alper otluoğlu

ÖZEL HAYATIN GİZLİLİĞİNİ İHLAL SUÇU VE CEZASI

Özel hayatın gizliliğini ihlal suçu, TCK m. 134’te düzenlenen bir suç tipidir. Bu suç tipini açıklamadan önce özel hayatın gizliliğini ihlal suçu ile korunan hukuki değeri açıklamak gerekmektedir. Anayasanın 20. maddesinde de belirtildiği üzere özel hayatın gizliliği hakkı herkese tanınmış bir hak olup bu hakka saygı gösterilmesini isteme hakkına herkes sahip olmaktadır. Özel hayatın gizliliğini ihlal ile de korunan hukuki değer olan özel hayat; kişinin hayatının başkaları tarafından öğrenilmesini istemediği, başkalarından gizlediği kısım olarak tanımlanabilmektedir.

Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu Nedir?

Özel hayatın gizliliğini ihlal hükmü ile kişinin özel hayatına ilişkin detayların öğrenilmesi, paylaşılması ve özel alanına girilmesi durumlarını engellemek amaç edinilmiştir. Özel hayatın gizliliğini ihlal suçu bir genel norm niteliğinde karşımıza çıkmaktadır. Bu suça benzeyen ve yine özel hayata ilişkin verileri konu edinen diğer suç tipleri ise özel norm niteliği taşır. Genel norm olan özel hayatın gizliliğini ihlal suçu ile diğer özel norm olan suç tiplerini karıştırmamak gerekir.  Bu suç tiplerini;

  • Kişisel verilerin kaydedilmesi suçu
  • Bilişim suçları
  • Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçu
  • Kişisel verileri ele geçirme, yayma veya başkasına verme suçu şeklinde sıralamak mümkündür.

Günümüz dünyasında internet üzerinden iletişim, sosyal medya kullanımı gibi faaliyetlerin artmasıyla özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun ihlal edilmesi çoğunlukla Twitter, Instagram, Youtube, WhatsApp, E-mail, Facebook gibi mecralarda gerçekleştirilmektedir. İnternet üzerinden gerçekleştirilen ve bilgisayar, telefon vb. iletişim araçlarıyla yapılan özel hayatın gizliliğini ihlal suçu, yazımızda açıklanacağı üzere suçun direkt olarak nitelikli halini oluşturmaktadır. Başka bir deyişle, çağımızda özel hayatın gizliliğini ihlal suçu genellikle TCK m. 134/2’de düzenlenen suçun nitelikli hali şeklinde işlenmektedir.

Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçunun Ünlü Kişilere İşlenmesi

Özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun normal vatandaşa karşı işlenmesi ünlü kişilere karşı işlenmesinden daha kolaydır. Ünlü kimselerin kişisel alanı ve ihlal edilmemesi gereken bölgeleri normal insanlara nazaran daha sınırlıdır. Ünlü kişilerin bir sınırı olmakla birlikte özel hayatının izlenmesine razı olma durumu söz konusu olmaktadır. Ünlü kişinin kamuoyundaki tanınırlığı oranınca özel hayatın gizliliğini ihlal fiilinin işlenmesi meşru kılınmıştır. Sanatçı, sporcu, siyasetçi veya herhangi bir sebeple tanınır olan kişilerin özel hayatının gizliliği kapsam alanına girilmesi belirli ölçülerle sınırlı olduğu sürece suç teşkil etmemektedir.

Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu Nitelikli Hali

Özel hayatın gizliliğini ihlal suçu nitelikli hali TCK 134/2’de düzenlenmiştir. Buna göre, kişinin özel hayatın gizliliğine ilişkin görüntü ve seslerinin ifşa edilmesi özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun nitelikli halini oluşturmaktadır.

Burada açıklanması gereken durum kanun hükmü içinde geçen “ifşa” unsuru olacaktır. İfşa; gizli olan bir şeyi açığa çıkarmak ve duyurmak anlamına gelmektedir. Özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun gerçekleşebilmesi için ifşa edilen bilginin herhangi biri tarafından duyulmasına, görülmesine vs. gerek yoktur. Özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun nitelikli halinin işlenebilmesi için önemli olan ses veya görüntü kaydının ifşaya elverişli araçlarla kayıt altına alınmasıdır.

Özel hayatın gizliliğini ihlal suçu hem ses ve görüntü kaydetmek hem de bu kayıtları ifşa etmek şeklinde gerçekleşirse bu durumda iki ayrı suç işlenmiş sayılmaktadır. Böylece suçun faili hem 134/1 hem de 134/2’ye göre cezalandırılacaktır.

Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Cezası

Özel hayatın gizliliğini ihlal suçu cezası basit şekil ve nitelikli hal olarak TCK m.134’te ayrı düzenlenmiştir. Buna göre:

  • Özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun basit hali olan özel hayatın gizliliğini ihlal fiilinin cezası 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası olarak düzenlenmiştir.
  • Özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun ses ve görüntü kaydetmek suretiyle işlenmesi halinde ise ceza oranı 1 kat artırılmaktadır. Bu bağlamda özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun ses ve görüntü kayıt araçlarıyla işlenmesi halinde hapis cezası süresi 2 yıldan 6 yıla kadar olmaktadır.
  • Özel hayatın gizliliğini ihlal suçu nitelikli şekilde işlendiğinde özel hayata ilişkin kaydedilen ses ve görüntülerin ifşası söz konusu olmaktadır. Bu suçun cezası ise TCK m. 134/2’de 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası olarak belirlenmiştir. İfşanın internet aracılığıyla yapılması halinde de aynı cezaya hükmolunmaktadır.

Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Şikayet Süresi

Özel hayatın gizliliğini ihlal şikayet süresi konu ile ilgili merak edilen detaylardandır. Özel hayatın gizliliğini ihlal suçu teşkil eden tüm fiiller için şikayet yolu açıktır. Bu durum TCK m. 139’da da hüküm altına alınmıştır. Özel hayatın gizliliğini ihlal suçu oluşturan fiillere karşı hakimin herhangi bir şikayet olmaksızın resen soruşturma ve kovuşturma yapması mümkün olmamaktadır. Özel hayatın gizliliğini ihlal şikayet süresi ise bu ihlalin gerçekleştiği veya mağdurun öğrendiği tarihten itibaren 6 ay olarak belirlenmiştir.

Burada özel hayatın gizliliğini ihlal üzerine şikayette bulunan kişinin şikayetinden feragat etmesi üzerine nasıl bir prosedür izleneceğinden de bahsedilmelidir. Buna göre, özel hayatın gizliliğini ihlal suçu için şikayette bulunan kişinin şikayetinden vazgeçmesi üzerine tekrar aynı suç için şikayette bulunması mümkün olmamaktadır.

Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Tazminat

Özel hayatın gizliliğini ihlal tazminat davası açılabilecek bir suç türüdür. Özel hayatın gizliliğini ihlal suçu faili olan kişi, bir kimsenin kişilik haklarına saldırıda bulunmuş olmaktadır. Özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun TCK’da yer alan yaptırımının yanında kişilerin konu ile ilgili TMK m. 25 gereğince maddi ve manevi tazminat davası açma hakkı saklıdır. Özel hayatın gizliliğini ihlal tazminat davasından önce bu suçun mağduru olan kişinin özel hayatının gizliliğinin ihlal edildiğinin veya böyle bir tehlike olduğunun ispatı için tespit davası açması gerekmektedir. Özel hayatın gizliliğini ihlal tehlikesinin engellenmesi, var olan saldırının sonlandırılması veya etkisi devam eden saldırının bitmesi bakımından hukuka aykırılık tespiti bu dava ile sağlanmaktadır. Özel hayatın gizliliğini ihlal suçu ile oluşan zararın düzeltilmesi ve giderilmesi için de tespit davasının ardından kişilere maddi ve manevi tazminat yoluyla haklarını özel hayatın gizliliğini ihlal tazminat davası açarak koruma imkanı tanınmıştır.

Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Tazminat Zamanaşımı

Özel hayatın gizliliğini ihlal tazminat davası açmak isteyen kişi için zamanaşımı süresi bu ihlalin işlendiği tarihten itibaren 2 yıl, fiilin işlendiği tarihten itibaren ise 10 yıldır. Özel hayatın gizliliğini ihlal ceza kanunlarına göre suç teşkil ettiği için özel hayatın gizliliğini ihlal tazminat davası için de ceza zamanaşımı süresi uygulanmaktadır. Ceza kanununda suç teşkil eden bu suç tipi ile ilgili özel hayatın gizliliğini ihlal tazminat davası açabilmek için ceza davası açmış olma şartı bulunmamaktadır.

Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu Uzlaşmaya Tabi mi?

Özel hayatın gizliliğini ihlal suçu uzlaşmaya tabi mi sorusunun cevabı “evet” olacaktır. Özel hayatın gizliliğini ihlal suçu uzlaşma prosedürü uygulanması gereken suçlar arasında yer almaktadır. Bu tip suçlarda soruşturma ve kovuşturma aşamasında ilk olarak uzlaşma prosedürünün uygulanması gerekmektedir. Soruşturma ve kovuşturma usulünün ön şartı olan uzlaşmanın sağlanamaması halinde yargılamaya devam edildiği görülmektedir. TCK kapsamında değerlendirilen ve cezai yaptırımı hapis cezası olan bu suç tipi mağduru veya faili olan kişilerin süreci tüm hassasiyetiyle takip etmeleri onların lehine olacaktır. Konu ile ilgili detaylı bilgi ve profesyonel yardım için iyi bir özel hayatın gizliliğini ihlal avukatı ile çalışmak süreç açısından son derece faydalı olacaktır.

Ölüm Sebebiyle Tazminat Davaları

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu madde 53 ve devamı maddelerinde yer alan ölüm sebebiyle tazminat talebinde bulunulabilecektir.

Ölüm Tazminatı

Türk Borçlar Kanunu’nun 53’üncü maddesinde ölüm halinde uğranılan maddi zararlar sıralanmıştır. Cenaze giderleri, ölüm hemen gerçekleşmediği takdirde tedavi giderleri ile çalışma gününün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıplar, ölen kişinin desteğinden yoksun kalan kişilerin bu sebeple uğradıkları kayıplar bu zararlara örnek gösterilebilir. Türk Borçlar Kanunu’nun 56’ncı maddesinde ölüm sebebiyle manevi zararların giderilmesi açıklanmıştır. Bu hükme göre ölüm sebebiyle tazminat olarak ağır bedensel zarar veya ölüm halinde zarar görenin veya ölenin yakınlarına da maddi tazminatın yanısıra manevi tazminat olarak uygun bir miktar paranın ödenmesine karar verilebilecektir.

Kişinin ölmesi halinde manevi tazminat istenmesi hakkı davalı tarafından gerçekleştirilen haksız fiilden yansıma yoluyla manevi zarara uğrayan ölenin yakınlarına verilmiştir. Ölenin yakınları ölenin ailesini de içine alan geniş bir kavramdır. Burada ölen kişinin yakınları kapsamına bakıldığında ölen kişiyle akrabalık bağı haricinde duygusal bağı olan kişiler de manevi tazminat talebinde bulunabilecektir.  Buradaki yakınlık aile hukuku bağlamında dikkate alınmayacaktır. Örneğin ölen kişiyle uzun süreli ilişkisi olan sevgilisi, uzun bir geçmişi paylaşıyorsa veya uzun yıllardır birlikte çalışılmış iş ortağı veya meslektaşı vb. kişiler varsa artık bu kişiler de tazminat hakkına sahip olacaktır.

