edilen tutanağın tarafların anlaşmaları ve tutanak üzerinde uzlaşmaları sonucunda ortak irade ile imzalanmış olması gerekmektedir.

Trafik Kazalarında Kusur Oranı Tespiti

Trafik kaza tutanağı itirazı tarafların kusur oranlarına yaptıkları yahut ödedikleri cezaya ilişkin yaptıkları itirazları kapsamaktadır. Trafik kazalarında kusur oranı tespiti tarafların tazminat yükümlülüğü ve cezaları açısından büyük önem arz etmektedir. Kusura ilişkin kesinleşen rapor ve bilirkişi raporu sonucu elde edilecek bilgiler ışığında kusur oranı tespiti yapılmış olur. Bu rapor tanzim edilirken baz alınan asıl düzenleme Trafik Kanunu ve Yönetmeliği’dir. Kusur oranı raporu bu yönetmelik uyarınca belirtilen kusur halleri göz önünde bulundurularak düzenlenir ve kesinleşir. Trafik kazasının ölümlü ya da yaralamalı olduğu durumlarda kazaya karışan araç sürücülerinin cezai sorumluluğu da doğduğunu hatırlatmakta fayda var. Bu tür kazalarda hatalı araç sürücülerinin alacakları ceza da bu rapordaki kaza kusur oranına göre belirlenecektir. Trafik kaza tutanağı itirazı bu yönüyle maddi hasarlı kazalarda sizi maddi açıdan korurken, ölümlü ya da yaralamalı kazalarda ise hükmedilecek cezanın hakkaniyeti açısından önem taşımaktadır.

Trafik Kaza Tutanağı İtirazı Nasıl Yapılır

Trafik kaza tutanağı itirazı yapabilmek için, itiraz edecek tarafın Sigorta Birliği Merkezi internet sitesi üzerinden itiraz talebini iletebileceği online itiraz formunu doldurması gerekmektedir. Sigorta Birliği Merkezi maddi hasarlı trafik kazalarının kaza tespit tutanaklarının, sigorta şirketleri tarafından iletilmesi ile belirli bir sistemde toplamaktadır. Sigorta Bilgi ve Gözetim Merkezi adı verilen bölümde toplanan bu tutanaklara yapılacak itirazlar online olarak sistem üzerinden yapılmaktadır. Kazaya karışan tarafların sigorta şirketleri, kendi sigortasını taşıyan araçların kusur oranlarını yüzde 0, 50 ya da 100 olarak belirleyerek raporları sisteme girerler. Sigorta şirketleri arasında uyuşmazlık bulunmaması halinde dosya sonuçlanmış olur. En az bir sigorta şirketi tarafından farklı bir kusur oranı belirlenmesi suretiyle uyuşmazlık çıkması durumunda Kaza Kusur Değerlendirme Komisyonu’nda işleme giren dosya bu komisyonun 3 iş günü içerisinde vereceği karar ile birlikte sonuçlandırılmış olacaktır. Bu karar üzerine kendisine e-posta, SMS yollarıyla bilgi verilen taraflar trafik kaza tutanağı itirazı yapma hakkına sahip olur.

Bu bilgi kendilerine gelen sigortalılara 5 gün içerisinde kusur oranına itiraz etme hakkı verilmiştir. Trafik kaza tutanağı itirazı için bu 5 günlük sürede itiraz etmeyen ya da etse de itirazı Sigorta Birliği Merkezi tarafından herhangi bir sebeple kabul edilmeyen sigortalılar bu aşamadan sonra trafik kaza tutanağı itirazı için özel hukuk yollarına başvurma hakkına sahip olacaklardır.

Herhangi bir ödeme yaparak ceza ödemiş olan kaza taraflarından her biri trafik kaza tutanağı itirazı için kazanın gerçekleştiği yerdeki trafik mahkemelerine başvuruda bulunabilirler. Trafik mahkemeleri ihtisas mahkemeleri olduğu için, bulunmadıkları yerlerde trafik kaza tutanağı itirazı sulh ceza hakimliklerine yapılmaktadır. Aynı şekilde yaralamalı ya da ölümlü trafik kazalarında da itirazlar sulh ceza hakimliklerine yapılmaktadır. Trafik kaza tutanağı itirazı tutanaktaki maddi hataların tespitinin mahkeme tarafından yapılmasının istenmesi şeklinde gerçekleşir.

Mahkeme görevlendireceği bilirkişi marifetiyle ya da keşif yaparak olay yeri incelemesine göre karar verecektir. Bu inceleme ile birlikte trafik kaza tutanağı itirazı hakkında oluşturulacak bilirkişi raporu ile birlikte mahkeme bu rapora bağlı olmaksızın kararını verecektir. Trafik kaza tutanağı itirazı sonucunda düzenlenecek bilirkişi raporunun kaza tespit tutanağı yerine geçmediği ve mahkemeyi bağlamadığına dikkat etmek gerekmektedir.

Trafik Kaza Tutanağı İtiraz Süresi

Trafik kaza tutanağı itirazı herhangi bir zamanaşımı ya da hak düşürücü süreye bağlanmamıştır. Bu durumda, kazanın tarafları istedikleri zaman bu itiraz için başvuruda bulunma hakkına sahiptirler. Yalnızca tarafların dikkat etmesi gereken husus zaman geçtikçe yolda veya kaza yapılan alanda meydana gelebilecek değişiklikler olacağı ve bu noktada tespitin değişeceğidir.

Trafik Kaza Tutanağı Kusur Oranı İtirazı

Trafik kaza tutanağı itirazı kusur oranları üzerindeki anlaşmazlık üzerine de yapılabilmektedir. Kusur oranının yanlış gösterilmiş olması, kusursuz birinin kusurlu gösterilmesi gibi gerekçelerle trafik kaza tutanağı itirazı yapılabilir. Kaza gerçekleştikten ve tutanaklar sigorta şirketlerine iletildikten sonra yapılacak trafik kaza tutanağı itirazı sürecinde kusur oranı taraflarca kendi lehlerine çevrilmeye çalışılmaktadır. Bu sebeple itiraz için başvuran taraf genellikle trafik kaza tutanağı sonucunda mağdur edilen taraf olarak karşımıza çıkmaktadır.

Terk Sebebiyle Boşanma Davası

Boşanma davaları aile mahkemesinde çekişmeli ve çekişmesiz olarak açılır. Çekişmesiz boşanmada taraflar anlaşmalı olarak ve bir protokol çerçevesinde boşanırlar. Eşlerden biri tek başına evlilik birliğini sonlandırmak istediğinde kanunda sayılmış hallerden birine dayanarak tek taraflı boşanma davası açabilir. Kanunda bu haller genel ve özel olarak düzenlenmiştir. Terk sebebiyle boşanma davası da özel boşanma sebeplerinden biridir. Eşlerden biri haklı sebebi olmaksızın ortak konutu terk edip 6 ay dönmezse diğer eş terk sebebiyle boşanma davası açar.

Boşanma Davası Nasıl Açılır?

Eşler anlaşmalı olarak birlikte dava açabilirler. Bu durumda bir protokol çerçevesinde hazırlanmış şartlarla boşanma gerçekleşir. Eşlerden yalnız birinin boşanmak istediği durumlarda ise Medeni Kanunumuzda yer alan boşanmanın genel ve özel sebeplerinden birine dayanılarak boşanma davası açılır. Genel sebeplerde hakim eşlerin kusurlu olmasını arar. Özel sebeplerde ise özellikle bir kusur durumu aranmazken öne sürülen sebebin kanıtlanması istenir. Usulüne uygun kanıtlanmış bu sebeplere dayanılarak açılan davaların reddedilme durumu bulunmamaktadır. Kanun, boşanmanın genel ve özel sebeplerini ayrı şekilde düzenlemiştir. Genel sebepler evlilik birliğinin çekilmez hale gelmesine neden olabilecek tüm halleri kapsar. Özel sebepler ise sayılıdır. Bunlar şu şekildedir:

  1. a) Zina
  2. b) Hayata Kast, Pek Kötü veya Onur Kırıcı Davranış
  3. c) Suç İşleme ve Haysiyetsiz Hayat Sürme
  4. d) Akıl Sağlığı
  5. e) Terk nedeniyle boşanma davası

Bu sebeplerden haysiyetsiz hayat sürme ve akıl hastalığının evlilikten önce bilinmesi gündeme gelebilir. Evlilikten önce ortaya çıkmış olsa da taraflar için evliliği çekilmez hale getiriyorsa tek taraflı boşanma sebepleri olarak geçerli sayılır.

Terk Nedeniyle Boşanma

Özel boşanma sebeplerinden terkte eşlerden biri iş, hastalık gibi haklı bir sebebi olmaksızın ortak konutu terk eder. 4 ay içinde eve dönmezse diğer eş hakim veya noter aracılığıyla ihtar çektirir. Bu ihtardan sonra terk eden eşe 2 aylık mühlet verilir. Bu süre içinde de dönmezse ortak konutun bağlı olduğu aile mahkemesinde boşanma davası açılır. Ayrıca eşlerden biri haklı sebebi olmaksızın eve alınmıyor ya da terk etmeye zorlanıyorsa bu eş de terk sebebiyle dava açabilir. Terk nedeniyle boşanma şartları şu şekildedir:

  • Eşlerden biri ortak yaşanılan konutu terk etmelidir: Terkle amaç evlilik birliğinin devamı için gerekli olan sorumluluklardan kaçmak olmalıdır. Eşin haklı bir sebebi varsa bu terk olarak kabul edilmez.
  • Gerçek Terk: Konut terk edilmiş olmalıdır. Bu anlamda odaların ayrılması gibi durumlar terk örneği oluşturmaz.
  • Zorla Terk: Bu şartın gerçekleşmesi için eşlerden birinin diğerini eve sokmaması ya da gitmeye zorlaması gerekir. Eşin veya ailesinin, diğer eşe şiddet uygulaması zorlanması durumuna örnek verilebilir.
  • Terk eden eşin haklı bir sebebi bulunmamalıdır: Hastalık, askerlik ve hapis cezası gibi örnekler terk sayılmaz.
  • Eşler arasında ayrılık kararı bulunmamalıdır: Mahkemede eşlerin boşanmadan önce düşünmeleri için talep edildiği durumda ayrılık kararları da verilebilmektedir. Bu karar 1 yıldan 3 yıla kadar verilebilir. Böyle bir durumda da terk şartları oluşmaz.
  • Terk en az 6 ay sürmüş olmalıdır: Terk her bölündüğünde 6 aylık süre yeniden başlar. Bu anlamda kesintisiz 6 aylık süre dikkate alınır. Ancak terk eden eş bunu bildiği için süre dolmadan eve dönüyor ve tekrar tekrar gidiyorsa hakkın kötüye kullanılması durumu oluşur. Böyle bir durumda da hakimin bunu göz önüne alarak terk kararı vermesi yerinde olacaktır.
  • Terk eden eşe ihtar çekilmiş olmalıdır: En az 4 aylık terk sonucunda kalan eş hakim veya noter aracılığıyla terk eden eşe ihtar çektirir. Bu ihtar terk eden eşe 2 aylık bir mühlette eve dönmesi gerektiğini bildirir. 2 aylık sürenin dolması kalan eşe terk sebebiyle boşanma davası açma hakkı verir.
  • Davet edilen konut ortak yaşama elverişli olmalıdır: Evin başka kişilerle paylaşılması, harap halde olması gibi durumlarda davetin yerinde olduğu kabul edilemez. Ayrıca konutun bağımsız olması şartı da kabul edilmiştir. Bu anlamda eşlerden birinin ailesiyle yaşanması durumunda bağımsızlık şartının yerine getirilmediği kabul edilecektir.

Terk Sebebiyle Boşanmada Tazminat ve Nafaka

Anlaşmalı ve çekişmeli boşanmalarda ortak olarak nafaka ve tazminata hükmedilir. Nafaka ve tazminatların ortak amacı evlilik birliği sona erdiği için yoksulluğa düşecek eşin mali durumunun korunmasıdır. Ancak eşlerden biri tam kusurlu olursa Yargıtay’ın yerleşik kararları gereği ona nafaka veya tazminat bağlanmaz. Ortak konutu terk etmek de eden eş tarafını tam kusurlu hale getirir. Bu sebeple eşe terk sebebiyle boşanmada tazminat ve nafaka bağlanmaz.