Manevi zararın talep edilebilmesi için mağdura yöneltilen hukuka aykırı davranış ile mağdurun yakınlarının manevi zararı arasında uygun bir illiyet bağının bulunması gerekmektedir. Burada ölenin yakınlarının uğradığı zarar yansıma zarar değil, doğrudan doğruya manevi zarar olacaktır.

Manevi zararın tazmin edilebilmesi için birtakım şartlar aranmaktadır. İlk olarak bir kimsenin yaşam hakkına hukuka aykırı bir saldırı bulunmalı ve bu ölümle sonuçlanmış olmalıdır. Kişinin hayatı, sağlığı ve beden bütünlüğünün, özgürlüğünün, onur ve saygınlığının, resminin, özel hayatının gizliliğinin, sırlarının tecavüze uğraması kişilik haklarına saldırı olarak gündeme gelecektir. Bu unsurlar somut olayın şartlarına göre şekillenebilecek mahkeme tarafından takdir edilebilecektir. İkinci olarak açık kanun hükmü bulunmadıkça kişilik hakkı tecavüze uğrayan ile zarar gören aynı kişi olmalıdır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 56’ncı maddesinin (2) numaralı fıkrası ölüm ve bedensel zararlarda yansıma yoluyla maddi ve manevi tazminat tazminini kabul ettiğinden bu madde kapsamında ölen ve ağır bedensel zararlara maruz kalan kişilerin yakınları maddi ve manevi tazminat talep etme hakkını haiz olacaktır. Diğer hallerde yansıma yoluyla kişinin yakınları tarafından ölüm sebebiyle tazminat talep edilmesi mümkün olmayacaktır. Üçüncü olarak manevi zararın talep edilmesi için ortada bir manevi zarar bulunmalı ve bu zarar ölenin yakınında acı ve üzüntü yaratmalıdır. Davalı ölüme sebep olan kişi, yansıma zararla tazmin talebinde bulunabilecek kişi için ölenin yakını olmadığını veya ölümünden üzüntü duymadığını ispat ettiği takdirde hukuka aykırılık bağının ve manevi zararın bulunmadığına ulaşılacaktır. Dördüncü olarak kişilik haklarına hukuka aykırı bir biçimde edilmiş tecavüz ile ortaya çıkan manevi zarar arasında uygun bir nedensellik bağı bulunması gereklidir. Örneğin kişinin ölümü bu olayda haksız fiili aktif veya pasif davranışıyla gerçekleştiren kişiden kaynaklanıyor olmalıdır. Beşinci olarak davalının sorumlu olmasını gerektiren kusurlu veya kusursuz sorumluluk hali bulunmalıdır. Kusurun belirlenmesi burada tazminat miktarını belirlerken göz önünde tutulacaktır.

Destekten Yoksun Kalma Tazminatı

Destekten yoksun kalma tazminatı ölen kişinin ardından bu kişinin desteğiyle geçinen kişilerin talep edebileceği bir tazminat türüdür. Destek veren kişinin ölümü sebebiyle geride kalanlar onun desteği olmadan geçinemiyorsa hallerinin daha da kötüleşmesini engellemek adına ölümü sebebiyle tazminat yoluna başvurulacaktır. Yaşarken ölen kişiden destek alan kimseler (ölenin baktığı kişi, akrabaları, sevgilisi, nişanlısı) ne kadar destek aldıklarını ispat ederek talepte bulunabilecektir.

Çekirdek aile (eş, anne baba, çocuk) içerisinde bu kişilerin yaşarken birbirine destek olduklarına ilişkin bir karine vardır. Bu karineye göre anne baba ve çocuklar birbirlerine yaşarken destek olmaktadır. Hukuki karine sebebiyle maddi manevi tazminat davasında bu tazminat kalemi için ayrıca sayılan bu kişilerin birbirine destek olduğuna ilişkin ispat faaliyeti yürütülmesine ihtiyaç yoktur. Ancak böyle bir ilişkinin olmadığına ilişkin aksi ispat yürütülerek karine çürütülebilecektir. Bu karine çürütüldüğü takdirde artık davalı taraftan destekten yoksun kalma tazminatı istenmesi hukuka aykırı sayılacaktır.

Destekten yoksun kalma tazminatı ve buna ilişkin kalemler 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 53’üncü maddesinde belirtilmiştir. Cenaze giderleri ile ölüm hemen gerçekleşmediği takdirde tedavi giderleri ile çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıplar maddi tazminat başlığı altında talep edilebilecektir.

Destekten yoksun kalma tazminatı zamanaşımı süresine tabidir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu madde 72 uyarınca destekten yoksun kalma tazminatı zararın ve tazminat yükümlüsünün öğrenilmesinden itibaren 2 (iki) yıl, zararın gerçekleşmesinden itibaren her herhalde 10 (on) yıl olarak belirlenmiştir. Kişinin tedaviden sonra ölümü halinde bu süre kişinin ölüm tarihinden itibaren başlayacaktır.

Ölüm Sebebiyle Maddi ve Manevi Tazminat

Ölüm sebebiyle tazminat somut olayın özellikleri dikkate alarak hâkim tarafından belirlenecektir. Manevi tazminat davası maddi tazminat davası ile açılabileceği gibi ayrı ayrı da açılması mümkündür. Türk yargısında hiçbir maddi zararın meydana gelmediği yalnızca kişinin ölmesi sebebiyle açılan manevi tazminat davaları da yer almaktadır. Burada davacı ölenin yakınları, davalı ise ölümden dolayı maddi ve manevi zarardan sorumlu olan kişi veya kişilerdir. Ölümden sorumlu kişiler birden fazla ise 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu madde 61 uyarınca müteselsilen sorumlu olacaktır.

Davanın konusu ölüm sebebiyle maddi ve manevi zararın tazmini için bir miktar para ödenmesi olacaktır. Davacı taraf burada ölüme sebep olan eylemi, maddi ve manevi zararı, ölüm ile zarar arasındaki uygun nedensellik bağını, davalının veya kusursuz sorumluluğunu ispatla yükümlü olacaktır. Hâkim davacının tazminat talebini haklı bulduğu takdirde davalıyı davacıyı bir miktar para ödemeye mahkum edecektir.

Hâkim buna ilişkin tazminatın belirlenmesinde 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 4’üncü maddesinde yer alan takdir yetkisini kullanacak, hukuka ve hakkaniyete göre karar verecektir. Manevi tazminatın mutlaka para ile belirlenmesi gerekmektedir. Burada takdir ve tayin edilirken mağdurun yakınlarının çektiği acı ve elemden başka bunun derecesi, tarafların sıfatı ile sosyoekonomik durumları dikkate alınacaktır.  Örneğin bir trafik kazasının ele alındığı Yargıtay kararında[1] ölenin yakınlarının talebine karşı davacı çocuklarla ölen baba arasında aile ve sevgi bağlarının kopuk olduğu bu sebeple kan bağının manevi tazminat için yeterli görülemeyeceği gerekçesiyle manevi tazminat talebini reddetmiştir.

Ayrıca manevi zararın yanında destekten yoksun kalanların zararlarının belirlenmesinde kişinin hangi yaşta vefat ettiği ve ortalama hangi yaşa dek yaşayabileceği göz önünde bulundurularak yıl bazında ne kadar destek olacağı hesaplatılarak maddi tazminata ulaşılır.

Yukarıda hukuki açıdan önem ihtiva eden ölüm sebebiyle tazminat  konusu genel bir çerçeveyle açıklanmıştır. Ölüm sebebiyle tazminat davaları hususu oldukça önemli ve hukuki danışmanlık alınması gereken başlıca konulardan biridir. Daha fazla bilgi ve danışmanlık için hukuk büromuzla iletişime geçebilirsiniz.

[1] Y4HD E. 2004/13535 K. 2005/9727 T. 22.09.2005

Otluoğlu Hukuk Bürosu | İstanbul Kentsel Dönüşüm Avukatı Çalışmaları

Otluoğlu Hukuk Bürosu kentsel dönüşüm avukatı olarak uzman ve tecrübeli kadrosuyla hukuki danışmanlık hizmeti sunmaktadır.

İstanbul Kentsel Dönüşüm Avukatı İletişim Bilgileri

Otluoğlu Hukuk Bürosu Kentsel Dönüşüm Hukuku alanında uzman ve tecrübeli kadromuzla siz danışanlarımıza kentsel dönüşüm avukatı olarak hukuki danışmanlık hizmeti sunmaktadır. Büromuz Pendik/İstanbul merkezli olarak faaliyet yürütmekte olup kentsel dönüşümün gerçekleştirilmesine dair tüm süreçlerde hukuki danışmanlık hizmeti sunmaktadır.

İstanbul Kentsel Dönüşüm Avukatı Ücreti 2022-2023

Kentsel dönüşüm avukatı ücreti kentsel dönüşüm gerçekleştirilecek yapının mahiyeti, hukuki uyuşmazlığın ve hukuki sürecin durumuna göre değişiklik göstermektedir. Kentsel dönüşümün hukuka uygun bir biçimde gerçekleştirilmesi hukuki açıdan büyük öneme sahip konulardandır. Yapının kentsel dönüşümünde yapı üzerinde hakları bulunan kişilerin hukuki anlamda haklarının ihlal edilmemesi adına alanında uzman ve tecrübeli avukatlarla çalışılmalıdır. Otluoğlu Hukuk olarak sizlere Kentsel Dönüşüm Hukuku alanında uzman ve deneyimli avukat kadromuzla hukuki danışmanlık hizmeti sunmaktayız. Ayrıntılı bilgi ve kentsel dönüşüm avukatı ücreti için İletişim kısmında yer alan destek hattımız ve e-posta adresimiz aracılığıyla tarafımızla iletişime geçebilirsiniz. İletişim adreslerimizi kullanarak randevu almak istediğiniz konuyu tarafımıza ilettiğiniz takdirde ön bilgilendirme alabilir ve randevu tarihinizi belirleyebilirsiniz.

Kentsel Dönüşüm İşlemlerinin Hukuki Süreci İstanbul’da Ne Kadar Sürer?

Özellikle Kahramanmaraş, Kilis, Diyarbakır, Adana, Osmaniye, Gaziantep, Şanlıurfa, Adıyaman, Malatya ve Hatay’ı şiddetle etkileyen 7,7 ve 7,6 büyüklüğündeki iki depremden sonra kentsel dönüşüm Türkiye’nin metropolü olan İstanbul’da kentsel dönüşümün gerçekleştirilmesinin önemini büyük ölçüde öne çıkardı.

Özellikle Marmara Bölgesi’nde 80’li yılların başından itibaren çarpık kentleşme büyük bir probleme dönüşmüştür. Çarpık kentleşme, kullanım süresini dolduran yapılar ve riskli yapılar Kentsel Dönüşüm Hukuku’nun ana çerçevesini oluşturmaktadır.

Kentsel dönüşümün gerçekleştirilmesi İstanbul ve Türkiye’de 16/05/2012 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun ile daha da üzerinde durulması gereken bir konu haline gelmiştir.

Kentsel dönüşüm avukatı, kentsel dönüşüm kapsamında hukuka ve mevzuata uygun olarak tespit edilen riskli arsa ve arazilerde yaşama ve dayanıklı, yapı standartlarına uygun ve kişilerin barınma ihtiyacını gideren yapılar inşaat edilmesi sürecinde hukuki danışmanlık hizmeti sunmaktadır.

Kentsel dönüşümün yapılması için bir dizi sürecin tamamlanması gerekmektedir. Sürecin ilk adımı risk tespit raporu alınmasıdır. Risk tespit raporu, 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’un 3. maddesine göre Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yetkilendirilmiş kurum ve kuruluşlara başvurularak, inceleme sonucu alınabilecektir. Bu raporun alınması için gayrimenkul sahiplerinden birinin başvurması yeterli olacaktır. Yapı riskli olarak tespit edildikten sonra taşınmazın bulunduğu Tapu Müdürlüğü tarafından ilgili yapının maliklerine, riskli yapının tapuya şerh edildiği ve itiraz etme hakkına ilişkin olarak açıklamalarda bulunan tebligat gönderilecektir. İtiraz edilmediği takdirde riskli yapılar için tebligatı takip eden 60 günden az olmamak üzere kendilerine tanınmış olan süre içinde binanın yıktırılması gerektiği de tebliğ edilmektedir. Bina bu süre içinde yıkılmadığı takdirde en geç 30 günlük bir ek süre tanınmaktadır. Bu süre sonunda yapı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yıkılmaktadır.

Yukarıda açıklamış olduğumuz tüm süreçlere bakıldığında kentsel dönüşüm sürecinin sağlıklı bir biçimde yürütülmesi için Kentsel Dönüşüm Hukuku alanında uzman ve tecrübeli bir kentsel dönüşüm avukatı ile çalışılması gerektiği aşikardır. Kentsel dönüşümün gerçekleştirilmesi, riskli yapı tespitine itiraz edildiği takdirde daha uzun süreceğinden hukuki süreçte hak ihlalinin önüne geçilmesi bakımından hukuki danışmanlık desteği alınmalıdır.

Kentsel dönüşüm işlemlerinin hukuki sürecinin İstanbul’da ne kadar süreceği yukarıda belirtmiş olduğumuz süreçte ortaya çıkacak iş ve işlemlerin etrafında şekillenecektir.

İstanbul Kentsel Dönüşüm Hukuku İşlerinde Ne Kadar Masraf Çıkar?

Kentsel dönüşüm avukatı tarafından yürütülecek Kentsel Dönüşüm Hukuku süreçlerinde ilk olarak riskli yapı tespit raporu alınacaktır. Kentsel dönüşüm sürecinin yürütülebilmesi için yapının riskli olması gerekmektedir.

6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’da riskli yapının tanımı yapılmıştır. İlgili tanım uyarınca, riskli alan içinde veya dışında olup ekonomik ömrünü tamamlamış olan ya da yıkılma veya ağır hasar görme riski taşıdığı ilmi ve teknik verilere dayanılarak tespit edilen yapı riskli yapı sayılacaktır.

Riskli alan ise, zemin yapısı veya üzerindeki yapılaşma sebebiyle can ve mal kaybına yol açma riski taşıyan, Cumhurbaşkanınca kararlaştırılan alan olarak tanımlanmıştır.

Riskli yapı tespiti ve bu kapsamda rapor alınabilmesi için yapı sahiplerinden biri ya da bunların kanuni temsilcileri, masrafları kendisi ödeyerek Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın internet sitesinde belirttiği lisanslı kuruluşlara başvurmalıdır. Bu başvurunun ardından yapılacak inceleme sonucunda yapıya yetkililerce riskli raporu verilecektir. Riskli yapı tespit raporu verilmesini takiben bu rapor Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü’ne sunulacaktır. Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü tarafından raporda bir eksiklik olmaması halinde riskli yapı en geç on iş günü içerisinde, yapının bulunduğu Tapu Müdürlüğü’ne bildirilecektir. İlgili Tapu Müdürlüğü’ne bildirilen yapının taşınmaz sayfasının beyanlar hanesine riskli olduğunun şerhi düşülmektedir.

Tapu Müdürlüğü şerhi koymasını takiben yapı malikleri ile ayni ve şahsi hak sahiplerine bu raporun sonuçlarını ve rapora itiraz edilmesi usulünü bildirir bir tebligat gönderecektir. Tebligat içerisinde; başvuruda bulunulan yapının riskli yapı olarak değerlendirildiği ve buna ilişkin bilginin tapu siciline şerh edildiği, riskli yapı tespit raporuna karşı hak sahiplerinin 15 gün içerisinde itiraz edebileceği, itiraz edilmediği takdirde tebligat yapılmasını takiben 60 günden az olmamak üzere kendilerine verilecek sürede yapının yıktırılması gerektiği konuları hakkında bilgilendirmeler yer almaktadır.

Yapı üzerinde hak sahibi olan kişilerin tebligat tarihinden itibaren 15 gün içerisinde itiraz etmesi halinde bu itirazlar yetkili merciler tarafından incelenecektir. İtirazın yapılması için Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne yapının neden riskli olamayacağına ilişkin dilekçe yazılmalı ve bu dilekçeye gerekli belgeler eklenmelidir. İtiraza hakkında yapılacak inceleme sonucunda itiraz kabul edilirse Tapu Müdürlüğü’ne bildirimde bulunulacaktır. İtiraz kabul edilmediği takdirde riskli yapı tespitinde bulunulmuş olan yapı için yıkım kararı verilecektir.

Rapor kesinleştiği takdirde, yapının yıkımı veya güçlendirilmesi için bir dizi işlem yürütülecektir. Raporun kesinleşmesinden itibaren ayrıca riskli yapının yıkılması adına yapı sahiplerine 60 günden az olmamak üzere süre tanınacaktır. Bu sürede yapı sahipleri yıkım yerine yapının güçlendirilmesini tercih ediyorsa ve riskli yapı yukarıda tanımlamış olduğumuz riskli alan içinde değilse güçlendirme ruhsatı alınmalıdır.

İstanbul’da riskli yapı olup riskli alan üzerinde yer almayan ve 17 Ağustos 1999 depremi öncesi birçok yapı bulunmaktadır. Deprem öncesi bu yapıların güçlendirilmesi ve güçlendirilemeyecek durumdaysa yıkılıp kentsel dönüşüm sağlanması büyük önem arz etmektedir.

Yıkım kararı yukarıda da belirtildiği üzere herhangi bir çoğunluğun karar vermesine gerek kalmaksızın yapıdaki maliklerden birinin başvurusuyla uygulanabilecektir. Yıkım kararı ve yıkım sonrasında ise belirlenen bir müteahhitle arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi yapılmalıdır. Yapının bulunduğu arsanın kentsel dönüşümü için tüm kat maliklerinin tamamının oyu aranacaktır. Tamamı bu yönde oy vermediği takdirde yıkımdan önce lisanslı değerleme kuruluşlarına yapının değeri tespit ettirilecek ve yapı sahiplerinden birinin istemi ile malikler için toplantı yapılacaktır. Bu toplantıda üçte iki çoğunluk sağlandığı takdirde yapının kentsel dönüşüme uygun olarak yeniden yapılması hakkında karar verilebilecektir. Kararın verilmesini takiben karar, karara katılmış katılmamış herkese bildirilmelidir. Karar bildirilirken maliklere on beş günlük bir süre tanınmaktadır. Verilecek bu süre sonucunda, on beş gün içinde kararın kabul edilmemesi halinde yapıda yer alan bağımsız bölümlere ilişkin arsa paylarının, Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca tespit edilecek rayiç değerinden az olmamak üzere diğer paydaşlara açık artırma usulü ile satılabileceği, satış gerçekleşmediği takdirde bu payların Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından satın alınarak Hazine adına resen tescilinin yapılacağı bildirilecektir.

Tüm bu işlemler ve kentsel dönüşüm sürecinin yürütülmesi hakkında hukuki danışmanlık alınması arsa payının korunması ve arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin yapıya en yararlı olacak şekilde kurulmasına katkı sağlayacaktır. Hukuki danışmanlık ücreti ve diğer sair ücretlerin ve masrafların belirlenmesi için somut durumun değerlendirilmesi gerekmektedir. Ayrıntılı bilgi ve kentsel dönüşüm avukatı ücreti için İletişim kısmında yer alan destek hattımız ve e-posta adresimiz aracılığıyla tarafımızla iletişime geçebilirsiniz. İletişim adreslerimizi kullanarak randevu almak istediğiniz konuyu tarafımıza ilettiğiniz takdirde ön bilgilendirme alabilir ve randevu tarihinizi belirleyebilirsiniz.

İstanbul Kentsel Dönüşüm Avukatı Ücreti Nasıl Belirlenir?

İstanbul kentsel dönüşüm avukatı ücreti belirlenirken kentsel dönüşümün gerçekleştirilmesine ilişkin iş ve işlemler ile ortaya çıkması muhtemel veyahut var olan hukuki uyuşmazlığın da irdelenmesi gerekmektedir.

Türkiye’nin aktif fay hatlarının üzerinde yer alan bir ülke olması itibariyle, kentsel dönüşümün gerçekleştirilmesi sırasında bir kentsel dönüşüm avukatından hukuki danışmanlık ve gerekmesi halinde dava danışmanlığı desteği alınması, maliklere veya hak sahiplerine hem hak ihlaline engel olunması hem de gereksiz harcamaların engellenmesi konusunda olumlu etki sağlayacaktır.

Kentsel dönüşüm avukatı ücreti belirlenirken kentsel dönüşüm süreci en başından itibaren değerlendirilecektir. Bir hukuki uyuşmazlığın ortaya çıkması halinde siz danışanlarımıza dava takip danışmanlığı desteği de sunulmaktadır. Yapı üzerinde yer alan hakların korunması ile karşılaştırıldığında Kentsel Dönüşüm Hukuku alanında uzman ve tecrübe sahibi bir avukattan destek alınması kişiyi gereksiz harcamalardan ve hak kaybından da koruyacaktır.

İstanbul Kentsel Dönüşüm Avukatı Ücreti Ne Zaman Ödenir?

Kentsel dönüşüm avukatı, avukatlık hizmetlerine dair ücretin ödenmesi hakkında Otluoğlu Hukuk olarak size bilgi sağlamaktayız. Avukatlık ücreti ve sair konular için İletişim kısmında yer alan destek hattımız ve e-posta adresimiz aracılığıyla tarafımızla iletişime geçebilirsiniz. İletişim adreslerimizi kullanarak randevu almak istediğiniz konuyu tarafımıza ilettiğiniz takdirde ön bilgilendirme alabilir ve randevu tarihinizi belirleyebilirsiniz.

İstanbul En İyi Kentsel Dönüşüm Avukatı Nasıl Bulunur?

Kentsel Dönüşüm Hukuku uzmanlık gerektiren konulardandır. İstanbul’da bu alanda uzmanlaşmış birçok avukat ve avukatlık bürosu bulunmaktadır. Bu bürolardan biri sayılan Otluoğlu Hukuk olarak siz danışanlarımıza kentsel dönüşüm süreçlerinin yürütülmesi hakkında uzman, tecrübeli ve seçkin avukat kadromuzla hukuki danışmanlık ve dava takip desteği hizmetlerini kentsel dönüşüm avukatı olarak sunmaktayız.

İstanbul’da Kentsel Dönüşüm Uyuşmazlıklarına Hangi Mahkeme Bakar?

Yukarıda belirtildiği üzere riskli yapı tespit raporuna itiraz, raporu veren ilgili makama 15 gün içerisinde gerçekleştirilecektir. İtirazı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından oluşturulan teknik bir heyet inceleyecek olup itirazın kabul edilmesi halinde daha önce rapora konu olan yapı için kentsel dönüşüm gerçekleştirilmeyecektir. İtirazın reddedilmesi halindeyse karar kesinleşecek ve bina yıkılacak veya yıktırılacaktır.