Yaşanan olayda[1]eş ortak konuta dönmediğinden erkek eş tarafından terk sebebiyle boşanma davası açılmıştır. Yapılan yargılama sonucu boşanma kararı verilmiş ve kadın eşin tam kusurlu olduğuna hükmedilmiştir. Erkek eşin ise bir kusuru olmadığı kararı verilmiştir. Bu sebeple kadın eşin tazminat ve nafaka talepleri reddedilmiştir.

Başka bir olayda[2] erkek eş diğer eşin sıklıkla yeğeninde kaldığı ve aile birliğini bozduğunu iddia ederek boşanma davası açmıştır. Kadın eş ise alkol problemi olduğu ve kendisinin önceki evliliğinden olan çocuğunu eve almayan eşine karşı dava açmıştır. Yapılan yargılama sonucu hakim her iki tarafın kusurlarının eşit olduğuna hükmederek manevi tazminat talebini reddetmiştir. Ancak kadın eşe düşük miktarda bir yoksulluk nafakası bağlanmasına hükmetmiştir.

Evi Terk Eden Eş Ağır Kusurlu Olur mu?

Yaşanan olayda[3] eş, diğer eşin evi terk etmesini ve evlilik birliğinden doğan sorumluluklarını yerine getirmemesini öne sürerek boşanma davası açmıştır. Davalı olan diğer eş karşı bir dava açarak evde eşi ve ailesi tarafından şiddet gördüğünü öne sürmüştür. Ayrıca evi terk etmediğini, davacı erkek eşin onu eve almadığını söylemiştir. Yapılan yargılama sonucu yerel mahkeme karşı dava açan eşin iddialarının yerinde olduğuna karar vermiştir. Şiddet gören eşin boşanmada tazminat ve nafaka taleplerini kabul etmiştir. Davacı vekili kararı tazminat ve nafaka yönünden yerinde bulmayarak davayı Yargıtay’a taşımıştır. İlgili hukuk dairesince davacı erkek eşin tam kusurlu ve kadın eşin kusursuz olduğuna karar verilmiş, tazminat ve nafaka kararı bozulmamıştır. Bu sebeple “Evi terk eden eş ağır kusurlu olur mu?” sorusunun cevabını her somut olayın özelliklerine göre değerlendirmek yerinde olacaktır. Zira olayda kadın eşin evi terk etmesinin şiddet gibi haklı bir sebebi vardır. Ayrıca eve alınmamaktadır.

Boşanmalar uzun ve yorucu süreçler getirebilir. Nafaka, tazminat, velayet, mal paylaşımı gibi konularla da bu süreçler daha da yıpratıcı hale gelebilir. Herhangi bir hak kaybı yaşamamak ve bu süreci en kısa sürede atlatmak için bir aile avukatı desteği almak oldukça önemlidir.

[1] Yargıtay’ın 2013/8816 esas 2013/22271 sayılı kararı

[2] Yargıtay’ın 2017/2670 esas 2021/1052 sayılı kararı

[3] Yargıtay’ın 2017/2715 esas 2021/360 sayılı kararı

Tenkis Nedir?

Tenkis, azaltmak, eksiltmek anlamlarına gelmektedir. Buna göre bir değeri azaltmak için tenkis ifadesi kullanılmaktadır. Hukuksal anlamda tenkis ise tasarruf işlemlerini azaltmayı ifade eden bir kelimedir. Azaltılacak tasarruf işlemi ise miras bırakan kimsenin kendi malvarlığı üzerinde yapmış olduğu tasarruflardır.

Tenkis Davası Nedir?

Tenkis davası nedir sorusuna, miras bırakanın ölümünden sonra açılan bir miras davasıdır yanıtı verilebilir. Tenkis davası ancak ve ancak saklı payı olan mirasçılar tarafından açılabilmektedir. Tenkis davasının konusunu, miras bırakanın kendi mal varlığı üzerinde yapmış olduğu tasarruflardan, saklı pay sahibi mirasçıların Kanun’da korunmuş saklı paylarını aşan miktarının söz konusu tasarruftan azaltılması ve mirasçıya verilmesi oluşturmaktadır. Buna göre saklı pay demek, kanunen korunan ve miras bırakanın dahi kendi malvarlığı olsa bile mirasçıyı mahrum bırakamadığı miras payıdır.

Tenkis davası, söz konusu saklı payı korumak ve tamamlamak için kullanılan hukuki bir yoldur. Kanuni dayanağını başta TMK 505. ve 560. maddelerden almaktadır.

Tenkis Davasını Kimler Açabilir?

Tenkis davasını, yalnızca saklı payı zarar görmüş mirasçılar açabilmektedir. Buna göre lehine kazandırma yapılan bir mirasçı, saklı payı zarar görmediği; en azından saklı payını elde edebildiği için tenkis davasında davacı olamaz. Saklı payların oranı TMK 506. maddede düzenlenmiştir. Her şeyden önce bilinmelidir ki saklı pay ile miras payı farklı olgulardır. Her mirasçı saklı pay sahibi değildir. Saklı paylar bir nevi dokunulmazdır. Buna göre öncelikle saklı pay sahipleri arasında murisin altsoyu bulunmaktadır. Altsoyun saklı payı, kendilerinin miras payının yarısıdır. Diğer bir deyişle tereke hiç bozulmamış olsaydı almaları gereken miktarın yarısı onların kanunen saklı payıdır ve mirasbırakan bu miktarı geçemez.

Kanunda düzenlenen ikinci hal ise ana ve babaya miras kalması halidir. Ana ve baba mirasçı olurlar ise onların miras payının dörtte biri saklı paydır ve kanunen korunmuştur. Bunun gibi 10 Mayıs 2007 tarihine kadar kardeşlerin de payı korunmuş idi fakat bu tarihten sonra kardeşlerin payları saklı paydan çıkarılmıştır. 10 Mayıs 2007 tarihinden önce olan ölümler için kardeşlerin saklı payı sekizde bir olarak düzenlenmiştir.

Sağ kalan eş de saklı pay sahibidir. TMK 506. madde, sağ kalan eşin birlikte mirasçı kaldığı zümreye göre saklı pay oranlarını değiştirmiştir. Buna göre sağ kalan eş altsoy veya ana ile baba zümresi ile birlikte mirasçı olarak kalırsa tüm miras payının tamamı saklı pay olarak korunur. Buna göre altsoy ile birlikte mirasçı ise mirasın toplam dörtte biri saklı payıdır, ana ile baba zümresi ile birlikte ise bu oran mirasın yarısıdır.

Son olarak diğer mirasçılık hallerinde sağ kalan eşin miras payının dörtte üçü saklı paydır. Görüldüğü üzere kanun sağ kalan eşin miras payını korumaktadır. Bu kimselerden başka saklı pay sahibi yoktur.

TMK 562. madde hükümleri doğrultusunda tenkis davası açma hakkı, saklı paylı mirasçıların alacaklılarına da verilmiştir. Buna göre saklı payı zedelenen mirasçı ödemeden aciz vesikası sahibi ise ve ihtara rağmen tenkis davası açmıyorsa alacaklılar süresi içinde tenkis davası açabilirler. Bunlardan gayrı tenkis davası açmaya yetkili kimse bulunmamaktadır.

Tenkis Davasına Hangi Tasarruflar Konu Edilir?

Tenkis davasına tenkise tabi birtakım tasarruflar konu edilir. Muris, kendi malvarlığı üzerinde tasarruf yapma hakkına sahiptir ancak kanunda çizilen sınır aşıldığı zaman söz konusu tasarruflar tenkise tabi hale gelmektedir. Diğer bir deyişle tenkis davası ile saklı pay, söz konusu tasarrufun azaltılması ile tamamlanmaktadır. TMK nezdinde hangi tasarrufların tenkise tabi olduğu ve hangi sıra ile azaltılarak hakkı zedelenen saklı paylara ekleneceği düzenlenmiştir.

TMK 570. madde hükmüne göre tenkiste sıra belirlenmiştir. Buna göre öncelikle ölüme bağlı tasarruflar tenkis edilmelidir. Saklı payları tamamlamaya yetmez ise en yeni tarihlisinden en eskisine doğru muris sağ iken yapmış olduğu kazandırmalardan saklı paylar tamamlanmaktadır. Murisin sağlığında yapmış olduğu kazandırmalar, sağlararası kazandırmadır. Sonuç olarak önce ölüme bağlı tasarruflar sonra en yenisinden eskisine doğru sağlararası kazandırmalar tenkis edilmektedir.

Son olarak, kamu tüzel kişilerine ve dernek, vakıf gibi tüzel kişilere yapılan hem ölüme bağlı tasarruflar hem de sağlararası kazandırmalar en son sırada tenkise tabi olmaktadır.

Tenkis Davası Kime Karşı Açılır?

Tenkis davası, muris tarafından lehine kazandırma yapılan kişiye karşı açılmaktadır. Söz konusu kişiler mirasçı da üçüncü kişi de olabilmektedirler. Buna göre tenkis davası saklı paylı mirasçılar tarafından açılabiliyor iken davalı yan herkes olabilmektedir. Aleyhine dava açılan kişi diğer bir mirasçı ise onun miras payından fazlasının tenkis edilemeyeceği hususuna dikkat edilmelidir.

Lehine kazandırma yapılan kişi ölmüş olabilir. Bu durumda lehine kazandırma yapılan ölen kişinin mirasçılarına karşı dava açılmalıdır.

Muris, birtakım sebepler doğrultusunda mirasçılarının saklı payını da vermeyerek mal kaçırmak isteyebilir. Bu tür durumlarda muris muvazaası veya terditli olarak tenkis davası açılmaktadır. Bu sayede murisin, mal kaçırma amacı ile satış veya bağış gösterdiği üçüncü kişiler nezdindeki işlemleri de tenkis davasına konu olabilecek ve bu üçüncü kişilere dava açılabilecektir.

Tenkis Davası Zamanaşımı

Saklı pay hakkı doğrudan mülkiyet hakkı ile ilişkilidir. Bununla birlikte mirasın sürekli el değiştirmemesi, istikrar olması gibi sebepler neticesinde kanun koyucu belirli bir tenkis davası zamanaşımı süresi öngörmüştür. Buna göre saklı payın zedelenmesi sonucu; vasiyetnamenin varlığı halinde vasiyetnamenin açılması tarihinden, diğer tasarruf hallerinde ise mirasın açılması tarihinden itibaren 10 yıldır. Bu süreler kesin sürelerdir ve 10 yıllık sürelerin geçirilmesi halinde tenkis davası açılamamaktadır.

Tenkis Davası Açma Süresi

Tenkis davası açma süresi saklı payın ihlal edildiğinin öğrenildiğinden itibaren 1 yıldır. Hakkın ihlal edildiğinin öğrenilmesi ise 10 yıllık zamanaşımı süresi içinde olmalıdır. 10 yıllık süre içerisinde öğrenmeden itibaren 1 yıl içinde tenkis davası açılmalıdır. Süreler, mirasın açılması ile işlemeye başlamaktadır. Öncesinde bilinse dahi tenkis davası açılamaz.

Tenkis Davası Yetkili Mahkeme

Tenkis davası açısından görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesi’dir. Yetkili mahkeme ise miras bırakanın son yerleşim yeri mahkemesidir. Buna göre yetkisiz veya görevsiz bir mahkemede dava açılması halinde dava usulden reddedilecektir ve saklı payı zarara uğrayan kişiler zarar görecektir.

Tenkis Davası Yargıtay Kararları

Dava açma sürelerine ilişkin, Yargıtay 2. H.D. 2008/3560 E., 2009/9328 K., 11.05.2009 T. Kararı ile TBK hükümlerinin kıyasen uygulanacağı kabul edilmiştir. Buna göre dava açma son günü tatil gününe isabet ederse takip eden iş günü son gün olmaktadır.

Sabit tenkis oranının belirlenmesi için Yargıtay H.G.K. 2010/360 E., 2010/372 K., 7.7.2010 T. Kararı ile: Tenkise uğratılacak mal varlıkların belirlenmesi için öncelikle terekenin tümünün sabit ve tam olarak belirlenmesi gerekmektedir. Terekenin belirlenmesi aşamasında aktifler, pasifler tümüyle terekeye eklenir ve net tereke bulunur. Lehine saklı payı aşarak kazandırma yapılan kişiye yapılan kazandırma miktarı ile tasarrufun tümünün arasındaki orana göre tenkis paylaşılması yapılmalıdır şeklinde hüküm kurarak paylaştırmanın hangi esaslar üzerine yapılacağını belirlemiştir.

Buna göre mahkeme ilamında kimden hangi oranda indirim yapılarak kime hangi oranda miras payının ve dolayısı ile aktifin verildiğinin gösterilmesi gerekmektedir.

Tehdit Suçu ve Cezası

Tehdit suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 106. Maddesinde Hürriyete Karşı Suçlar bölümünde açıklanmıştır.

Tehdit Suçu ve Cezası

Kanun’un ilgili maddesi hükmünce bir başkasını, kendisinin veya yakının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle tehdit eden kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Bu suçta korunan hukuki değer kişilerin huzuru, güvenliği ve esenliğidir. Tehdit suçunda kişilerin iç huzurunun bozulması ihtimalinin önüne geçilmek istenmektedir. Tehditte fail haksız bir biçimde kişinin kişisel değerlerine saldıracağına veya ona bir kötülük yapacağına dair zorlamada bulunulmaktadır.

Tehdit özgü bir suç olmadığından faili herkes olabilecektir. Tüzel kişiler cezaların şahsiliği ilkesi gereğince bu suçun faili olamayacaklardır. Tehdit fiili ile kendisi yararına haksız bir menfaat sağlamış tüzel kişilere ancak 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 60. Maddesinde belirtilen güvenlik tedbirleri uygulanabilecektir.

Mağdur açısından değerlendirildiğinde bu suçun mağduru ancak gerçek kişiler olabilecektir. Ayrıca bu suçun mağdurundan bahsedilebilmesi için mağdurun belirli bir kişi veya kişiler olması gerekir. Mağduru belirsiz bir biçimde gerçekleştirilmiş tehdit hareketi bu suçu meydana getirmeyecektir. Kanun’un ilgili maddesinde belirtilmiş olan “kendisi veya yakınının” ibaresinden de anlaşıldığı üzere bu fiilin yalnız mağdurun şahsına yönelik olması gerekmemektedir. Mağdurun yakınlarına karşı gerçekleştirilmiş tehdit de bu suç kapsamında sayılacaktır.

Failin burada yakınlarına gerçekleştirdiği tehdit söylemi mağduru korku ve endişeye sevk etmeli, mağdurda bu etkiyi yaratmakta elverişli olmalıdır. Burada bahsedilen yakınlık mahkemenin takdirince somut olaya göre tespit edilecektir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun bir kararında[1] tehdit eyleminin dolaylı olsa da mutlaka hedef alınan kişinin şahsına yönelmesinin zorunlu olmadığı, yakınlarına yönelen bu eylemin mağdura bildirilmesi ve onu endişeye düşürecek nitelikte olmasının yeterli olduğuna değinilmiştir.

Mağdur algılama yeteneğinden eksikse, mağdura karşı gerçekleştirilmiş olan tehdit söylemi huzur ve sükunu bozmayacağından fail bu suç kapsamında cezalandırılamayacaktır. Algılama yeteneğinden eksik olsa da mağdur, korku ve endişe duymuşsa fail artık tehditten cezalandırılabilecektir.

Tehditte suçun konusu mağdurun huzuru, güvenliği ve esenliğidir. Failin huzuru bozacak, korku ve kaygı getirecek elverişli hareketi suçun gerçekleşmesi bakımından yeterli olacaktır. Bu elverişliliğe sahip olmayan uyarı niteliğinde söz veya hareket tehdit kapsamında değerlendirmeye alınmayacaktır.

Soyut tehlike suçlarında icra veya ihmali olan hareketin gerçekleşmesi cezalandırma açısından yeterli olacağından bu suçta netice aranmaz. Tehdit bir soyut tehlike suçu olduğundan ve failin iradesine bağlı gelecekte meydana gelecek bir kötülük için bahsedildiğinden tehdit söyleminin bu şekilde gerçekleşmesi failin tehditten cezalandırılması için yeterlidir. Tehdit her türlü araçla gerçekleştirilebilecektir.

Tehdit ancak kasten gerçekleştirilebilir. Fail haksız bir zarar ile tehditte bulunduğunu bilmeli ve bunu istemelidir. Bu suçun olası kast, bilinçli taksir veya taksirle işlenmesi mümkün değildir.

Tehdit 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda sayılan sırf hareket suçlarındandır. Bu suçun teşebbüs aşamasında kalması için icra hareketlerinin kısımlara bölünebilir olması gerekmektedir. Tehdidin sözle yapılmış olduğu hallerde icra hareketlerinin bölünmesi mümkün olmayacağından teşebbüs hali mümkün olmayacaktır. Ancak yazıyla yapıldığı hallerde icra hareketlerinin bölünebilirliğinden bahsedilebilecektir. Mektubun mağdura ulaşmadan imhası veya suçun tamamlanmasına ilişkin gerçekleşecek olan hareketin engellenmesi halinde teşebbüsten bahsedilebilecektir.

Tehdit amacıyla kasten öldürme, kasten yaralama veya malvarlığına zarar verme suçunun işlenmesi halinde fail ayrıca bu suçlardan da cezalandırılacaktır.

Tehdit Suçu Cezası

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 106’ncı maddesi uyarınca kendisinin veya bir yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle tehdit eden kişi altı aydan iki yıla kadar cezalandırılacaktır.

Suçun daha az cezayı gerektirir nitelikli hali olan malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından veya sair bir kötülük edeceğinden bahisle tehdit etmiş ise mağdurun şikâyeti üzerine altı aya kadar hapis veya para cezasına hükmolunacaktır.

Tehdidin daha ağır cezayı gerektirir nitelikli haller kapsamında gerçekleştirildiği hallerde fail hakkında iki yıldan beş yıla hapis cezasına hükmolunacaktır.

Tehdit Suçu Şikâyete Tabi Mi

Tehdidin malvarlığına yönelik veya sair bir kötülük içeren daha az cezayı gerektirir hali mağdurun şikayetine tabidir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 73. Maddesi uyarınca soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suç hakkında yetkili kimse altı ay içinde şikâyette bulunmadığı takdirde soruşturma ve kovuşturma yapılamayacaktır. Şikâyet hakkı sahibi kişi failin ve fiilin kim olduğunu bildiği veya öğrendiği tarihten itibaren 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu madde 158 uyarınca Cumhuriyet Başsavcılığına veya kolluk makamlarına başvuru yapılabilecektir. Bu makamlar haricinde valilik veya kaymakamlığa ya da mahkemeye yapılan şikâyet de ilgili Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilecektir.

Tehdidin yaşam hakkına yönelik basit ve diğer nitelikli hallerinde, soruşturma ve kovuşturma yapılması şikâyete bağlı olmayacak, suçun soruşturulması ve kovuşturulması resen yerine getirilecektir.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu madde 253 Uzlaşma hükümleri uyarınca tehdit uzlaştırmaya gidilebilecek suçlar arasında sayılmıştır. Hem soruşturma hem de kovuşturma sürecinde ilk olarak uzlaştırma prosedürüne gidilecek, uzlaşma sağlanamaması halinde soruşturma ve kovuşturmaya devam edilecektir.

Tehdit Suçunun Nitelikli Halleri

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 106’ncı maddesinin (2) numaralı fıkrasında suçun nitelikli halleri sayılmıştır.

Suçun silahla işlenmesi halinde tehditten dolayı verilecek ceza ağırlaşacaktır. Tehdidin silahla işlenmesine dair nitelikli halin uygulanabilmesi için mağdurun silahı görmesi şarttır. Silahın mağdura doğrultulması veya göz ucuyla silahın gösterilmesi (kabza, namlu ucu vb.) mağdurun iç huzurunu bozacak nitelikte olduğundan nitelikli hal uygulanabilecektir. Silahın oyuncak olması veya içinin boş olması nitelikli halin uygulanması veya uygulanmaması anlamında bir değişikliğe sebep olmayacaktır. Ancak burada silahın ortalama zekaya sahip bir kimse tarafından sahte veya yapay olduğu anlaşılabiliyorsa artık nitelikli halin uygulanmasından bahsedilemeyecektir. Yargıtay Ceza Dairesi[2] nitelikli halin uygulanmasında silahın gerçek olup olmadığının belli olmasına ilişkin araştırmanın tam olarak yapılmadığından bahisle bu hususa ilişkin bir yerel mahkeme kararını bozmuştur.

Fail bu suçu kılık değiştirmek, makyaj yapmak, maske takmak gibi kendisini tanınmayacak bir hale sokarak işliyorsa fail nitelikli halden dolayı daha ağır bir cezayla cezalandırılacaktır. Failin kendisini tanınmayacak bir hale sokarak tehditte bulunması ancak yüz yüze yapılan tehditlerde söz konusu olabilecektir. Yazılı veya telefon gibi iletişim araçlarıyla gerçekleştirilen tehditlerde bu nitelikli halin uygulanması mümkün değildir. Failin mağdur tarafından kendisini tanınmayacak bir hale soksa da tanınabildiği hallerde bu nitelikli hal uygulanmayacaktır.

Tehdidin imzasız mektupla veya özel işaretlerle gerçekleştirildiği hallerde mağdur tehditte bulunan faile karşı tedbir alamayacak ve kendini savunamayacak bir haldedir. Bu gibi hallerde tehdidin doğrudan mağdura fail tarafında ulaştırılması gerekmemektedir. Üçüncü bir kişi vasıtasıyla ulaşan mektup da nitelikli halin uygulanmasını gerektirecektir. Tehdidin özel işaretlerle gerçekleştirilmesi haline mermi, bıçak, tabanca resmi ve boğaz kesme işareti gibi işaretler örnek verilebilir. Bu gibi haller mağdurda korkuyu ve endişeyi arttıracaktır.

Suçun birden fazla kişiyle birlikte işlenmesi hali kanunda cezayı ağırlaştıran nitelikli hal olarak belirtilmiştir. Burada bahsedilen nitelikli hal en az iki kişiden fazla kişinin müşterek bir biçimde suçun icra hareketlerini gerçekleştirmesidir. Azmettiren veya yardım eden olma hali bu kapsama alınmayacaktır.

Suçun var olan veya varsayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak işlenmesi hali cezayı ağırlaştıran bir başka nitelikli hal olarak sayılmıştır. Burada bahsedilen suç örgütleri adli kayıtlara geçmiş suç örgütleridir. Suç örgütünde bulunmayıp bulunmuş gibi yapılarak gerçekleştirilecek tehdit söylemleri de bu nitelikli halden sorumlu olmayı gerektirecektir.

Cezayı ağırlaştıran nitelikli hallerin yanısıra Kanun’da tehdit suç tipi için daha az cezayı gerektiren bir nitelikli hal belirtilmiştir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 106’ncı maddesi (1) numaralı fıkrasında malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından veya sair bir kötülükte bulunacağından bahisle tehdit etmek daha az cezayı gerektiren nitelikli haldir. Sair bir kötülük kapsamı kişinin, şerefi, onuruna yönelik haksız bir saldırı gerçekleştirileceği beyanıdır. Bu beyan ayrıca tehdidi yerine getirmeye elverişli ve yeterli olmalıdır.

Yukarıda hukuki açıdan önem ihtiva eden tehdit suçu konusu genel bir çerçeveyle açıklanmıştır. Tehdit ve cezası ile bu suçun şikâyet süresi hususu oldukça önemli ve hukuki danışmanlık alınması gereken başlıca konulardan biridir. Daha fazla bilgi ve danışmanlık için hukuk büromuzla iletişime geçebilirsiniz.

[1] YCGK, KT. 17.12.1973, 7/271-822, Gözübüyük, C. II, s. 530

[2] Yarg. 4. CD. E. 2010/31566, K. 2013/8301, KT. 25.03.2013

Tasarrufun İptali Davası

Borçlunun alacaklının haklarını ihlal eden tasarruf işlemlerinin iptalini istemek için başvurulan dava yoluna tasarrufun iptali davası denir.

Tasarrufun İptali Davası Nedir?

Tasarrufun iptali davası, borçlunun hacizden/iflastan önce gerçekleştirmiş olduğu hukuken geçerli tasarruf işlemleri ile malvarlığından çıkardıkları üzerinden artık üçüncü kişiye ait olsa dahi alacaklıyı alacağı miktar üzerinden tatmin etmeyi amaçlamaktadır.