İlgili kişiler riskli yapı tespit raporuna karşı İdare Mahkemesi’nde iptal davası açabilecektir. Bu iptal davası, riskli yapı tespit raporunun hak sahiplerine tebliğinden itibaren 30 gün içerisinde açılabilecektir. İptal davasında yetkili mahkeme ise riskli yapı tespit raporu hazırlanan ilgili yapının bulunduğu yer İdare Mahkemesi olacaktır.

Riskli yapı tespitine ilişkin hukuki uyuşmazlıklar dışında Kat Mülkiyeti Kanunu’ndan doğan uyuşmazlıklar, tahliye ve izale-i şüyu konularında Sulh Hukuk Mahkemeleri; müdahalenin men-i, tapu iptal ve tescil ile ecri misil konularında ise Asliye Hukuk Mahkemeleri görevli olacaktır.

İstanbul Kentsel Dönüşüm Avukatı Nasıl Çalışır?

İstanbul kentsel dönüşüm avukatı tarafından hukuki danışmanlık hizmeti alındığı takdirde bu alanda uzman ve tecrübeli avukat kadromuz, siz danışanlarımızdan ilk olarak sürece ilişkin bilgi ve belgeler toplayacaktır.

Bilgi ve belgelerin toplanmasını takiben avukatlarımız tarafından kentsel dönüşüm süreci değerlendirilecek, sürecin yürütülmesi adına işlemler gerçekleştirilecek ve muhtemel hukuki uyuşmazlığın önlenmesi ile siz danışanlarımızın haklarının korunması için bazı tedbirler alınacaktır.

Kentsel dönüşümün gerçekleştirilmesi hem yapı malikleri ve diğer hak sahipleri hem de kentsel dönüşümü yüklenen firma tarafından oldukça karmaşık bir süreçtir. Yenilenecek ya da güçlendirme çalışması yapılacak yapı kanun ve ikincil mevzuatta belirtilmiş standartlara ve yasal zorunluluklara uygun bir biçimde inşa edilmelidir. Bu süreç avukatlarla yürütüldüğü takdirde hem zaman hem de masraflar yönünde ciddi bir tasarruf sağlanacak, geri dönülmez hataların ortaya çıkması önlenecektir.

Kentsel Dönüşüm Avukatı Önemi

Yukarıda kentsel dönüşümün önemi ve bu süreçlerin yürütülmesinde kentsel dönüşüm avukatının önemi vurgulanmıştır.

Ülkemizin aktif fay hattı kuşağında yer alması ve ülkemizin geçtiğimiz günlerde yaşamış olduğu Kahramanmaraş merkezli yıkıcı etkisi yüksek depremler sonrası, kentsel dönüşüm süreçlerinin yürütülmesi son derece önemli bir konuma gelmiştir. Yaşanılan son depremde yeni binaların dahi yıkılması ve verdiğimiz çok sayıda can kaybı, riskli yapıların tespitinin ve kentsel dönüşümün gerçekleştirilmesinin önemini göstermektedir. Can ve mal kayıplarının doğal afet öncesi büyük ölçüde önlenebilmesi ve olası hukuki uyuşmazlıkların çözüme kavuşturulabilmesi adına kentsel dönüşüm avukatından destek alınması son derece önemlidir.

Otluoğlu Hukuk olarak sizlere Kentsel Dönüşüm Hukuku alanında uzman ve deneyimli avukat kadromuzla hukuki danışmanlık hizmeti sunmaktayız. Ayrıntılı bilgi ve kentsel dönüşüm avukatı ücreti için İletişim kısmında yer alan destek hattımız ve e-posta adresimiz aracılığıyla tarafımızla iletişime geçebilirsiniz. İletişim adreslerimizi kullanarak randevu almak istediğiniz konuyu tarafımıza ilettiğiniz takdirde ön bilgilendirme alabilir ve randevu tarihinizi belirleyebilirsiniz.

Bu yazı aracılığıyla depremde hayatını kaybeden tüm yurttaşlarımıza Allah’tan rahmet, geri kalanlara baş sağlığı diliyoruz.

ORTAKLIĞIN GİDERİLMESİ (İZALE-İ ŞÜYU) DAVASI

Ortaklığın giderilmesi davası, izale-i şüyu davası olarak da bilinen bir gayrimenkul davası türüdür. Bu dava ile davacı, birden fazla paydaşı olan mülkiyet hakkında ferdi mülkiyet talebinde bulunmaktadır. Sonuç olarak ortaklığın giderilmesi davası nedir sorusunun cevabı, mülk üzerindeki tüm paydaşların haklarının eşit şekilde korunması suretiyle mülk sahibi kişinin paylı mülkiyetten ferdi mülkiyete geçiş amacıyla açtığı dava şeklindedir.

Ortaklığın Giderilmesi Davasının Konusu Nedir?

Ortaklığın giderilmesi davası nedir sorusundan da anlaşılacağı üzere mülkiyet üzerindeki ortaklığa son verilecek olan mülkiyet;

  • Paylı mülkiyet
  • Elbirliği mülkiyeti şeklinde olabilir.

Aynı şekilde ortaklığın giderilmesi davası açılacak olan mülkiyet;

  • Taşınır mülkiyet
  • Taşınmaz mülkiyet şeklinde olabilmekte, her iki mülkiyet türü de ortaklığın giderilmesi davası konusu olabilmektedir.

Ortaklığın Giderilmesi Davası Tarafları

Ortaklığın giderilmesi davası, dava konusu gayrimenkulde pay sahibi olan tüm ortaklara karşı açılmaktadır. Burada davacı taraf gayrimenkule ortak olan herhangi bir paydaş olabilir. Ancak ortaklığın giderilmesi davası yani izale-i şüyu davasının açılabilmesi ve yürütülebilmesi için bazı şartlar bulunur. Bunlar:

  • Dava öncesinde paylı mülkiyet ortaklığın giderilmesi konusunda tarafların kendi arasında anlaşmaya varamamış olması
  • Davanın tek bir paydaşa değil, tüm paydaşlara karşı açılmış olması. Bu şart bakımından tüm paydaşların ortaklığın giderilmesi davası sürecinde yer alması gerekmektedir. Bütün hissedarlar davaya dahil edilmeden paylı mülkiyet ortaklığın giderilmesi sonuçlandırılamamaktadır.

Ortaklığın Giderilmesi Davası Esnasında Taraflardan Birinin Ölümü

Ortaklığın giderilmesi davası esnasında dava konusu gayrimenkulde hisse sahibi bir paydaşın ölmesi halinde nasıl bir yol izleneceği merak edilen sorulardandır. Buna göre, izale-i şüyu davası esnasında bir ortağın vefatı halinde ilgili kişinin mirasçılık belgesinde yer alan tüm mirasçılarının davaya dahil edilmesi mümkün olmaktadır. Bir paydaşın vefatı halinde dava sekteye uğramayacak, ancak tüm ortakların mirasçı da olsa davaya dahil edilmesi gerekecektir.

Ortaklığın Giderilmesi Davası Açan Taraf Davadan Vazgeçerse Ne Olur?

Ortaklığın giderilmesi davası, dava niteliği sebebiyle çok taraflı bir dava türüdür. İzale-i şüyu davasının sonuçlanmasının ardından mülkiyet üzerinde pay sahibi olan tüm ortaklar bakımından benzer sonuçlar doğmaktadır. Dava konusu mülkiyet için ortaklığın giderilmesi davası açılabilmesi ve sonuç doğurması için mülkiyetin tüm paydaşlarının ilgili davayı açması gerekmemektedir. Tek dava başvurusu takibin başlaması için yeterlidir.

Ortaklığın giderilmesi davası açan bir paydaşın davadan vazgeçmesi halinde ne olur sorusunun cevabına da dava tarafları başlığı altında değinilmesi yerinde olacaktır. Buna göre, izale-i şüyu davası açan taraf yargılama esnasında davadan vazgeçse dahi, davalı paydaşlardan herhangi birinin mahkemeye bildirim yapmak suretiyle ortaklığın giderilmesi davası takibini yapması mümkündür.

Paylı Mülkiyet Ortaklığın Giderilmesi Yöntemleri

  • Aynen taksim suretiyle paylı mülkiyet ortaklığın giderilmesi

Ortaklığın giderilmesi davası sonuçlandırma yöntemlerinden olan aynen taksim yolunda, dava konusu mülkiyet diğer şartlar sağlandığı takdirde eşit şekilde paydaşlar arasında bölünmektedir. Bu yöntemde bireysel mülkiyet sonucu, hissedarlar arasında bölme yoluyla sağlanmaktadır.

  • Satış suretiyle paylı mülkiyet ortaklığın giderilmesi

Ortaklığın giderilmesi davasında hissedarlar arasında satış yapılması suretiyle de sonuçlanabilen bu yöntemde de dava konusu taşınır veya taşınmaz mülkiyetin icra yoluyla satışı gerçekleştirilmektedir. Satış sonrası elde edilen bedelin paydaşlar arasında bölüştürülmesi suretiyle gerçekleştirilen bu duruma satış suretiyle paylı mülkiyet ortaklığın giderilmesi adı verilmektedir.

Ortaklığın Giderilmesi Davası Hangi Mahkemede Açılır?

Ortaklığın giderilmesi davası bakımından yetkili mahkeme dava konusu gayrimenkulün bulunduğu yer mahkemesi olarak belirlenmiştir. Paylı mülkiyet ortaklığın giderilmesi için görevli mahkeme ise Sulh Hukuk Mahkemesi olarak belirlenmiştir. Bu konu ile uygulamada nasıl karşılaşılacağına bir örnek vermek gerekirse; taşınmazın İstanbul/Kartal’da bulunması halinde ortaklığın giderilmesi davası bakımından yetkili ve görevli mahkeme Kartal Sulh Hukuk Mahkemesi’dir.

Ortaklığın Giderilmesi Davası Harç ve Gider Masrafları Kim Tarafından Karşılanır?

Ortaklığın giderilmesi davası tüm tarafların sürece ortak dahil olduğu bir dava türüdür. Bu sebeple diğer davalardan farklı olarak izale-i şüyu davasında harç ve giderlerin tek bir tarafa yüklenmesi söz konusu değildir. Ortaklığın giderilmesi davası sürecinin bir kazananı veya kaybedeni yoktur. Herkesin aynı oranda etkilendiği bu dava türünde harç ve giderler dava sonunda ortakların hisseleri oranında taraflarca ortak olarak ödenir. Ancak paylı mülkiyet ortaklığın giderilmesi amacıyla dava açan tarafın dava sürecinin başındaki masrafları tek başına karşıladığı görülmektedir. Bu masraflar mahkemenin sonuçlanmasının ardından diğer taraflara yükletilmektedir.

Ortaklığın Giderilmesi Davası Ne Kadar Sürer?

Ortaklığın giderilmesi davası ne kadar sürer sorusunun cevabı ortaklığın giderilmesi davası niteliğine ve paylı mülkiyet ortaklığın giderilmesi usulüne göre değişiklik göstermektedir. Ancak uygulamadaki genel sonuca bakıldığında izale-i şüyu davalarının genellikle 1 yıl içinde sonuçlandığı görülmektedir.