1241 sayılı İcra İflas Kanunu 277. Maddesi iptal davasından maksadın ilgili maddelerde yazılı tasarrufların butlanına hükmettirmek olduğunu belirtmiştir. Alacaklı bu kanunda yer alan ilgili maddeler uyarınca borçlunun tasarruflarıyla ilgili olarak üçüncü kişiye ait malvarlığı değerinin paraya çevrilmesini yetkili ve görevli mahkemeden talep edebilecektir. Alacaklının alacağını elde etmesi üzerine bakiye kısım, yine üçüncü kişiye verilecektir.

Bu dava mutlak değil, nispi niteliktedir. Nispi olmasından kasıt malın aynına ilişkin sonuç doğurmayan şahsi bir dava olmasıdır. Ayrıca borçlu tarafından yapılmış bu tasarruf işlemleri hukuka aykırı olmayan, özünde geçerli işlemlerdir. Muvazaa davaları ile tasarrufun iptali davaları karşılaştırıldığında muvazaa davalarında muvazaalı işlemden etkilenmiş olan davacı, bir bütün olarak davaya konu hukuki işlemin kesinlikle geçersiz olduğunu tespit ettirmektedir.

Borçlunun hacizden/iflastan önceki tasarruflarıyla ilgili olarak açılacak iptal davasında davanın kazanılması halinde hukuken geçerli olan işlem tamamen değil, alacaklının alacak hakkında zarar verdiği oranda iptale konu olacaktır. Buna ilişkin olarak tasarruf konusu mal sattırılacak ve elde edilecek olan bedel alacaklının haklarına tecavüz ettiği oranda alacaklıya geri verilecektir. Bu dava malın mülkiyetini borçluya geri vermeyecek, mülkiyetle ilgili bakiye kalan kısım yine üçüncü kişiye ait olacaktır.

Bu davayı açmak için birtakım özel dava şartlarının da sağlanması gerekmektedir. Bu şartlar;

  • Alacaklının elinde muvakkat veya geçici bir aciz vesikası bulunmalıdır.
  • İflas dairesi veya 1241 sayılı İcra İflas Kanunu’nun 245. Maddesinde ve 255. Maddesinin 3. Fıkrasında yazılı haller olması halinde alacaklıların kendilerinin açması yeterli olacaktır.

Tasarrufun iptali davası açısından iptale tabi tasarruflar, borçlunun gerçekleştirmiş olduğu iradi işlemlerdir. Borçlunun üçüncü kişiyle gerçekleştirdiği kazandırıcı işlemlere tasarruf işlemleri denir. Burada şu ayrıma dikkat edilmelidir: Borçlunun üçüncü kişiyle yapmış olduğu borçlandırıcı işlemler iptal davasına konu edilemeyecektir. Bunun sebebi borçlandırıcı işlemlerin borçlunun malvarlığında azalmaya neden olmamasıdır.

1241 sayılı İcra İflas Kanunu’nun 278 ila 280. Maddeleri arasında bu tasarruflar üç kategoriye ayrılacak şekilde sayılmıştır. Burada sayılanlar sınırlı sayıda değildir, tasarruf kavramı geniş yorumlanması gereken bir kavramdır.  Mahkemenin somut olaya göre vereceği kararla ilgili olarak bazı tasarruf sebepleri de iptale tabi sayılabilecektir. Bu tasarruflar;

  • İradi tasarruflar
  • Aciz halindeyken yapılan tasarruflar,
  • Zarar verme kastıyla yapılan tasarruflar

Olarak sayılmıştır.

1241 sayılı İcra İflas Kanunu madde 278 uyarınca alışılmış hediyeler hariç olmak üzere, hacizden veya haczedilecek mal bulunmaması sebebiyle borçlunun haciz/aciz/iflastan evvel en erken iki yıl içerisinde yapmış olduğu ivazsız tasarruflar iptale tabi olacaktır. Alışılmış hediyelere örnek olarak borçlunun yakınının düğününde kendisine çeyrek altın hediye etmesi verilebilir.

Yine madde 278’de sayılan ivazlı bazı işlemler de ivazsız hukuki işlemlerle eşdeğer görülmüştür. Bunlar görünüşte ivazlı işlemler olarak;

  • Karı-koca ile usul ve füru, sıhren üçüncü dereceye (bu derece dahil olmak üzere) kadar olan hısımlar, evlat edinenler ile evlatlık arasındaki ivazlı tasarruflar,
  • Borçlunun bir akitle borçlanması sonucunda kendi verdiği şeyin değerine göre borçlunun ivaz olarak çok aşağı bir fiyat kabul ettiği akitler,
  • Borçlunun kendisine yahut üçüncü bir şahıs menfaatine kaydı hayat şartıyla irat veya intifa hakkı tesis ettiği sözleşmeler ve ölünceye kadar bakma sözleşmeleri

Belirtilmiştir.

Kanun iradi tasarruflar başlığı altında aciz halinde yapılan tasarrufları da iptale konu tasarruflar altında sınıflandırmıştır. 1241 sayılı İcra İflas Kanunu’nun 279. Maddesi acze konu tasarrufları şu şekilde sınıflandırmıştır:

  • Mevcut bir borç için verilmiş rehinler,
  • Vadesi gelmemiş borç için yapılmış ödemeler,
  • Para veya çek gibi alışılmış ödeme araçları dışında yapılmış ödemeler,
  • Kişisel hakların kuvvetlendirilmesi için tapuya verilen şerhler.

Yukarıda sayılmış olan iptale konu nedenler; borçlu tarafından haciz, aciz veya iflastan en erken bir yıl içerisinde gerçekleştirilmişse tasarrufun iptali davası gündeme gelecektir. Madde 279’da sayılan iptal sebeplerinden birinin gerçekleşmesi halinde borçlu ile işlem yapan üçüncü kişi bu durumu bilmiyor veya bilebilecek durumda olmadığını ispat ederse iptal davasının sonuçlarından kurtulabilecektir.

Zarar verme kastıyla yapılan tasarruflar, 1241 sayılı İcra İflas Kanunu’nun 280. Maddesinde sayılmıştır. Malvarlığı borçlarına yetmeyen bir borçlunun, alacaklılarına zarar verme kastıyla yapmış olduğu tüm işlemler, borçlunun içinde bulunduğu mali durumun ve zarar verme kastının, işlemin diğer tarafınca bilindiği veya bilinmesini gerektiren açık emarelerin bulunduğu hallerde tasarruf iptal edilebilecektir. Burada diğer bir şart, işlemin gerçekleştiği tarihten itibaren beş yıl içinde alacaklılar tarafından borçlu aleyhine haciz veya iflas talebinde bulunulmuş olunmasıdır.

Burada borçlunun alacaklılara zarar verme kastı davacı alacaklı ya da iflas dairesi tarafından ispatlanmalıdır. Kanun koyucu ispatın zorluğu sebebiyle kanunda alacaklı lehine birtakım karineler öngörmüştür. Bu karineler:

  • Üçüncü şahıs borçlunun, karı veya kocası, usul veya füruu ile üçüncü dereceye kadar (bu derece de dahil olmak üzere) kan ve sıhri hısımları, evlat edineni veya evlatlığı ise borçlunun acz halini ve alacaklılara zarar verme kastını bildiği varsayılır. Üçüncü kişi bu karinenin aksini ispat ederse iptal kararı verilmeyecektir.
  • Ticari işletmenin veya işyerindeki mevcut ticari malların tamamını veya önemli bir kısmını devir veya satın alan ya da bir kısmını iktisapla beraber işyerini sonradan işgal eden şahsın, borçlunun alacaklılara zarar verme kastını bildiğini ve borçlunun da bu hallerde zarar verme kastıyla hareket ettiği varsayılır. Bu karine borçlu ve üçüncü kişinin tasarrufun iptali davasını açan alacaklıya devir, satış veya terk tarihinden en az üç ay evvel yazılı olarak bildirilmesiyle veya ticari işletmenin bulunduğu yerde görülebilir levhaları asmakla beraber Ticaret Sicili gazetesiyle; bu mümkün olmadığı takdirde bütün alacaklıların öğrenmesini temin edecek şekilde uygun araçlarla ilan olduğunu ileri sürerek bu karineyi çürütebilecektir.

Tasarrufun İptali Davası Yetkili Mahkeme

Tasarrufun iptali davasında görevli ve yetkili mahkeme genel hükümlere göre tayin edilecektir. Bu davada taraflar arasındaki ilişki uyarınca asliye hukuk mahkemeleri görevli olacaktır. İptal davası hacizde istihkak davasına karşı açılmışsa, istihkak davasına bakan icra mahkemesi iptal davasına da bakmakla görevli ve yetkili sayılacaktır.

Yetki açısından 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 5.maddesi dikkate alınacaktır. Genel yetki kuralına göre diğer kanunlarda yer alan yetkiye ilişkin hükümler saklı kalmak üzere, bu kanundaki genel hükümlere tabi olacaktır. Genel yetkili mahkeme ise, davalı borçlu gerçek veya tüzel kişinin davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri mahkemesidir.

Tasarrufun İptali Davası Harç

İptal davası aynı bir dava olmadığından harç, takip konusu alacak miktarı ile takip konusu alacak miktarı ile -eğer kati aciz belgesi düzenlenmiş ise aciz belgesindeki miktar ile- iptali istenen tasarrufun, tasarruf tarihindeki değeri karşılaştırılarak düşük olan değer hangisiyse bu değer iptal davasında dava değeri olarak belirlenecektir.

Tasarrufun İptali Davası Hak Düşürücü Süre

İptal davasında zamanaşımı süresi yoktur.  Bu dava, şahsi dava niteliğinde olduğundan bu davanın açılması hak düşürücü sürelere tabi kılınmıştır.

İvazsız tasarrufları konu alan tasarruf iptallerine ilişkin açılacak davada hak düşürücü süre 2 yıldır. Bu süre haciz tarihinden, haczedilecek mal bulunmaması dolayısıyla acze düşmeden veya iflasın açılmasından itibaren geriye sayılan 2 yıllık süredir.

Aciz halinde yapılan tasarrufların iptalinde hak düşürücü süre 1 yıldır. Bu bir yıllık süre; hacizden, haciz tutanağının tutulmasından veya iflasın açılmasında önceki 1 yıllık süre içerisinde aciz halinde yapılmış tasarruf işlemlerini kapsayacaktır.

Borçlunun zarar verme kastıyla hareket ettiği hallerde hak düşürücü süre 5 yıldır. Borçlunun zarar verme kastı ile yaptığı devri takiben 5 yıl içerisinde görevli ve yetkili mahkemede iptal davası açılmalıdır.

Yukarıda hukuki açıdan önem ihtiva eden tasarrufun iptali davası konusu genel bir çerçeveyle açıklanmıştır. İptal davasına konu tasarruflar, bu tasarrufların şekli, şartları ile iptal davasında harç ve hak düşürücü süreler hususu oldukça önemli ve hukuki danışmanlık alınması gereken başlıca konulardan biridir. Daha fazla bilgi ve danışmanlık için hukuk büromuzla iletişime geçebilirsiniz.

Tam Yargı Davası

Tam yargı davası idarenin eylemlerinden kaynaklanan zararlar ile ilgili olarak kişilerin uğramış oldukları bu zararların tazmini amacıyla açılan ve idare mahkemelerinin yani idari yargının görevli kılındığı dava türü olarak tanımlanmaktadır. İdarenin fiilleri nedeniyle açılan bu tazminat davası içeriğine maddi tazminat olabileceği gibi manevi tazminat da dahil edilebilmektedir. Tam yargı davası, hukuk davalarında görülen alacak ve tazminat davalarının idare hukukundaki yansıması olarak düşünülmektedir. İdari dava türlerinden tam yargı davası idari işleme dayanıyorsa, kişinin isteğine göre iptal davası ile birlikte açılabileceği gibi iptal davası sonuçlandıktan sonra bu davadan bağımsız olarak da açılabilmektedir. Üç dereceli yargı sisteminin bulunduğu idari yargılama hukukunda tam yargı davası için ilk derece mahkemesi olarak vergi ve idare mahkemeleri, istinaf yargılaması için bölge idare mahkemeleri ve son aşama olan temyiz incelemesi için Danıştay görevlidir. Danıştay, istisnai olarak bazı davalarda ilk derece mahkemesi olarak görevli kılınmıştır.

Tam Yargı Davası Çeşitleri Nelerdir

Tam yargı davası idare hukukunda, idari mercilerin işlem ve eylemlerinden dolayı kişilerin uğradığı maddi ve manevi zararlar anlamına gelmektedir. Bu anlamda tam yargı davası dört türde ele alınmaktadır. Bunlar tazminat davası niteliğinde, istirdat davası niteliğinde, vergi davası niteliğinde ve idari sözleşmelerden meydana gelen tam yargı davası olarak sınıflandırılmaktadır.

  1. Tazminat Davası Niteliğinde Tam Yargı Davası

İdari mercilerin yapmış olduğu eylemler ve tesis ettiği işlemler nedeniyle kişilerin uğradığı maddi ya da manevi zararların tazmini amacıyla açılan idari dava türüne verilen addır. En yaygın örneği idarenin hizmet kusuru ile gerçekleşen zararlara ilişkin maddi manevi tazminat davasıdır. Örnek olarak belediyenin bir yapı inşa ederken yapının yanındaki binayı yıkması durumunda bina sahibinin idare aleyhine açtığı maddi manevi tazminat davası verilebilir.

  1. İstirdat Davası Niteliğinde Tam Yargı Davası

İstirdat davası, zilyet olmayan malikin, malik olmayan zilyede karşı açtığı geri alma davası olarak tanımlanmaktadır. İdari mercilerin haksız yere elde etmiş olduğu değerlerin kişi tarafından geri alınabilmesi amacıyla açılan idari tazminat davasına istirdat davası niteliğinde tam yargı davası adı verilmektedir. Örnek olarak vergi dairesinin tahsil etmiş olduğu fazla verginin, açılacak tam yargı davası ile kişiye geri ödenmesi verilebilir.

  1. Vergi Davası Niteliğinde Tam Yargı Davası

Vergi davası, vergi mahkemelerinde açılan ve iptal davası ile tam yargı davası şeklinde iki çeşidi olan bir dava türüdür. Vergi davası niteliğinde tam yargı davası, tahakkuk eden verginin miktarına ya da bu verginin esasına ilişkin idari dava türüdür.

  1. İdari Sözleşmelerden Doğan Tam Yargı Davası

İdari merciler, sahip oldukları kamu tüzel kişiliği sıfatının kendilerine verdiği kamu gücünü kullanarak, tek taraflı otoritelerini kullanarak özel hukuk kişileri ile sözleşme yapabilmektedirler. Bu idari sözleşmelere ilişkin uyuşmazlıklar bir tarafının idari merciler yani kamu idareleri olması sebebiyle idari yargıda görülerek çözüme ulaştırılır. İdari işlemlerin hukuka uygunluğu ve aykırılığı hususlarının değerlendirilmesi sonucu çözümlenen bu davalar sözleşme hükümlerinin değerlendirilmesinden bağımsızdır.

İdarenin Hizmet Kusuru Nedeniyle Tazmin Sorumluluğu

İdarenin iş ve işlemlerinde, verdiği kamu hizmetlerinde bu hizmetlerin geç, kötü ve ya hiç işlememesi gibi durumlarda idarenin hizmet kusuru meydana gelmektedir. İdarenin hizmet kusuru, verdiği kamu hizmetindeki aksaklıklar, gecikmeler ya da yerine getirilmemeleri ile birlikte ortaya çıkar. Burada idari merciin kusurluluk hali mevcuttur ve esasen sahip olduğu kusursuz sorumluluğun istisnası olarak karşımıza çıkmaktadır. Kamu yararı amacıyla yerine getirilen kamu hizmeti bazı durumlarda idari mercilerin kusurlu hareketleriyle birlikte aksaklığa uğrar. Bu aksaklıklara örnek vermek gerekirse;

– İtfaiyenin yangın yerine geç intikal etmesi sonucunda yangının yan eve sıçraması

– Doktorun (devlet hastanesinde çalışması kaydıyla) ameliyat makasını hastanın içinde unutması ve hastanın bu sebeple enfeksiyon kapması

– Terk edilen askeri deponun içinde bırakılmış mühimmatların patlayarak etraftakilerin ölümüne neden olması

İdarenin Kusursuz Sorumluluk Nedeniyle Tazmin Sorumluluğu

İdarenin kusursuz sorumluluğu, yalnızca sonuç ve sonuca neden olan olayın idarenin işlemi olması durumundan kaynaklanan ve başka herhangi bir sebebin aranmadığı hallerdir. Kusursuz sorumluluk halinde, adından da anlaşılacağı üzere idarenin herhangi bir kusuru olmasına gerek yoktur. Neden ve sonuç arasındaki nedensellik bağının kopmaması yeterli ve gereklidir. İdarenin tesis ettiği işlemin ya da gerçekleştirdiği eylemin bu sonuca yol açması gerekir. İdari mercilerin risk içeren ve tehlikeli olduğu varsayılan iş ve işlemleri için geçerli olan bir durumdur. Tam yargı davası bu risk ve tehlikeler sonucunda meydana gelen maddi ve manevi zararın giderilmesi için açılmaktadır.

Bunlar dışında, idarenin kusurlu ya da kusursuz sorumluluğu dışında kalan durumlarda idarenin sosyal risk sorumluluğu meydana gelmektedir. Sosyal risk sorumluluğunun bilinen en tipik örneği ise terör eylemleri sonucunda meydana gelen maddi ve manevi kayıp nedeniyle açılan tam yargı davası olarak karşımıza çıkmaktadır.

Tam Yargı Davası Nasıl Açılır

İdarenin eylemleri nedeniyle zarara uğrayan kişi dava açmadan önce dava şartı olarak idari başvuru işlemini yerine getirmek zorundadır. Bu da eylemin meydana gelmesinden itibaren 1 yıl ve her halükarda eylemin gerçekleşmesinden itibaren 5 yıllık hak düşürücü süreye tabidir. Bu süre içerisinde idareye yapılan başvurular reddedildiği ya da cevaplanmadığı takdirde, bu sürelerin sonundan başlamak üzere 60 gün içerisinde idari yargıda tam yargı davası açmak zorundadırlar. Bu davanın idarenin eylemine dayanması durumunda tam yargı davası açılırken, idarenin işlemine dayanan zararlarda iptal davasıyla birlikte ya da ayrı olarak tam yargı davası açılabilmektedir. Tam yargı davası açabilmek için gereken sürenin vergi mahkemelerinde 30 gün olduğuna dikkat edilmesi gerekmektedir.

İdarenin eylemlerinden kaynaklanan bir zararın mevcut olması durumunda idareye başvuru önceliklidir. İdareye başvurulmaksızın tam yargı davası açılması durumunda, mahkeme dava dilekçesini resen idareye gönderecektir. İlk inceleme esnasında idari başvurunun yapılıp yapılmadığı incelenerek bu yönde bir işlem yapılmaktadır. İdareye gönderilen dilekçenin ardından  idareye tanınan 30 günlük cevap hakkı süresinin dolmasıyla birey dava açabilir duruma gelecektir. Bu halde idare mahkemelerinde görülecek tam yargı davasının 60 gün içinde, vergi mahkemelerinde görülecek tam yargı davalarında ise 30 günlük hak düşürücü süre içinde açılması gerekmektedir. Burada bahsi geçen 1 ve 5 yıllık sürelerin, idareye başvurmak için öngörülen süreler olduğu dikkatten kaçırılmamalıdır. Zira idarenin verdiği cevaplara ya da zımni ret kararlarına karşı dava açma süresi 1 ve 5 yıl değil 60 günlük süreye tabidir. Hak düşürücü ve kısa süreler olarak düzenlenen idari yargılama hukukunda iptal ve tam yargı davası açma sürelerine bu bakımdan da oldukça dikkat edilmesi gerekmektedir.

Tekrar belirtmek gerekirse, 1 yıl ve 5 yıl olarak belirlenmiş süreler eylemin gerçekleşmesinden itibaren işleyen ve kamu idaresine başvurmanız gereken uzun sürelerken, idari yargıda açacağınız tam yargı davasını bu başvurulara verilecek cevaba karşı 60 gün içerisinde açmanız gerekmektedir. Alanında uzman ve kaliteli kadromuz Ankara idare avukatı arayışınızda sizlere tam yargı davası açmanız ve yürütmeniz konusunda hukuki destek vermekten onur duyacaktır. Hak kaybı yaşamamanız adına idare hukuku alanında yetkin avukatlarımız ile görüşebilmek ve bilgi almak için bize ulaşabilirsiniz.

TAHLİYE TAAHHÜTNAMESİ

Tahliye taahhütnamesi gündelik hayatta kiracı-kiraya veren arasında gerçekleştirilen bir prosedür olarak karşımıza çıkmaktadır. Tahliye taahhütnamesi ne işe yarar diye merak eden ve araştırma yapanlar için tahliye taahhütnamesi sonuçlarının hem kiracıyı hem de kiraya vereni ilgilendirdiğini söylemek mümkündür. Tahliye taahhütnamesi şartları ve hükümlerinin yer aldığı 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu gereği kiracı- kiraya veren ilişkisinde kanun hükümleri kiracının yanında yer almaktadır. TBK hükümlerinin çoğunluğuna bakıldığında süreç kiracı lehine seyretmektedir. Ancak bazı hallerde tahliye taahhütnamesi gibi işlemlerle kiraya verene kiracıyı tahliye imkanı tanındığı görülmektedir.

Tahliye Taahhütnamesi Nedir?

Tahliye taahhütnamesi nedir sorusunun cevabına değinmek konunun yeterince aydınlatılması için önem arz etmektedir. Tahliye taahhütnamesi, kiracı kişinin kiralanan taşınmazı belirli bir tarihte terk edeceğini beyan etmesi anlamına gelmektedir. Bahsi geçen beyan Yargıtay kararlarında da belirtildiği üzere şekle sıkı sıkıya bağlı olan bir beyandır. TBK m. 352’de bu tahliye taahhütnamesi şartları hükümlerine yer verildiği görülmektedir.

Tahliye Taahhütnamesi Ne İşe Yarar?

Bir kira sözleşmesinin belirli bir süre için yapılması o taşınmazın kira süresi sonunda geri verileceği anlamına gelmez. Yukarıda belirttiğimiz üzere kanun kiracıyı koruyan bir yaklaşım sergileyerek sürenin sonunda sözleşmeyi sonlandırma hakkını kiracıya vermiştir. Kiracı kira bedelini ödediği müddetçe kiralanan taşınmazı kullanmaya devam edebilir. Kiraya verene bu hak tanınmamıştır.

Tahliye taahhütnamesi ne işe yarar sorusu da işte bu noktada devreye girmektedir. Kiracının kirayı ödediği müddetçe kiralanan taşınmazdan ayrılmaması durumunun tek istisnası tahliye taahhütnamesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Kiraya veren ve kiracı arasında, kiracının kira sözleşmesi süresi sonunda veya belirlenen başka bir tarihte kiraya konu taşınmazı terk edeceğine dair beyanını şartlarına uygun olarak oluşturulmuş bir tahliye taahhütnamesi ile belirtmesi halinde kiraya veren kiracıyı tahliye taahhütnamesi süresi sonunda ilgili taşınmazdan çıkarabilmektedir.

Kira Tahliye Taahhütnamesi

Kira tahliye taahhütnamesi ile kiraya verene bu taahhütname ile direkt olarak kiracıyı kiraya konu taşınmazdan çıkarma hakkı tanınmamaktadır. Kira tahliye taahhütnamesi sayesinde kiraya veren yalnızca bu taahhütname ile hukuki imkanlarını kullanma hakkını elde etmektedir. Kiraya veren kişide bulunun kira tahliye taahhütnamesi ile hangi yolların izlenebileceği TBK 352’de düzenlenmiştir. Buna göre;

  • Kira tahliye taahhütnamesi ile kiraya veren kiracısına dava açmak suretiyle kira bedeli ödenen taşınmazdan kiracıyı çıkarma imkanı elde edebilmektedir. Bu davaya da tahliye davası adı verilmektedir. Tahliye davasını açma süresi ve işleyecek zamanaşımı da TBK m. 352’de yer almaktadır. Buna göre kiraya veren kiracının kira tahliye taahhütnamesi üzerinde belirttiği taşınmazı terk etme tarihinden itibaren 1 ay içinde bu davayı açabilmektedir.
  • Kira tahliye taahhütnamesi bulunan kiraya verenin kullanabileceği diğer hukuki yol da icraya başvurmak şeklindedir. Kiraya veren kişinin kira tahliye taahhütnamesi ile icra dairesine müracaat ederek kiracıyı tahliye etmesi mümkün olmaktadır.