Ortaklığın Giderilmesi Davası Süreci
  • Ortaklığın giderilmesi davası esnasında yalnızca bir tarafın aynen taksim usulünü talep etmesi bu yolun seçilmesi için yeterlidir.
  • Bu yolun talep edilmesinin ardından hakim aynen taksim usulünün ilgili gayrimenkul için uygun olup olmadığını araştırır.
  • Yapılan araştırma; gayrimenkulün pay sayısı ve paydaş sayısı, yüzölçümü, tarım arazisi niteliği, imar mevzuatı hükümlerinin aynen taksime uygunluğu vs. üzerinedir.
  • Söz konusu taşınmazın aynen taksim usulünün tercih edilmesi ile değer kaybına uğrayacağının tespit edilmesi halinde bu yola başvurulmayacaktır.
  • Paylı mülkiyet ortaklığın giderilmesi usullerinde hissedarların rızası olmaksızın kural olarak mülkiyetin bir bölümünün taksim edilip kalan kısmının paylı kalması yoluna gidilmemektedir.
  • Aynen taksim usulünde bölünen parçaların eşit olmaması halinde denkleştirme yöntemi uygulanmaktadır. Bu denkleştirme de eksikliğin ivaz ile karşılanması ile sağlanmaktadır.
  • Hakim aynen taksim yolunda re’sen belli taşınmazları kendi iradesiyle paydaşlar arasında dağıtamaz. Bu durumun istisnası taraflar arasında bu duruma ilişkin bir anlaşma olmasıdır.
  • Ortaklığın giderilmesi davası sürecinde dikkat edilmesi gereken diğer bir konu da aynen taksim usulünün paylı mülkiyet ortaklığın giderilmesi için şart olduğu hallerdir. Buna göre, dava konusu mal kat mülkiyeti kurulmasına haiz ise, bu mülkiyetlerde aynen taksim usulünün uygulanması şarttır. Bu nitelikteki mülkiyetlere ilişkin satış suretiyle paylı mülkiyet ortaklığın giderilmesi usulü uygulanmaz.
Satış suretiyle paylı mülkiyet ortaklığın giderilmesi şartları
  • Ortaklığın giderilmesi davası sürecinde ilk tercih olan aynen taksim usulünün mümkün olmadığı hallerde satış yapılmak suretiyle ortaklığın giderildiği görülmektedir.
  • Satışa konu malın satım işlemleri icra dairesi veya satış memurluğu marifetiyle gerçekleştirilir. Satış bakımından mahkeme yetkili değildir.
  • Satış usulü açık arttırmadır.
  • Satışın ortaklar arasında yapılması konusunda ortaklığın giderilmesi davasında hissedarlar arasında satış anlaşması yapılırsa satış işlemi yalnızca ortaklar arasında gerçekleşir. Açık arttırma yoluna başvurulmaz. Ancak ortaklığın giderilmesi davasında hissedarlar arasında satış yolunun seçilmesi için taraflar arası oybirliği şartı bulunur.
  • Satış suretiyle ortaklığın giderilmesi davası sırasında ilgili mülkiyette herhangi bir muhdesatın var olup olmadığı da belirleyici bir unsurdur. Muhdesat; mülkiyet üzerinde yer alan ağaç, bina, yapı vb. bütünleyici parçalara verilen genel isimdir.
  • İlgili muhdesatın belli paydaşlara ait olduğu konusunda tapuda şerh bulunması halinde ve ortakların tamamının bunu onaylaması halinde, muhdesatın mülkiyet değerini artırıp artırmadığı araştırılmaktadır.
  • Muhdesat değer tespiti için ortaklığın giderilmesi davası esnasında mülkiyet arzı ve muhdesatı değeri ayrı ayrı belirlenmektedir. Belirlenen değerlerin arz ve muhdesata tekabül eden oranları yüzdelik olarak tespit edilmektedir.
  • Ortaklığın giderilmesi davası satış sürecinin ardından muhdesata ilişkin kısım muhdesat sahiplerine, kalan kısım da payları oranında paydaşlara belirlenen yüzdeler ışığında paylaştırılmaktadır. Böylece ferdi mülkiyet sahipliği süreci sonuçlanmış olacaktır.

Ortaklığın giderilmesi davası pek çok tarafın olduğu, uzlaşma şartlarının bulunduğu ve kendine has prosedürleri bulunan bir dava türüdür. Bu sebeple izale-i şüyu davası açmak isteyen kişilerin iyi bir gayrimenkul avukatı ile çalışması ve profesyonel yardım alması sürecin doğru yönetimi için son derece önemlidir.

Nafaka Artırım Davası

Nafaka, yoksulluk nafakası, iştirak nafakası ve tedbir nafakası olarak üçe ayrılır. Yoksulluk nafakası, evlilik bittiği için yoksulluğa düşecek eş tarafından alınır. Devam eden dava esnasında yoksulluk nafakası bağlanmaz. Bu durumda kalan kişilerin yoksulluğa düşmemesi için tedbir nafakası bağlanır. İştirak nafakasına ise evlilikte doğan ortak çocukların masrafları yalnızca velayet sahibi eşte olmasın, ortak paylaşılsın diye hükmedilir. Bu anlamda ortak çocukların eğitim, bakım, sağlık ve benzeri harcamalarını karşılamak üzere bağlanmaktadır.

Ancak enflasyon, çocukların büyümesi gibi sebeplerle hükmedilen nafakalar bazen yetersiz kalır. Böyle bir durumda kanun koyucunun eş ve çocuklar için istediği asgari yaşam düzeyi de kaybedilmiş olur. İşte bunların önüne geçmek ve nafakayı yeniden anlamlı hale getirmek için nafaka artırım davası açılır.

Nafaka Nedir?

Nafaka, Medeni Kanunda boşanmada tazminat ve nafaka başlığı altında 175 ve 176. maddelerde düzenlenmiştir. Kanun koyucu bir boşanma durumunda yoksulluğa düşecek eşi ve varsa ortak çocukları korumak istemiştir. “Nafaka nedir?” sorusunun cevabı ise bir eşin diğer eşe yaptığı aylık ödeme yükümlülüğü olarak ifade edilir. Nafaka boşanma davası devam ederken bu davayla birlikte veya bittikten sonra ayrı bir davayla istenebilir. Nafaka türleri ise şu şekildedir:

  • Tedbir Nafakası: Boşanma davasının açılmasıyla birlikte evlilik birliği sebebiyle geçimini sağlayan eş ve çocukların maddi problemler yaşayacağı ortadadır. Henüz yoksulluk nafakasına da karar verilemeyeceğinden kanun koyucu tedbir nafakası getirmiştir. Böylece boşanma davası sürecinde eş ve çocukların geçimi geçici şekilde garanti altına alınmış olur. Boşanma davasının sonuçlandığı ana kadar ödeme yükümlülüğü bulunduğundan süreli bir nafaka çeşididir. Hakimin tedbir nafakasına hükmedilebilmesi için nafaka ödeneceklerin gelir kaynağının olmaması gerekir.
  • İştirak Nafakası: Boşanma davasının kesinleşmesi sonucunda başlayan iştirak nafakası, çocukların velayetini alamayan tarafın velayet sahibi eşe ödeme yükümlülüğünün bulunduğu nafaka türüdür. Eşlerin, çocukların giderlerine ortak şekilde ve ekonomik güçleri oranında katılması gerekliliği sebebiyle dolayı bu nafaka türü bulunmaktadır. Boşanma davası sürecinde, boşanma avukatı aracılığıyla dava dilekçesi ile hükmedilen tedbir nafakasının dava sonuçlandıktan sonra iştirak nafakasına çevrilmesi talep edilmektedir. İştirak nafakası ebeveynler arasındaki boşanma davaları bakımından geçeri olduğundan, iştirak nafakası çocukların reşit oldukları ana kadar devam eden süreli bir nafaka türüdür.
  • Yoksulluk Nafakası: Boşanma davasının sonuçlanmasının ardından boşanma sebebiyle yoksulluğa düşecek eş lehine diğer eşin ödeme zorunluluğuna hükmedilen nafaka türüne yoksulluk nafakası adı verilmektedir. İştirak nafakasında olduğu gibi uygulamada tedbir nafakasının boşanmanın sonuçlanmasının ardından yoksulluk nafakasına çevrildiği görülmektedir. Yoksulluk nafakası, nafaka alan tarafın yeniden evlenmesi veya ölmesi, alacaklının evli gibi yaşaması, yoksulluğunun ortadan kalkması veya haysiyetsiz hayat sürmesi durumunda mahkeme kararıyla yoksulluk nafakası son bulabilmektedir. Bu bakımdan şartlar uygun olduğu sürece yoksulluk nafakası devam edeceğinden bunun süresiz bir nafaka olduğunu söylemek yerinde olacaktır.
  • Yardım Nafakası: Çocuklar reşit oldukları anda iştirak nafakası kaybedilir. Ancak her reşit olan çocuğun geçimini kendi sağlayamadığı ortadadır. Özellikle ülkemizde üniversite okuyan bireylerin reşit olduktan sonra da uzunca bir süre aile yardımına ihtiyaç duyacakları açıktır. Bu anlamda iştirak nafakasının yardım nafakasına dönüşmesi için reşit olan çocukların kendilerinin dava açması gerekir. Gerekli şartlar oluştuğu takdirde hakim verilmesini emredecektir.

Yargıtay’ın önüne gelen bir uyuşmazlıkta[1] iştirak nafakasının çocukların üniversiteye gitmesi sebebiyle artırılması istenmiştir. Ancak bilindiği üzere iştirak nafakası yalnızca reşit olmayan çocuklar için geçerlidir. Bu sebeple Yargıtay kararında artırımın kabul edilmesine ve iştirak nafakasının yardım nafakasına dönüşmesine karar vermiştir.

Nafaka Davası

Nafaka davası boşanma davası devam ederken veya dava sonuçlandıktan sonra açılabilir. Nafaka talebi maddi anlamda zorluk yaşayacak olan eşten diğer eşe yapılır. Bu anlamda hemen hemen aynı ücretlere çalışan, benzer gelirleri olan eşler için yoksulluk ve tedbir nafakasına hükmedilmez. Ancak velayete sahip taraf iştirak nafakasını isteyebilir. Çünkü iştirak nafakasının sebebi yoksulluk değil, çocukların giderlerinin karşılanmasıdır.

Nafaka türü ne olursa olsun hükmedildiği dönemdeki değeriyle somut olay anındaki değeri arasındaki fark çok büyükse nafaka artırım talep edilir. Ayrıca iştirak nafakasında da velayete sahip olmayan tarafın maddi durumunda büyük bir iyileşme gündeme gelmişse yine artırım talep edilebilir. Aynı şekilde çocuğun hastalık, eğitim gibi giderlerinde ihtiyaçlar büyük oranda artmış olabilir. Böyle bir durumda da yine nafaka artırım davası açılır. Ancak her koşulda nafaka artırım talebinin geçerli bir sebebe dayanması önemlidir.

Yaşanan bir olayda[2] davacı müşterek çocuğun giderlerinin arttığını ileri sürerek artırım talep etmiştir. Ayrıca davalı babanın da standartlarının arttığını öne sürmüştür. İştirak nafakası miktarı belirlenirken çocuğun ihtiyaçlarına dikkat edildiği gibi ebeveynlerin kazançları da göz önüne alınır. Yapılan yargılama sonucunda davacı annenin iddialarının doğru olduğu görülerek nafaka artırım talebi kabul edilmiştir.

Bir başka sorun da nafakanın her yıl davasız nasıl artacağıdır. Bu artış oranlarıyla alakalı Yargıtay kararlarında Türkiye İstatistik Kurumu tarafından her yıl açıklanan Üretici Fiyat Endeksi oranlarının önem arz ettiği görülür. Ancak her somut olayda, olayın yapısına has özellikler olduğu unutulmamalıdır. Bu sebeple her olay için bu oranlara başvurulması olanaksızdır. Mahkeme eşlerin maddi durumu, ülke ekonomisi, çocukların yaşları ve giderlerini dikkate alarak ihtiyaca en uygun çözüme hükmeder.