Tahliye Taahhütnamesi Geçerlilik Şartları

Tahliye taahhütnamesi geçerlilik şartları TBK’da düzenlenmiştir. Bunun dışında yargı kanallarınca kabul edilen ve uyulmadığı takdirde tahliye taahhütnamesi geçerlilik şartları sağlanamadığından taahhütnamenin geçerli olmadığı sebepler de bulunabilmektedir. Tahliye taahhütnamesi geçerlilik şartları arasında yer alan detaylardan birinin bile yerine getirilmemesi tahliye taahhütnamesini tamamen geçersiz kılabilmektedir. Bu bakımdan tahliye taahhütnamesi geçerlilik şartları büyük önem arz etmektedir. İşte tüm detaylarıyla tahliye taahhütnamesi geçerlilik şartları:

  • Tahliye taahhütnamesi yazılı olmalıdır.

Tahliye taahhütnamesi yazılı şekilde yapılmalıdır. Bu durum tahliye taahhütnamesi şartları arasında en önemli olan kuraldır. Bu durum TBK m.352’de de açıkça belirtilmiştir. Yazılı şekilde yapılacak Tahliye taahhütnamesi için ise herhangi bir kural belirtilmemiştir. Yani tahliye taahhütnamesi adi yazılı şekilde yapılabilmektedir.

Noter onayı tahliye taahhütnamesi geçerlilik şartları arasında yer almasa da tahliye taahhütnamesi noterde yapılarak garanti altına alınabilmektedir. Bu durum uygulamada da büyük bir fayda sağlamaktadır. Böylece ilgili tahliye taahhütnamesi için kiraya verenin veya kiracının herhangi bir itiraz hakkı olamamaktadır.

  • Tahliye taahhütnamesi bizzat yapılmalı veya özel temsilci tarafından imzalanmalıdır.

Tahliye taahhütnamesi kiracı tarafından bizzat imzalanması gereken bir belgedir. Bunun mümkün olmadığı hallerde ise kiracı tarafından özel yetkilendirilen bir kimsenin bu görevi üstlenmesi tahliye taahhütnamesi geçerlilik şartları bakımından herhangi bir sorun teşkil etmemektedir. Ancak burada verilen yetkinin genel vekaletname değil özel bir vekaletname şeklinde olacağı da atlanmaması gereken önemli bir detaydır. Özetle, tahliye taahhütnamesi şartları gereği tahliye taahhütnamesi imzasının kiracının herhangi bir aile bireyi, yakını vs. tarafından atılması mümkün olmamaktadır.

  • Tahliye taahhütnamesi taşınmazın boşaltılacağı tarihi içermelidir.

Tahliye taahhütnamesi geçerlilik şartları arasında yer alan bir diğer unsur da tahliye taahhütnamesi üzerinde ilgili taşınmazın boşaltılacağı tarihin yazılmış olmasıdır. Ancak burada önemli olan detay belirtilen detayın beyan lafzından anlaşılabilir olmasıdır. Tahliye taahhütnamesi üzerinde belirtilen tarihten ilgili taşınmazın boşaltılacağı tarihin net bir şekilde anlaşılamıyor olması tahliye taahhütnamesi geçerlilik şartları yerine getirilememiş demektir.

Tahliye taahhütnamesi üzerinde belirtilecek olan tarihin belirli süreli sözleşmelerde sözleşme süresinden önce veya sonra olmasında herhangi bir sakınca bulunmamaktadır. Bu durumu bir örnekle açıklamak gerekirse; iki yıllığına anlaşılmış bir kira sözleşmesi bakımından tahliye taahhütnamesi tarihi 3 yıl sonra olarak belirlenebileceği gibi 1 yıl sonra olarak da belirlenebilmektedir. Bu durum tahliye taahhütnamesi geçerlilik şartları bakımından herhangi bir sorun teşkil etmemektedir.

Tahliye taahhütnamesi zaman mefhumu bakımından dikkat edilmesi gereken bir diğer detay da taahhütnamenin ne zaman alınması gerektiği konusudur. Kanuna göre tahliye taahhütnamesinin kira sözleşmesi esnasında veya öncesinde alınması tahliye taahhütnamesi geçerlilik şartları bakımından olmaması gereken bir durumdur. Buna göre, tahliye taahhütnamesi ancak kira sözleşmesi yapıldıktan sonra alınabilmektedir. Uygulamada sözleşme sonrası tahliye taahhütnamesi süresi de 15 gün-1 ay aralığında belirlenmiştir.

  • Tahliye taahhütnamesi sırasında taahhütname ile bağlı olacak kişinin iradesi serbest olmalıdır.

Bir sözleşme türü olan tahliye taahhütnamesi oluşturulması ve imzalanması sırasında kiracı kişinin o esnada aldatma, korku veya hile etkisi altına bu sözleşmeyi imzalaması tahliye taahhütnamesi geçerlilik şartları bakımından engel oluşturmaktadır. Tahliye taahhütnamesi imzalama esnasında irade serbestisi içinde bulunmayan kişinin tahliye taahhütnamesi geçerlilik şartları sağlanmadığı gerekçesiyle sözleşmeyi iptal etmek için tabi olduğu zamanaşımı süresi ise 1 yıldır.

Tahliye Taahhütnamesi Şartları

Tahliye taahhütnamesi şartları yukarıda belirtilen tahliye taahhütnamesi geçerlilik şartları ile sınırlı tutulmuştur. Bunun dışından herhangi bir tahliye taahhütnamesi şartları bulunmamaktadır. Ancak yazılı şekilde yapılacak olan tahliye taahhütnamesi üzerinde kiralanan taşınmaza ilişkin bilgilerin, kiracıya ve kiraya verene ilişkin bilgilerin bulunması gerekmektedir. Ayrıca tahliye taahhütnamesi bakımından resmi şekilde yapılma gibi bir şart bulunmamaktadır.

Tahliye Taahhütnamesi İcra Takibi

Tahliye taahhütnamesi icra takibi bakımından izlenmesi gereken yolu şu şekilde sıralayabiliriz:

  • Kiraya veren ve elinde tahliye taahhütnamesi bulunan kişinin icra takibi yolunu seçmesi halinde taahhüt tarihinden itibaren 1 ay içinde kiracısı aleyhine icra takibi başlatması gerekmektedir.
  • İcra takibi başlatılmasının ardından icra dairesi tarafından kiracıya 15 gün mühletli bir tahliyeye ilişkin ödeme emri gönderilmektedir.
  • Tahliye taahhütnamesi bulunan kiraya verenin izleyebileceği iki yoldan biri olan dava bakımından yetkili mahkeme sulh hukuk mahkemesiyken, ikinci yol olan icra takibi için yetkili icra dairesi kanunda tanınan icra işlemine yetkili icra dairesidir.
  • Tahliye taahhütnamesi icra takibi bakımından yetkili icra dairesi takibe konu taşınmazın bulunduğu yargı çevresindeki icra dairesi olarak belirlenmiştir. Tahliye davasında da yetkili mahkeme yine aynı şekilde taşınmazın bulunduğu yer sulh hukuk mahkemesidir.

Tahliye taahhütnamesi dava yolu veya icra takibi başlatmak isteyen kiraya verenin, bu durumla ilgili haksızlığa uğramış kiracının veyahut konuyla ilgili bilgi almak isteyen herkesin öncelikle profesyonel bir yardım alması gerekmektedir. Tahliye taahhütnamesi gibi geçerlilik şartları ve prosedürü olan bir sözleşme türü ile ilgili iyi bir icra avukatı ile çalışmak süreç için son derce faydalı olacaktır.

Soybağının Reddi Davası

Soybağının reddi davası, çocuk ve baba arasında bulunan soy bağı ilişkisinin ortadan kalkmasına yönelik gerçekleştirilen bir davadır. Bu dava sonucunda çocuk ve baba arasındaki soy bağı ortadan kalktığı ve yeni bir hal aldığı için yenilik doğurucu bir davadır da denilebilir. Türk Medeni Kanunu’nda yer verildiği gibi; evliliğin devam etmesi yahut evliliğin sonlandığı günden 300 gün içerisinde doğmuş olan çocuğun babası, koca olarak kabul edilir. Dolayısıyla doğan çocuk kocanın üzerine sayılarak nüfusuna kaydettirilir. Burada önemli olan nokta, eğer çocuk ve baba arasında herhangi bir soybağı bulunmuyorsa, aradaki ilişki soybağının reddi davası ile sonlandırılarak ortadan kalkar.

Dünyaya gelen çocuğun erkek eş ile arasında bir soybağı durumunun olması “Babalık karinesi” olarak tanımlanır. Evliliğin devam ettiği veya sonlandığı günden itibaren 300 gün içerisinde çocuğun erkek eşe kayıt ettirilmesi yalnızca annenin evlilik süresi dahilinde gebe kaldığını ve doğurduğunu ispat etmesiyle mümkündür. Çocuğun kendisine ait olmadığını iddia eden erkek eş, soybağının reddi davasını anne ve çocuğa karşı açarak babalık karinesinden vazgeçebilir. Böylelikle soybağının reddi mümkün hale gelir.

Soybağının Reddi Davası Kime Karşı Açılır?

Soybağının reddi davası kime karşı açılır? Erkek eşin, çocuğun bir başkasından olduğunu yani kendinden olmadığını iddia etmesi halinde anneye ve çocuğa karşı soybağının reddi davasını açarak babalık karinesini çürütmüş olur. Burada önemli olan husus, yapılacak dava ile erkek eşin ve çocuğun çıkar ve haklarını korumayı sağlamaktır. İki taraftan birinin veya ikisinin mağdur edilmemesi amaçlanır. Dolayısıyla dava açma hakkı erkek eş ve çocuğa öncelikli olarak verilmiştir. Bunun yanında sadece kocanın soybağının reddi davası açmasına gerek kalmadan çocuğun da bağımsız bir şekilde dava açma hakkı vardır. Çocuğa tanınan bu hak, kendisinden gelen bir alt soya verilmeksizin çocuğun ölümüyle ancak son bulur.

Çocuğun erkek eşe karşı açacağı davada eğer ergin olmadığı anlaşılırsa çocuğun yerine atanacak bir kayyım dava açabilir. Yargıtay’ın burada benimsemiş olduğu tutum, ergin olmayan çocuğun ayırt etme yetisini kullanıp kullanamadığını göz önüne getirmeksizin açılması istenilen davanın kayyım tarafından açılmasıdır. Çocuğun yüksek yararı adına kayyımın dava açması ön plandadır.

Soybağının Reddi Davası Zamanaşımı

Soybağının reddi davası zamanaşımı barındıran bir davadır. Eğer ki erkek eş soybağının reddi davasını açmak istiyorsa bunun için; annenin gebe kaldığı veya kalmadığı süreçte bir başkası ile cinsel ilişki yaşadığını ya da baba olmadığını düşündüğü andan itibaren 1 yıl içerisinde açmakla yükümlüdür. Daha önce Türk Medeni Kanunu’nun 289. maddesinde belirtilen 5 yıl içerisinde açmak zorunludur, ibaresi 2009 tarihinde gerçekleştirilen Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla kaldırılmıştır[1]. Yapılan bu değişiklik ile birlikte esas alınan tarih; çocuğun doğumu üzerinden geçen süre değil, erkek eşin baba olmadığını anladığı yahut iddia ettiği andan itibaren geçecek olan 1 yıllık süreyi kapsamaktadır.

Diğer bir husus ise kayyımın ne kadar sürede davayı açabildiğidir. Buradaki esas nokta, reşit olmayan çocuğa atanan kayyıma, böyle bir kararın kendisine bildirildiği günden başlayarak 1 yıl içerisinde davayı açmakla zorunlu olduğudur. Eğer çocuğa ergin olana kadar herhangi bir kayyım atanmamışsa ya da atanmasına rağmen bir dava talebinde bulunmamışsa, çocuğun reşit olduğu günden itibaren 1 yıllık süre içerisinde soybağının reddi davasını açmak zorundadır. Çocuğun gerçek babası olduğu iddia edilen kişi ise çocuğun dava açtığı erkek eşin ölümü veya ayırt etme gücünü kaybettiğini öğrendiğinden itibaren 1 yıl içerisinde dava açabilme hakkına sahiptir.

Nesebin Reddi Davası

Nesebin reddi davası Türk Medeni Kanunu’nda öngörülen sebeplere dayandırılarak çocuk ve erkek eş arasındaki soybağı durumunun tamamen ortadan kaldırılması durumudur. Bu nedenle açılan bir dava türüdür. Türk Medeni Kanunu 285. maddesinde ele alındığı gibi; evlilik sürecinde yahut evlilik bitiminden başlanarak geçen 300 gün içerisinde dünyaya gelen çocuğun babası, erkek eştir. Davanın gerçekleşebilmesi için çocuk ve baba arasında bulunan bir soybağı ilişkisi olması lazımdır.

Çocuğun kendisine ait olmadığını ve biyolojik babasının kendisi olmadığını iddia eden erkek eş, çocuk ile arasında bulunan soybağı ilişkisinin ortadan kalkması adına nesebin reddi davasını açar. Bilinmesi gereken önemli noktalardan birisi ise şudur: Açılan dava doğrultusunda erkek eşin çocuğa karşı sahip olduğu hak ve sorumlulukların tamamı sona erer. Böylelikle çocuğun doğumundan itibaren bakım, sağlık ve eğitim gibi yapılan tüm masraflar çocuğun annesinden veya soybağı ispat edilmişse gerçek babadan talep edilir.

Soybağı Reddi Davasında İspat Durumu

Soybağının reddi davasında ispat durumu iki şekilde düzenlenmiştir. Bunlar Türk Medeni Kanunu’nun 287. ve 288. maddeleridir. Bu iki durum şu şekillerde açıklanabilir:

  • Evlilik süreci içerisinde çocuğun ana rahmine düşmesi: Bu hususta davacı olan taraf için durumu ispat etmek pek de kolay olmaz. Çocuk ile erkek eş arasında herhangi bir soybağının bulunmadığını iddia eden taraf, bu durumu kanıtlamakla yükümlüdür. Erkek eşin baba olmadığına dair şüphe duyulması tek başına yeterli değildir. Babalık karinesinin çürütülmesi için iki durum söz konusu olabilir: Birincisi, çocuğun evlilik sürecinde ana rahmine düştüğü andan itibaren anne ile babanın cinsel ilişki kurmadığına dair ispat; ikincisi ise anne ile babanın cinsel ilişkisi ile çocuğun doğumunun arasında bir bağlantı olmadığına dair ispattır.
  • Evlilik gerçekleşmeden önce ya da tarafların ayrı yaşaması esnasında çocuğun ana rahmine düşmesi: Burada babalık karinesinin yukarıdaki ilk duruma göre daha zayıf olmasından dolayı kanun koyucu ispat yükünü hafifleterek bir başka kanıta ihtiyaç olmadığını kararlaştırmıştır.

Soybağının Reddi Davasında DNA Testi Unsuru

Soybağının reddi davasında DNA testi unsuru hakim tarafından dikkate alınabilecek bir durumdur. Açılan dava soybağı konusunu kapsadığı için kamu düzenini ilgilendiren bir boyut olarak ele alınır. Dolayısıyla davayla ilgilenen hakim söz konusu bütün olguları araştırarak takdir eder. Hakim tarafından araştırılan ve takdir edilen deliller neticesinde erkek eşin çocuğun biyolojik babası olmadığı yönünde çok ciddi kanaatler elde edilmişse, bilimsel açıdan da olguların kanıtlanması amacıyla hakim, çocuk ile erkek eş arasında DNA testinin yapılması kararını verebilir.

Bu durum Türk Medeni Kanunu’nun 284. maddesinde de geçmektedir. Özet olarak; soybağının netlik kazanması açısından önemli ve zorunlu görülen, aynı zamanda sağlıklarına herhangi bir zararı dokunmayan incelemeleri yaptırmakla yükümlüdür. Eğer erkek eş DNA testini kabul etmez ise hakim, bu durumu davalının aleyhine yönelik bir unsur olarak değerlendirebilir.

Soybağının Reddi Davasında Hukuki Sonuçlar

Soybağının reddi davasında hukuki sonuçlar üç şekilde ele alınabilir. Bunlardan en önemlisi, çocuk ile erkek eşin soybağının reddi davasının kesinleşmesi ile aralarında tüm bağlar geçmişe etki edecek şekilde çocuğun doğumuyla beraber ortadan kalkar. İkinci önemli hukuki sonuç ise, erkek eş ile soybağı bulunmayan çocuğun biyolojik babasıyla soybağı ilişkisi kurmasının önü açılır. Bunun için çocuğun biyolojik babasıyla soybağı kurabilmesi adına “Tanıma” ya da “Babalık davası” yollarından birisi izlenebilir. Son olarak da çocuğun erkek eş ile soybağı ilişkisinin kesilmesi, çocuğun annesiyle arasındaki soybağını etkilemez.

[1] Anayasa Mahkemesi’nin 25/06/2009 Tarih ve 2008/30 Esas, 2009/96 sayılı Kararı.

Ruhsatsız Silah Bulundurma, Taşıma veya Satın Alma Suçu

Ruhsatsız silah cezası 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun’un 12’nci ve 13’üncü maddesinde açıklanmıştır.

6136 Sayılı Kanun’a Muhalefet Suçu Unsurları

2735 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Yönetmelik’in 2’nci maddesinde farklı çeşitte silahların tanımları yapılmıştır. Ateşli silah, tabanca, tam otomatik silah, yivli av tüfeği gibi silahların ruhsatsız olarak bulundurulması, taşınması veya satın alınması suç teşkil edecektir. 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun’da belirtilen silahları ruhsatsız taşıyan kişiler 6136 sayılı Kanun’a muhalefet suçundan ruhsatsız silah cezası ile cezalandırılacaktır.

6136 sayılı Kanun’un 12’nci maddesinde ateşli silahları ve mermileri ülkeye sokmak, taşımak ve buna aracılık etmek suçu belirtilmiştir. Bu suç ülkeye sokmak, sokmaya kalkışmak, bunların ülkesine sokulmasına aracılık etmek, ülke içerisinde üretmek, ülkeye yasadışı yollar ile gelen silahları ülke içinde taşımak veya birilerine yollamak, taşımaya veya yollamaya aracılık etmek, satmak veya satmaya aracılık gibi seçimlik hareketlerle işlenebilecektir.

6136 sayılı Kanun’un 13’üncü maddesinde ise ateşli silahlarla mermileri satın alma, bunları taşıma, bulundurma suçu belirtilmiştir. Bu suç ateşli silahlara ait mermileri satın alma, taşıma veya bulundurma gibi seçimlik hareketleri biri, birkaçı veya tamamının gerçekleştirilmesiyle işlenebilecektir.

6136 sayılı Kanun’a muhalefet suçu kasten ve herkes tarafından işlenebilecektir. Failin Kanun’da sayılan seçimlik hareketlerin üzerinde gerçekleştirildiği silahın zilyedi olması gerekmektedir. Burada fail ile silah arasında elle tutulur bir zilyetlik ilişkisi var olmalıdır. Yargıtay’ın[1] kararı uyarınca failin evinde bulunan silahın yatak odasının girişinde yer alması ve aynı silaha ait boş kovanın failin tek katlı evinin bahçesinde tespit edilmesi zilyetlik ilişkisine örnek olarak gösterilebilecektir.

Suçun konusunu oluşturan silah kullanılmaya hazır olmalıdır. Atış kabiliyeti olmayan bozuk silahlar 6136 sayılı Kanun’a muhalefet suçunu oluşturmayacaktır. Silahın kullanıma uygun olup olmadığı Jandarma ve Polis Kriminal Laboratuvarları ile Adli Tıp Kurumu tarafından bilimsel olarak incelenecektir. Silahın arızası basit bir tamirat müdahalesi ile giderilebilecek bir arızaysa silah artık kullanıma uygun sayılacaktır.

6136 sayılı Kanun’a muhalefet suçunun ispatlanması için silahın madden var olması şart değildir. Silahın ele geçirilememesi halinde boş kovanlar ve benzeri silah parçaları üzerinde inceleme yapılarak cezaya hükmolunabilecektir.

Ayrıca bu suçlarda seçimlik yaptırım öngörülmemiştir. Mahkeme hem hapis hem de adli para cezasına hükmedecektir.

Ruhsatsız silah bulundurma suçu diğer suçlarla birlikte işlendiğinde gerçek içtima kurallarına göre cezaya hükmolunacaktır.

Ruhsatsız Silah Cezası

6136 sayılı Kanun’un 12’nci maddesi uyarınca her kim bu Kanunun kapsamına giren ateşli silahlarla mermileri ülkeye sokar veya sokmaya kalkışır veya bunların ülkeye sokulmasına aracılık eder veya bunları 29/6/2004 tarihli ve 5201 sayılı Harp Araç ve Gereçleri ile Silâh, Mühimmat ve Patlayıcı Madde Üreten Sanayi Kuruluşlarının Denetimi Hakkında Kanun hükümleri dışında ülkede yapar veya bu suretle ülkeye sokulmuş ve ülkede yapılmış olan ateşli silahları veya mermileri bir yerden diğer bir yere taşır veya yollar veya taşımaya bilerek aracılık eder, satar veya satmaya aracılık ederse veya bu amaçla bulundurursa beş yıldan on iki yıla kadar hapis ve beşyüz günden beşbin güne kadar adlî para cezasıyla cezalandırılacaktır.

Yukarıda sayılan seçimlik hareketlerin örgüt faaliyeti çerçevesi dışında iki veya daha çok kişinin birlikte işlemesi hali 12’nci maddenin (2) numaralı fıkrasında cezayı ağırlaştırıcı nitelikli hal olarak öngörülmüştür.

Yine 12’nci maddenin (1) numaralı fıkrasında sayılan seçimlik hareketlerin 12’nci maddenin (3) numaralı fıkrasında belirtilen suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde verilecek cezalar bir kat daha ağırlaştırılacaktır.

Kanun koyucu 12’nci maddenin (4) numaralı fıkrasında cezayı ağırlaştıran bir başka nitelikli hali belirtmiştir. Buna göre ateşli silahın tüfek veya seri ateşli kısa sürede çok sayıda ve etkili biçimde mermi atabilen tam otomatik veya dürbünlü tabanca veya bu fıkrada sayılanların benzerleri olması ya da bu niteliği taşımayan ateşli silahlar veya her türlü mermilerin miktar bakımından vahim olması halinde yukarıdaki fıkralarda yazılı cezalar yarı oranında artırılarak hükmolunacaktır. Burada miktar bakımından vahimlik ölçütü dört adetten fazla olmasıdır. Bu fıkrada belirtilmiş olan ateşli silahlar ile benzerlerinin miktar bakımından vahim olması halinde 12’nci maddenin birinci, ikinci ve üçüncü fıkralarında yazan cezalar bir kat arttırılacaktır.

6136 sayılı Kanun’un 13’üncü maddesi (1) numaralı fıkrası uyarınca bu Kanun hükümlerine aykırı olarak ateşli silahlarla bunlara ait mermileri satın alan veya taşıyanlar veya bulunduranlar hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis ve otuz günden yüz güne kadar adli para cezasına hükmolunacaktır. Bu suçta seçimlik yaptırım öngörülmemiştir. Mahkeme hem hapis hem de adli para cezasına hükmedecektir.

13’üncü maddenin (2) numaralı fıkrasında kanun koyucu cezayı ağırlaştıran nitelikli bir hal öngörülmüştür. Buna göre 12’nci maddenin (4) numaralı fıkrasında tüfek veya seri ateşli kısa sürede çok sayıda ve etkili biçimde mermi atabilen tam otomatik veya dürbünlü tabanca veya bu fıkrada sayılanların benzerleri olması ya da bu niteliği taşımayan ateşli silahlar veya her türlü miktar bakımından vahim sayılan mermiler olması halinde beş yıldan sekiz yıla kadar hapis ve beş yüz günden beş bin güne kadar adli para cezasına hükmolunacaktır.

Kuru sıkı olarak tabir edilen ses veya gaz fişeği ya da benzerlerini atabilen tabancayı, teknik özelliklerinde değişiklik yaparak öldürmeye elverişli silah haline dönüştüren kişi 13’üncü maddenin (1) numaralı fıkrasında da belirtildiği üzere bir yıldan üç yıla kadar hapis ve otuz günden yüz güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılacaktır.