Nafaka Süresi

Yoksulluk nafakası, boşanma davasına ek olarak talep edilebilir. Boşanma gerçekleştikten sonra da 1 yıl içinde ayrı bir dava ile talep edilebilir. Nafakalar, türlerine göre süreli ve süresiz şekilde bağlanır. Örneğin iştirak çocukların reşit olma zamanına kadar bağlanırken yoksulluk nafakası şartlar geçerli olduğu sürece devam eder.

Nafaka artırım davası nafakanın devam ettiği süreçte herhangi bir zaman açılabilir. Bu anlamda bir zamanaşımı süresi öngörülmemiştir. Burada dikkat edilmesi gereken husus nafakayı gerektiren şartların dava açılacağı zamanki durumudur. Örneğin yaşanan enflasyonla beraber nafaka alan tarafın alım gücü düşmüşse istem üzerine nafaka süresi dikkate alınmaksızın hakim artırıma karar verir.

Nafaka İcra Takibi

İcra İflas Hukukunda nafaka borçlusuna 3 ay tazyik hapsi verilebileceği düzenlenmiştir. Ancak bu ceza şikayet üzerine verilir, makamların re’sen işlem yapma olanağı bulunmamaktadır. İcra takibine konu olan alacaklarda maaşın ancak dörtte biri haczedilebilir. Ancak nafaka icra takibi kurallarında bu oranın maaşın tamamına el konulabilmektedir. Ayrıca nafaka alacakları için emekli maaşına da haciz konulabilmektedir. Bu da normal icra takipleriyle arasındaki bir farktır.

Bunlar dışında da kanun koyucu nafakanın alınabilmesi için farklı pek çok yol öngörmüştür. Bu yolların bilinmesi ve uygulanması gibi birçok alanda uzmanlık önemlidir. Nafaka, boşanma, velayet gibi konularda hak kaybı yaşamamak ve yüksek menfaat sağlamak için bir aile avukatı yardımı almanızı öneririz.

[1] Yargıtay’ın 2006/49 esas 2006/543 sayılı kararı

[2] Yargıtay’ın 2017/2793 esas 2019/1152 sayılı kararı

Muris Muvazaası

Muris muvazaası nedir sorusunun cevabını vermeden önce muvazaanın anlamına değinmek daha yerinde olacaktır. Hukukta muvazaa, karşılıklı iki kişinin, diğer üçüncü kişileri yanıltma amacıyla hareket ederek gerçek iradelerini saklamak suretiyle farklı bir hukuki işlem yapmalarına verilen isimdir. Buradan yola çıkarak muris muvazaası nedir sorusuna yanıt vermek de kolaylaşacaktır. Muris muvazaası da muvazaa teriminden yola çıkılarak şu şekilde tanımlanabilir: mirasçıları yanıltma amacıyla aslen var olmayan bir işlemi varmış gibi göstererek halk arasındaki tabiriyle “mirastan mal kaçırmaya” verilen isimdir. Muvazaalı işlemler görünürde var olsa da tarafları arasında hüküm ifade etmemektedir. Zira taraflar gerçek iradeleri farklı olmasına rağmen hukuk alemine tamamen farklı bir sözleşme yansıtmışlardır.

Muris muvazaası nedir sorusuna vereceğimiz yanıt muvazaayı ilişkin aşağıdaki bilgiler ışığında şöyle özetlenebilir:

  • Taraflar arasındaki gerçek iradeler ile yapılan asıl işlem arasında kasten gerçekleştirilmiş bir uyumsuzluk,
  • Bu fiilin amacının üçüncü kişileri aldatmak olması,
  • Sözleşmenin taraflarının iradelerinin birbiri ile uyumlu olması halinde işleme “muvazaalı işlem” adı verilmektedir.

Muris muvazaası ya da bir diğer adıyla mirastan mal kaçırma bir nispi muvazaa çeşididir. Nispi muvazaada görünürdeki işlem ve gizli işlem olmak üzere iki işlem, iki sözleşme vardır. Bu işlemlerden görünürdeki işlem, tarafların üçüncü kişilerin iradelerini sakatlar nitelikteki aldatıcı işlemdir. Diğer işlem olan gizli işlem ise tarafların kendi aralarında hüküm doğuran yani asıl niyetlerini içeren işlemdir. Muris muvazaasında en çok karşılaşılan durumlardan biri de aslında bağışlama şeklinde devri gerçekleştirilen bir malın satış sözleşmesi yapılarak karşılığı alınmış gibi gösterilmesidir. Burada görünürdeki işlem satış işlemi iken gizli işlem ise bağışlamadır.

Muris Muvazaası Nedir

Muris muvazaası nedir, mirastan mal kaçırma nedir gibi sorular mirasçılar tarafından tereke mallarının paylaştırılması sırasında tarafımıza sıklıkla yöneltilen soruların başında gelmektedir. Muris muvazaası nedir sorusunun cevabına muvazaanın taraflarından bahsederek başlamakta fayda olacaktır. Muris muvazaasına daha ziyade miras bırakanın başvurduğu görülmektedir. Zira bu işlem ile miras bırakan belli bir mirasçısını ya da tüm mirasçılarını mirasından mahrum bırakma amacı gütmektedir. Miras bırakan bu işlemler ile mirasçısının açacağı tenkis davasının önüne geçmeyi ve bu sayede miras payına kavuşmasını engellemeyi amaçlamaktadır. Bu sebeple yapmış olduğu ivazsız yani karşılıksız kazandırmaları ölünceye kadar bakma sözleşmesi ya da satış gibi göstermektedir. Muris muvazaası nedir, muris muvazaası davası neyi inceler sorusunun yanıtı aşağıdaki dört unsurun incelenmesi ile gerçekleşir:

  • Görünürde İşlem Olup Olmadığı

Mirastan mal kaçırma davası içerisindeki görünürdeki işlem sıklıkla satış, ölünceye kadar bakma sözleşmesi ve bağışlama sözleşmesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Görünürde işlemler muvazaalı işlemlerde arkasına saklanılan asılsız işlemlerdir. Miras bırakan bu işlemler sonucunda mirasçısını ileride açacağı tenkis davasından mahrum bırakmayı ve onun miras payını kaçırmayı hedefler. Bunun en kolay yollarından biri ise aslında karşılığını alarak gerçekleştirdiği satış işlemini tapuda bağışlama olarak göstermesi şeklinde karşımıza çıkmaktadır.

  • Muvazaa Anlaşmasının Yapılıp Yapılmadığı

Miras bırakan ve muvazaalı işlemin karşı tarafı kendi aralarında, görünür işlemden farklı olarak sözlü ya da yazılı olması fark etmeksizin bir anlaşma daha yaparlar. Gerçek iradelerini yansıttıkları bu anlaşma muvazaa anlaşması adını almaktadır. Muris muvazaası nedir sorusunun yanıtını verebilmek için muvazaa anlaşmasının varlığının tespiti önem arz etmektedir.

  • Sözleşme Tarafları Dışındaki Kişilere Yönelik Aldatma Amacı Olup Olmadığı

Muris muvazaasında amaç görünürdeki işlem ve gizli işlem tesis edip görünürdeki işlem ile kişilerin aldatılmasına neden olmaktır. Dolayısıyla işlemin bilerek ve isteyerek sözleşmenin tarafları dışındaki kişileri aldatma amacı taşıması gerekmektedir.

  • Gizli Sözleşmenin Var Olup Olmadığı

Gizli sözleşme tarafların asıl iradelerinin ortaya konduğu sözleşmedir. Muris muvazaası nedir sorusunun yanıtını vermemiz gizli sözleşme olmadan imkansızdır. Taraflar arasındaki gizli sözleşmenin geçerli olması için geçerlilik şartını taşıyor olması gerekmektedir. Örneğin gizli işlemin bağışlama olması durumunda taşınır bağışlamasında şekil şartı aranmazken taşınmaz satışı mutlaka bağlı olduğu resmi şekil şartına uygun yapılmak zorundadır. Aksi halde gizli işlem de geçersiz olmaktadır.

Muris muvazaası davası ya da mirastan mal kaçırma davası açıldığında yukarıdaki dört unsurun varlığı araştırılarak dava bunlara göre görülür. Muris muvazaası nedir diye sorulduğunda, bu unsurları taşıyan bir işlemin varlığının arandığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Muris Muvazaası Davasını Kimler Açabilir

Muris muvazaası nedir sorusundan sonra sıklıkla merak edilen bir diğer soru da muris muvazaası davasını kimlerin açabileceğidir. Miras hakkı elinden alınmak amacıyla kendisinden mal kaçırılan her mirasçı, saklı pay sahibi olup olmadığına bakılmaksızın bu davayı açma hakkına sahiptir. Bu anlamda muris muvazaası davasını yasal ve atanmış mirasçılar, eş ve evlatlıklar açabilecektir. Davayı açamayacak olanlar ise redd-i miras yapanlar, mirastan ıskat edilenler ve mirastan feragat eden mirasçılar olarak belirtilmiştir. Muris muvazaası nedeniyle tapu iptali ve tescili davası mirasçıların birlikte hareket etme zorunluluğu bulunmayan ve her bir mirasçının birbirinden bağımsız olarak açılabilecekleri bir davadır. Ancak bazı durumlarda terekenin diğer mirasçılarının da bu davaya katılması ya da olur vermesi gerekmektedir. Örneğin paydaşı olduğu taşınmazın terekeye döndürülmesini talep eden mirasçı davacının diğer paydaş mirasçıların onayını alarak ve davada kendilerini temsil ettirmelerini sağlayarak davanın bu şekilde sürdürülmesini sağlaması gerekmektedir.

Muris Muvazaasında Zamanaşımı Süresi

Muris muvazaası nedir sorusunun yanıtını sizlere aktarmaya çalıştığımız makalemizde son olarak muris muvazaası ya da bir diğer adıyla mirastan mal kaçırma davasında öngörülen zamanaşımı süresinden bahsetmek istiyoruz. Muris muvazaası nedeniyle tapu iptali ve tescili davası murisin yani miras bırakanın ölümü ile birlikte açılabilen bir dava türüdür. Ancak bu konuda herhangi bir zamanaşımı süresi ya da hak düşürücü süre düzenlemesi yapılmamış olduğu dikkat çekmektedir. Muris muvazaası kanun uyarınca değil yerleşik içtihatlarca ve doktrindeki tartışmalar ile birlikte şekillenmiş bir dava türü olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sebeple de muris muvazaası nedir, muris muvazaasında zamanaşımı süresi nedir sorusunun en net yanıtı bu davanın herhangi bir süreye tabi olmadığı olacaktır.