Silah 12’nci maddenin (4) numaralı fıkrasında sayılan silahlardan değilse, 13’üncü maddenin (3) numaralı fıkrası uyarınca bir adet olarak mutat sayıdaki mermileriyle birlikte ev veya işyerinde bulunduruluyorsa bu cezayı azaltan nitelikli bir hal olarak öngörülmüştür. Bu halde bir yıldan iki yıla kadar hapis cezası ve yirmi beş günden yüz güne kadar adli para cezasına hükmolunacaktır.

Ateşli silahlara ait mermilerin pek az sayıda bulundurulmasını veya taşınması mahkemece vahim olarak takdir edilmezse bu cezayı azaltan nitelikli hal olarak öngörülecektir. Burada hükmolunacak ceza altı aya kadar hapis ve yüz güne kadar adli para cezasıdır.

Ruhsatsız Silah Şikâyet Prosedürü

Ruhsatsız silah cezası için 6136 sayılı Kanun’a muhalefet suçu şikâyete tabi suçlardan olmadığından soruşturma ve kovuşturma resen yapılacaktır. Ruhsatsız silah bulundurma suç tek başına işlenmişse bu suç basit yargılama usulüne tabi olacaktır. Bundan ayrı olarak ruhsatsız silah bulundurma suçu başka suçlarla birlikte işleniyorsa artık bu suçlarla aynı yargılama usulüne uyularak soruşturma ve kovuşturma yürütülecektir.

Şikâyete bağlı olmayan suçlardan sayıldığı için mağdurun şikayetinden vazgeçebilmesi hali burada yoktur. Soruşturma ve kovuşturma resen yürütülecektir. Burada dikkat edilecek husus 8 yıllık zamanaşımı süresi olacaktır. 6136 sayılı Kanun’a muhalefette görevli mahkeme asliye ceza mahkemesidir.

Yukarıda hukuki açıdan önem ihtiva eden 6136 sayılı Kanun’a muhalefet suçu konusu genel bir çerçeveyle açıklanmıştır. 6136 sayılı Kanun’a muhalefet suçu ve cezası hususu oldukça önemli ve hukuki danışmanlık alınması gereken başlıca konulardan biridir. Daha fazla bilgi ve danışmanlık için hukuk büromuzla iletişime geçebilirsiniz.

[1] YGCK E. 2011/8-278 K. 2012/96 T. 13.3.2012

Reddi Miras Davası ve Şartları

Reddi miras davası, mirasçıların kendilerine bırakılmış mirasın alacak ve borç içeren tüm yükümlülüklerini reddetmesine ilişkindir.

Reddi Miras

Mirasın reddedilebilmesi hususu miras hukukunda iki farklı şekilde mümkün olmaktadır. Yasal ve atanmış mirasçılar mirası gerçek ve hükmi olarak iki şekilde reddedebileceklerdir. Gerçek miras reddi, mirasın aktif ve pasifleriyle mirasçılar tarafından reddedilmesine ilişkindir. Hükmi ret ise borca batık terekenin miras bırakanın ödemeden aczi sebebiyle mirasçılar tarafından bir başvuruda bulunulmasına gerek kalmadan kendiliğinden (resen) reddolunmasıdır.

Gerçek Miras Reddi

Türk Medeni Kanunu madde 599 uyarınca miras, miras bırakanın ölümü gerçekleştiğinde bir bütün olarak mirasçılara geçecektir. Kanunen yasal mirasçı olan veyahut vasiyetname, miras sözleşmesi vb. hukuki ilişkilerle mirasçı haline gelen kişiler kanunda belirtilen süreler içerisinde miras bırakan tarafından kendilerine bırakılmış olan terekeyi aktif ve pasifleriyle reddetme hakkına sahiptir.

Mirası reddetme hakkının kullanılmasıyla birlikte mirasçıların terekeden kendi kişisel varlıkları ile sorumlu olmaları da dahil olmak üzere tüm hak ve borçlar üzerinde yükümlülükler son bulacaktır. Miras ancak külli olarak reddedilebilir, kısmen miras reddedilemeyecektir.

Reddi miras davası hususunda tam fiil ehliyeti şartı aranmaktadır. Buna ek olarak mirası reddetme hakkının kullanılması kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak değildir. Bu sebeple mirasçının tam fiil ehliyetine sahip olmaması halinde bu hak yasal temsilcisi (Vasi, vekil, küçükse küçüğün anne babası) tarafından kullanılabilecektir.

Mirası reddetme hakkının, Türk Borçlar Kanunu madde 23 vd. uyarınca yanılma, korkutma, aldatma gibi eylemler sonucunda yerine getirilmiş olması halinde ret hakkını kullanan mirasçı bu işlemin iptalini dava yolunu kullanarak ileri sürebilecektir.

Mirasın Hükmen Reddi

Miras bırakanın ölümü tarihinde açıkça ödemeden aczi söz konusuysa veyahut bu resmen tespit edilmişse miras hükmen reddedilmiş sayılacaktır. Mirasın hükmen reddedilmesinde herhangi bir başvuru koşulu veya hak düşürücü süre yoktur. Buna ilişkin mahkemeden ödeme aczine ilişkin tespit talep edilebilir veya açılmış bir davada ileri sürülebilecektir.

Hükmi reddi bilmeyen alacaklıların tereke borcuna ilişkin olarak başlattığı icra takiplerine karşı hükmi reddin ileri sürülmesi veya devamında tespit edilmesi ile ilgili görevli ve yetkili mahkeme davalı tereke alacaklısının yerleşim yeri asliye hukuk mahkemesi olacaktır.

Reddi Miras Nasıl Yapılır?

Reddi miras açıklaması miras bırakanın ölümünden önceki son yerleşim mahkemesi sulh mahkemesine çeşitli yollarla yapılabilir. Mirasçılar, ret açıklamasını görevli bu mahkemelere sözlü beyanla ya da yazılı araçlarla yapabilecektir. Mirasın reddi açıklaması yazılı olarak yapılacaksa mahkemeye reddi miras talebi dilekçesi verilmesi gerekmektedir. Sulh mahkemesinde açılacak bu davada taraf gösterilmesine ihtiyaç olmadan, hasımsız olarak dava açılabilecektir.

Reddi mirasın yapılabilmesi için yollanacak ret açıklaması herhangi bir resmi şekil şartına tabi olmayacaktır. Ret açıklamasının geçersiz olmaması için mirasçıların bu ret açıklamasını yaparken hiçbir kayıt ve şarta dayandırmaması gerekir.

Velayet, Vesayet ve Miras Tüzüğü uyarınca mirasçının mirası ret açıklaması sulh hukuk mahkemesine ulaştıktan sonra ret hakkında sulh hakimince bir tutanak tutulacak ve bu beyan mahkeme defterine ve özel bir kütüğe işlenecektir.

Reddi Miras Davası Süresi

Reddi miras başvurusunun yapılması Türk Medeni Kanunu madde 606 uyarınca hak düşürücü süreye tabidir. Mirasçılar ancak üç ay içerisinde mirası reddetme hakkına sahiptir. Üç aylık süre ret başvurusunun sulh mahkemesine varmış olduğu süreden itibaren başlayacaktır. Sulh hakimi kendisine bu talep geldikten sonra takdir yetkisi olmaksızın miras reddine ilişkin süreci ilerletmelidir.

  • Yasal mirasçılar açısından bu hak düşürücü süre miras bırakanın ölümünü ve kendilerinin mirasçılık sıfatlarını öğrendikleri günden itibaren başlayacaktır. Yargıtay’ın bir kararına göre[1] yasal mirasçılar bu tarihten itibaren ilgili makamlara mirasın reddine ilişkin başvuruda bulunabilecektir. Yasal süre içinde mirası reddetmeyen mirasçı mirası kayıtsız şartsız kazanmış olacaktır. Miras bırakanın mirasçısı, miras bırakandan önce ölmüşse buradaki ret hakkı mirasçının kendi mirasçılarına geçecektir. Bu mirasçılar için ret süresi kendilerinin miras bırakanına mirasın geçtiği tarihten itibaren başlayacaktır.
  • Atanmış mirasçılar (Vasiyetname, miras sözleşmesi gibi hukuki ilişkilerle mirasçı haline gelenler) içinse hak düşürücü süre vasiyetnamenin resmen açıldığı ve kendilerinin de bu konuda resmen bilgilendirildiği tarihten itibaren başlayacaktır. İradi mirasçı bu hususu biliyor fakat resmen bu konuda bilgilendirilmemişse yine de süre başlamamış sayılacaktır.

Mirası ret için sürenin kaçırılmış olması halinde kural olarak ret hakkı düşecek, artık kullanılamaz olacaktır. Yalnız Türk Medeni Kanunu madde 615 uyarınca haklı nedenlerin bulunması halinde hak düşürücü süre sulh mahkemesi hakimince gerekirse bir defadan fazla olarak uzatılabilecek hatta yeni bir hak düşürücü süre tanınabilecektir.

Bir diğer husus ise, terekenin resmi defterinin tutulması halidir. Türk Medeni Kanunu uyarınca terekenin resmi defterinin tutulması halinde ret süresi kanunen bir aydır. Terekenin resmi defterinin incelenme süresi bittikten ve mirasçılara tebliğinden itibaren 1 ay içerisinde her bir mirasçıdan kabul veya ret beyanında bulunulması istenecektir. Bir aylık süre boyunca bir beyanda bulunmayan mirasçı mirası zımnen kabul etmiş sayılacaktır.

Reddi Mirasın Sonuçları

Mirasın reddedilmesi bozucu yenilik doğuran geçmişe etkili bir haktır. Reddi miras davası sonuçları mirasçıların yasal veya iradi olmasına göre ayrı ayrı şekillenecektir.

Yasal Mirasçılar Tarafından Mirasın Reddi

  • Reddeden mirasçıların yasal mirasçı olması halinde, bu mirasçının payı sanki miras bırakandan önce ölmüş gibi paylaştırılacaktır. Mirası reddedenin altsoyu varsa miras payı altsoya geçecektir. Miras bırakanın altsoy mirasçısı olmaması halinde öteki mirasçıların payları, buna bağlı olarak (saklı payları olanların saklı payları da dahil) artacaktır. Bunun sonucu olarak mirasın reddi, bozucu koşula bağlı geçici mirasçılık halini geçmişe etkili olarak ortadan kaldıracaktır.
  • Türk Medeni Kanunu uyarınca en yakın yasal mirasçıların tamamı tarafından mirasın reddolunması halinde, reddolunmuş miras sulh mahkemesi tarafından iflas hükümlerine göre tasfiye edilecektir. Tasfiye sonunda kalan kısım için, mirasçılar sanki mirası reddetmemişler gibi mirasçılara dağıtılacaktır. Yargıtay’ın da bir kararına[2] göre birinci derecedeki mirasçıların tamamı tarafından miras reddedilmişse, buradaki paylar ikinci derecede yer alan mirasçılara geçmeyecek; terekenin tasfiyesi yapılacaktır. Yapıldıktan sonra arta kalan değer ret hakkı kullanılmamış gibi birinci derece mirasçılarına verilecektir.

Atanmış Mirasçılar Tarafından Mirasın Reddi

  • Atanmış mirasçının mirası reddetmiş olması halinde aksine bir düzenleme yoksa (miras bırakanın tasarrufla ilgili başka türlü arzusu olduğu anlaşılmadıkça) kendisine bırakılmış olan miras payı en yakın yasal mirasçılara geçecektir. Burada yer alan pay atanmış mirasçı tarafından reddedildikten sonra onun mirasçısına geçmeyecektir.

Reddi Miras İçin Gerekli Belgeler

Reddi miras davası sürecinin sağlıklı bir biçimde yürütülmesi için mirasçının son yerleşim yeri sulh hukuk mahkemesinden veraset ilamı alınmalıdır. Akabinde mirasın reddi başvuru dilekçesiyle birlikte miras bırakanın son yerleşim yeri sulh hukuk mahkemesine mirasın reddi için dava açılabilecektir.

Yukarıda konu ile ilgili olarak reddi miras davası ve şartları tüm ayrıntılarıyla birlikte açıklanmıştır. Mirasın reddedilmesi hususu oldukça önemli ve hukuki danışmanlık alınması gereken konulardan biridir. Reddi miras konusu hakkında için hukuk büromuzla iletişime geçebilirsiniz.

[1] (Y.8. HD. E.2013/16406 K.2014/11138 T.30.05.2014)

[2] T.C.Yargıtay 3. Hukuk Dairesi Esas: 2010/15137Karar: 2010/20977Tarih: 20.12.2010

Oretra