Muris Muvazaası Örnek Yargıtay Kararları

Yargıtay’ın 1.Hukuk Dairesi’nin K.2014/14001 sayılı kararında muris muvazaası davasının temel amacından ve bunun tespitinin nasıl yapılması gerektiğinden bahsedilmiştir. Buna göre bu davanın amacı olarak murisin işlemlerinin mirasçılarından mal kaçırma amacıyla yapılıp yapılmadığının tespitinin sağlanması olarak belirtilmiştir. Sağlıklı bir tespit için incelikle ve eldeki verilerin titiz bir şekilde değerlendirmeye alınması gerektiğinin altı çizilmiştir. Bu değerlendirme yapılırken gelenek görenek, yerel örf ve adetlerin de irdelenmesi gerektiğinin altı çizilmiş olup hayatın olağan akışında murisin yaptığı sözleşme konusu şeyin asıl bedeli ile satış bedeli arasındaki olağan dışı fiyat farkının tek başına muvazaanın kanıtı olamayacağı hükmolunmuştur. Miras bırakanın, alıcıya duyduğu güven ve minnet neticesinde bu işlemin yapılmış olduğu ve sadece satış bedelinin aşırı düşük olması muris muvazaasının ispatına yeter sebep olmaması nedeniyle muris muvazaası bulunmayan davanın reddi gerektiğine karar verilmiştir. Burada da açıkça görüldüğü üzere muris muvazaasına karar verilebilmesi için açık orantısızlık yeterli sebep kabul edilmemiş, yanında destekleyecek olguların varlığı da aranmıştır.

Mobbing Davası

İşçi, kendisine psikolojik taciz uygulandığı iddiasıyla ilgili mevzuat uyarınca işverenine mobbing davası açabilir.

Mobbing Nedir?

İşçinin işyerinde sistematik olarak kasten psikolojik tacize uğratılması mobbing olarak adlandırılmaktadır. İşveren, çalışanın sosyal ilişkilerine, itibarına, yaşam kalitesi ve mesleki duruşu ile sağlığına yönelik saldırılarda bulunarak işçiyi taciz etmektedir.

Mobbing süreci tanımlama, anlaşmazlık, saldırganlık, kurumsal güç ve işin sonlandırılması gibi çeşitli aşamalardan oluşmaktadır. Bu aşamalarda sırasıyla işçi belli başlı sıfatlarla etiketlenir, diğer işçilerin işverenin tarafını tutmasıyla izole edilir, işçi hakkında işçinin değerlerine karşı sözlü ya da fiili saldırıda bulunulur, kendisine saygısızca davranışlar gösterilir, yönetimin diğer çalışanları kışkırtmasıyla veyahut diğer çalışanların göz yummasıyla işçi daha da çaresiz hissettirilerek işten çıkarılır veya istifa etmesi sağlanır.

Bu davranışların bazıları çalışana aşırı ve başaramayacağı görevler yüklemek, kısa zamanlarda istenecek şekilde iş yükünü artırmak, sürekli hatalarından şikâyet etmek, işten atmakla tehdit etmek, çalışan yokmuş gibi davranmak, çalışanın iş arkadaşlarıyla vakit geçirmesini ve onlarla iletişim kurmasını engellemek, mola zamanlarını kısıtlamak, çalışana psikolojisiyle ilgili söylemlerde bulunmak olarak örnek gösterilebilir.

  • Üst kademelerden alt kademelere veya alt kademelerden üst kademelere yapılan psikolojik şiddet hiyerarşik veya dikey şiddet olarak adlandırılır. Genellikle üst kademe olan işverenden belirli bir çalışana veya çalışan grubuna mobbing gerçekleştirilebilir.
  • Eşit statülerde bulunan çalışanlar arasında görülen psikolojik şiddet fonksiyonel (yatay) şiddet olarak adlandırılır. Genellikle çalışanlar/çalışan grupları arasında kıskançlık, çekememezlik gibi sebeplerden dolayı meydana gelmektedir.

Mobbing Davası Nedir?

4857 sayılı İş Kanunu madde 5 uyarınca iş ilişkisinde dil, ırk, renk, cinsiyet, engellilik, siyasal düşünce, felsefî inanç, din ve mezhep ve benzeri sebeplere dayalı olarak ayrım yapılamayacaktır.

Türk Borçlar Kanunu 417 uyarınca ise işveren işçisini korumak, onu gözetmek, eşit davranma yükümlülüğü altındadır. Bu yükümlülük sebebiyle işveren işçinin kişiliğini korumalı ve ona saygı göstermeli, işyerinde sağlıklı bir düzen sağlamalıdır. İşverenler işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması adına her türlü önlemi almakla yükümlüdür. Fiziksel ve psikolojik olarak çalışanlar için uygun ortamı yaratmak işverenin sorumluluğunda olacaktır. İşveren mobbing yaparak iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili yükümlülüklerini yerine getirmediği ölçüde bu eylemlerinden sorumlu tutulacaktır.

4857 sayılı İş Kanunu madde 24/II-b ve 24/II-c uyarınca işveren; işçinin veya ailesi üyelerinden birinin şeref ve namusuna dokunacak şekilde sözler sarf ettiğinde, buna dair davranışlarda bulunduğunda veya işçiye cinsel veyahut psikolojik tacizde bulunduğunda işçi işverenle arasındaki iş sözleşmesini feshedebilecektir. Yukarıda 4857 sayılı İş Kanunu hükümlerinden bağımsız olarak işverenin işçiye yönelik genel ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan davranışları da genel olarak bu hüküm başlığı altında değerlendirilecektir.[1]

Somut bazı psikolojik taciz vakalarında mobbinge sebep olan hallerden biri de yeterli ölçüde iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınmamasıdır. Yine 4857 sayılı İş Kanunu’nun 24. Maddesi II/f bendi uyarınca çalışma şartları uygulanmazsa işçi iş sağlığı ve güvenliği hakkında yeterli önlemlerin alınmaması sebebiyle psikolojik taciz mağduru olduğunu ileri sürerek iş sözleşmesini feshedebilecektir. Buna ek olarak 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu madde 13 uyarınca işçi/işçiler sağlığını veya vücut bütünlüğünü bozacak acil ve yakın bir hayati tehlikenin olması halinde kurula, kurulun bulunmadığı işyerlerinde işverene başvurarak haklı görülmesi halinde gerekli tedbirler alınıncaya dek çalışmaktan kaçınabilecektir.

Psikolojik taciz sebebiyle fesih haklı nedenle fesih sayıldığından iş sözleşmesinin süresinin bitiminden önce veya bildirim süresini beklemeksizin yapılabilecektir.

4857 sayılı İş Kanunu madde 2 uyarınca işveren için öngörülen her çeşit sorumluluk ve zorunlulukların işveren vekilleri hakkında da uygulanacağı hüküm altına alınmıştır. İşveren vekili yukarıda sayılan davranışlardan birini gerçekleştirdiğinde işverenin tabi olduğu süreçlere tabi olacak, çalışan iş akdini haklı nedenle derhal feshedilebilecektir.

Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna göre, işçi işveren tarafından gördüğü psikolojik şiddete karşı iş akdini feshetmek istemiyorsa işe devam etmek suretiyle maddi ve manevi tazminat davası ve diğer haklarını talep edebilecektir.[2]

İş Kanunu’nda anılan bu hükmün uygulanabilmesi için Türk Ceza Kanunu açısından suç oluşturmasına gerek yoktur.

Mobbing Davası Nasıl Açılır?

İşçi işyerinden ayrılırken iş sözleşmesini derhal feshederek ücret ve kıdeme bağlı haklarını talep edebilme hakkını haiz olacaktır. Ücret ve kıdeme bağlı alacağın işveren tarafından ödenmemesi halinde işveren tarafından ifasının sağlanması için işçi dava açılabilecektir.

Türk Borçlar Kanunu uyarınca işyerinde psikolojik taciz sonucu zarar istemlerine ilişkin davalarda haksız fiil hükümleri uygulanabilecektir. Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren kişi bu zararı gidermekle yükümlüdür. Bu zararın ve zarar verenin kusurunu ispat yükü zarar görenin üstündedir. İşçi, işverenin kusurlu ve hukuka aykırı mobbing eylemini tespit ettirerek maddi ve manevi tazminat talep edebilecektir.

Psikolojik tacize uğranıldığını gösteren yazışmalar, e-postalar, not ve mesaj gibi belgelerin ispat yükü açısından saklanması gerekmektedir. Bu duruma ilişkin olarak süreci yakından görmüş, şahit olabilecek diğer çalışanlar ve kişiler hukuki sürece dahil edilerek tanık olarak dinlenebilecektir.

Yukarıdakilere ek olarak mahkeme kararıyla işveren ve psikolojik tacizde bulunan kişilerin kınanması, işçiden özür dilemeleri istenebilir. İşçi mahkeme kararının üçüncü kişilere bildirilmesi veya kararın yayınlanması taleplerinde de bulunabilecektir.

Mobbing Davasının Sonuçları

İşçi mobbing davasının neticelenmesi sonucunda işverenden ücreti, ücrete bağlı ödemeleri, kıdeme bağlı haklarını ve derhal fesih sebebiyle ihbar tazminatını talep edebilecektir.

Türk Borçlar Kanunu uyarınca işverenin haksız fiiline karşı tazminat talebinde bulunulmuş olması halinde maddi ve manevi tazminat talep edebilecektir.

İşveren psikolojik tacizde bulunmak suretiyle çalışanına eşit davranmamaktadır. Bu sebeple işçi ayrımcılık tazminatı talep edebilecektir. Eşit davranma borcunun başka bir görünümü olarak işçi işverenden sendikal tazminat da talep edebilecektir. (Örn. İşverenin işçiyi sendikadan istifa etmesi için zorlaması.)

Türk Ceza Kanunu uyarınca işveren mobbing sebebiyle cezai bakımdan sorumlu bulunmuşsa (hakaret, iftira, görevi kötüye kullanma, eziyet vb.) mahkeme tarafından hakkında hapis veya adli para cezasına hükmedilebilecektir.

Mobbing Davası Zamanaşımı

Mobbing davası işyerinde ve işyerinden ayrıldıktan sonra açılabilir. Haksız fiile ilişkin olarak maddi ve manevi tazminat istemlerinde Türk Borçlar Kanunu dikkate alınacaktır. Haksız fiillerde zamanaşımı hükmü uyarınca (TBK md.72), zarar ve yükümlüsünün öğrenilmesinden itibaren 2 yıl, herhalde fiilin gerçekleşmesinden itibaren 10 yıl içerisinde dava açma hakkı zamanaşımına uğrayacaktır.

2 yıllık zamanaşımı süresi geçmesi halinde Türk Ceza Kanunu uyarınca dava açılabilir. Mobbing fiiline zemin olacak suçlar açısından (hakaret, iftira, görevi kötüye kullanma, eziyet vb.) açılacak davada Türk Ceza Kanunu’nda öngörülmüş ceza zamanaşımı süresine uygun olarak manevi tazminat talebinde bulunulabilecektir.

Yukarıda konu ile ilgili olarak mobbing ve mobbing davası süreci, işçilerin haklarına ilişkin olarak hangi taleplerde bulunabilecekleri detaylı bir biçimde açıklanmıştır. İşyerinde psikolojik tacize (mobbing) ilişkin dava sürecinin yürütülmesi hususu oldukça önemli ve hukuki danışmanlık alınması gereken başlıca konulardan biridir. Bu konu hakkında daha fazla bilgi ve danışmanlık için hukuk büromuzla iletişime geçebilirsiniz.

[1] Y9HD, 105.2009, 10408/26968, Y9HD, 2.6.2009, 375/15531

[2] YHGK 25.9.2013, 9-1925/1407

Miras Sebebiyle İstihkak Davası

Miras sebebiyle istihkak davası miras hukuku ile ilgili bir eda davası türü olup, mirasçının üçüncü kişilere karşı açtığı davaya verilen addır. Miras bırakanın mirasçıya kalan malları terekenin açılması ile birlikte mirasçıya geçer. Ancak bazı hallerde bu mallar bir üçüncü kişi elinde bulunmakta ve mirasçı bu mallar üzerinde hakimiyet kuramamaktadır. Bu durum mirasçının tüm miras payı üzerindeki mallarda olabileceği gibi miras payının sadece belli bir kısmı açısından da ortaya çıkabilir.

Miras sebebiyle istihkak davası bakımından davalı konumdaki kişinin de malı başka birine devri, satışı halinde ise bu satış ya da devir işlemi ile birlikte elde edilen para yahut başka herhangi bir karşılık, istihkak davasının konusu olacaktır. Davaya bakmakta olan hakim öncelikle mirasçılık sıfatına ilişkin konuya çözüm getirecek, ardından istihkak iddiasını değerlendirerek gerekli incelemeleri yaparak davayı çözümleyecektir. Yargıtay 2.Hukuk Dairesi’nin bir kararında[1] da bu inceleme açıkça görülmektedir. Zira bu kararda; öncelikle dava konusu malların miras bırakana olan aitliği üzerinde tespit yapılmış, ardından uyuşmazlık hakkında karar verilmiştir.

Türk Medeni Kanunu’nun 637 ve devamı maddelerinde uyarlanmış olan miras sebebiyle istihkak davası, hem yasal hem de atanmış mirasçılar için tanınmış bir hak olarak göze çarpmaktadır. Bu maddeler incelendiğinde açıkça görülecektir ki; hakim gerek gördüğü durumlarda miras sebebiyle istihkak davası görülürken davalı taraftan, davacının talebinin de olması koşulu ile güvence yatırılması ya da tapuya şerh konulması gibi ihtiyati tedbirleri isteyebilecektir.

Mülkiyet Hakkına Dayanan İstihkak Davası İle Farkları

Miras sebebiyle istihkak davası açılabilmesi için davacının mirasçı sıfatına yasal ya da atanmış mirasçı olarak sahip olması gerekmektedir. Davayı açabilmek için ön koşul mirasçı olmaktır. Davacı sıfatı sadece ve sadece mirasçı ile birleşebilmektedir. Aksi halde dava taraf sıfatı yokluğu nedeniyle usulden reddedilecektir. Miras sebebiyle istihkak davası bu yönüyle yine Türk Medeni Kanunu’nda düzenlenen mülkiyet hakkına dayanan istihkak davasından farklı bir hal almaktadır.

Mülkiyet hakkında dayanan istihkak davası ya da bir diğer adıyla adi istihkak davasında yalnızca ayni yani eşyaya bağlı haklar girmektedir. Oysa miras sebebiyle istihkak davası kapsamında tereke unsurlarının tümüyle konu edilebildiği açıktır. Kısacası, miras sebebiyle istihkak davasında taşınır ve taşınmaz malların yanı sıra ayni haklar dışındaki haklar da istihkak iddiasına tabi tutulabilmektedir.

Miras sebebiyle istihkak davası davalının zamanaşımı ile kazanması mümkün olmayan haller içermektedir. Şöyle ki, ancak şartları mevcutsa ve miras bırakanın sağlığında zamanaşımı ile ilgili iddialar gerçekleştiyse davalı bunu kullanabilecektir. Aksi halde Miras sebebiyle istihkak davası içerisinde davalı tarafın kazandırıcı zamanaşımı ile dava konusu şeyi iktisap etmiş olduğu iddiası dinlenmeyecektir.

Miras sebebiyle istihkak davası açısından zamanaşımı süreleri TMK m.639’da düzenlenmiştir. Bu madde uyarınca davacı mirasçıya bu davayı açmak için 1 yıl ve her halükarda 10 yıllık zamanaşımı süreleri öngörülmüştür. İstisnai bir hal olarak iyiniyetli olmayanlara karşı açılacak miras sebebiyle istihkak davası için öngörülen zamanaşımı süresi ise madde uyarınca 20 yıldır. Bu süreler geçirildikten sonra zamanaşımına uğrayan hak bir daha kullanılamayacaktır. Buna karşılık mülkiyet hakkına dayana istihkak davası için herhangi bir zamanaşımı süresi düzenlenmemiştir.

Miras sebebiyle istihkak davası miras bırakanın son yerleşim yeri mahkemesinde görülmesi gereken bir davadır. Dava konusu taşınır ya da taşınmaz malın bulunduğu yerin görev açısından hiçbir etkisi bulunmamaktadır. Miras sebebiyle istihkak davası ve mülkiyet hakkına dayanan istihkak davalarının her ikisi de mirasçının açabilmesi için uygun davalar olup mirasçı davacının bu seçimi, sonuçlarını da düşünerek yapması faydalı olacaktır.

Miras Sebebiyle İstihkak Davası Koruma Tedbirleri

Miras sebebiyle istihkak davası görülürken hakime belli şartlar altında koruma tedbirlerine hükmetme yetkisi verilmiştir. Davacının dava konusu ettiği mal ya da eşyaların teminat altına alınması ve olası tehlikelerin önlenmesi adına hakim TMK m.637/3 uyarınca tapuya şerh verilmesine ya da davalı haksız zilyedin teminat göstermesine karar verebilir. Zira bu dava sonucunda büyük menfaatler ve haklar elde edilebilmektedir. Bu hak ve menfaatlerin olası tehlike ve zararlardan korunması adına da bu tedbirler hükmolunabilir. Koruma kararlarına hükmedilebilmesi için aranan iki şart vardır. Bu şartlardan ilki davacı iddialarının sağlam temellere dayanıyor olması ve kişinin mirasçı sıfatını taşıdığına ilişkin kuvvetli delillerin bulunmasıdır. Diğer şart ise koruma tedbirlerinin, davacının haklarının korunması adına gerekli olmasıdır. Yakın bir tehlikenin ya da zararın varlığı halinde koruma tedbirine hükmolunabilecektir.

Miras Sebebiyle İstihkak Davası Açma

Miras sebebiyle istihkak davası Asliye Hukuk Mahkemeleri’nde görülen bir dava türüdür. Yetkili mahkeme ise daha önce de belirttiğimiz üzere miras bırakanın ya da ölenin son yerleşim yeri asliye hukuk mahkemesidir. Taşınmazların bulunduğu yer mahkemesinin bu dava açısından herhangi bir görevi ve yetkisi bulunmamaktadır. Miras sebebiyle istihkak davası açma hakkı yasal mirasçılara ve atanmış mirasçılara tanınmış bir haktır. Yasal mirasçılar miras bırakanın kan hısımlarından oluşmaktadır. Altsoy, evlatlık ve eş miras bırakanın yasal mirasçıları arasında gösterilebilmektedir. Atanmış mirasçı ise miras bırakanın kan hısmı olma zorunluluğu bulunmayan ve miras bırakanın kendi özgür iradesiyle mirasçısı ilan ettiği ve bu kapsamda kendisine mirasından pay ya da bir şey bıraktığı belirli kişidir. Miras sebebiyle istihkak davası açma hakkı da yasayla birlikte bu iki tür mirasçıya tanınmıştır. Dolayısıyla bu davanın davacı sıfatı bu iki tür mirasçıya aittir.

Miras sebebiyle istihkak davası açma hakkı bulunan mirasçılar, davalı olarak tereke malını elinde bulunduran haksız zilyedi göstereceklerdir. Bu davada davalı malik olmayan zilyet, davacı ise zilyet olmayan malik yani mirasçıdır. Miras sebebiyle istihkak davası açma zamanaşımı bakımından birtakım sürelere tabi tutulmuştur. Mirasçının bu davayı açma süresi mirasçı olduğunu öğrenmesi ve tereke malının iyiniyetli davalıda olduğunu öğrenmesinden itibaren 1 yıllık zamanaşımına tabidir. Ancak bu süre her halükarda vasiyetnamenin açılması veya miras bırakanın ölüm tarihinden itibaren 10 yıl geçmekle düşer. Davalının kötü niyetli olması durumunda ise bu süre 20 yıla artırılmıştır.

Miras sebebiyle istihkak davası sonucunda davacının davayı kazanması halinde, haksız zilyet olarak malları elinde bulunduran davalı elindeki malları davacı mirasçıya geçirecektir. Bu davada aynı ikame prensibinin geçerli olması nedeniyle, tereke malının davalının elinden çıkmış olması durumunda, davalı bu tereke malı yerine edindiği hak ya da malvarlığını dava sonunda davacı mirasçıya geçirmekle yükümlüdür.

Miras sebebiyle istihkak davası açma hakkında en çok merak edilen konulardan biri de dava masrafları ve avukatlık ücretleridir. Bu dava türünde dava açılırken alınacak olan harçlar nispi harç olarak belirlenmiştir. Bu da demek oluyor ki, davaya konu ettiğiniz alacak, taşınır ya da taşınmazın değerine göre belirlenecek olan bir harcı davayı açarken yatırmanız gerekecektir. Bunun dışındaki masraf ve avukat vekalet ücretleri için iletişime geçmeniz halinde detaylı bilgiye sahip olabilirsiniz. Miras hukuku alanında tecrübeli kadromuzla siz değerli müvekkillerimize hizmet etmekten mutluluk duyacağımızı bilmenizi isteriz.

[1] Yargıtay 2.HD, T:09.04.2009, E:2009/625, K:2009/6776.

Miras Payının Devri ve Şartları

Miras payının devri ve şartları 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 677’nci ve devamı maddelerinde açıklanmıştır.

Miras Payının Devri

Miras payının devri, mirasın açılmasından önce ve sonra gerçekleştirilebilecektir. Miras bırakan sağken onun muhtemel mirasçısı tarafından mirasın açılmasından önce miras hakkı devir sözleşmesi akdedilebilecektir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 678’inci maddesinde miras bırakanın katılması veya izni olmaksızın bir mirasçının henüz açılmamış bir miras hakkında diğer mirasçılar veya üçüncü bir kişi ile yapacağı sözleşmelerin geçerli olmayacağı belirtilmiştir.

Miras bırakanın ölümünden sonra, mirasçılar arasında elbirliği mülkiyeti devam ederken mirasçılardan birinin payını devretmesi hali, mirasın açılmasından sonra fakat paylaşmadan önce yapılan miras pay devri sözleşmesi kapsamına girmektedir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 677’nci maddesi uyarınca terekenin tamamı veya bir kısmı üzerinde miras payının devri konusunda mirasçılar arasında yapılan sözleşmelerin geçerliliği yazılı şekle bağlı olacaktır.

Geçerlilik Şartları

Mirasın açılmasından sonra ve paylaşmadan önce devri için ilk olarak miras payını devreden kişinin mirasçı olması gerekmektedir. Devri gerçekleştirecek olan devreden mirasçı yasal ya da atanmış mirasçı olabilecektir. Vasiyet alacaklısı mirasçı sıfatına sahip olmadığından mirasın bırakılmasından doğan alacak hakkını yalnızca 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 183’üncü maddesinde yer alan alacağın devri maddeleri uyarınca devredebilecektir.

İkinci olarak miras bırakanın birden fazla mirasçısı bulunmalıdır. Tek bir mirasçı kalması halinde miras ortaklığı oluşmayacağından miras payı devri için sözleşme ilişkisi kurulması gerekmemektedir.

Mirasın açılmasından sonra ve paylaşmadan önce miras payı devri için üçüncü ve son geçerlilik şartı sözleşmenin şekil şartıdır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 677’nci maddesinin (1) numaralı fıkrası uyarınca miras payı diğer mirasçılardan birine devrediliyorsa devir sözleşmesinin yazılı olarak akdedilmesi gerekmektedir. Sözleşmenin yazılı olması ve taraflarca imzalanması yeterli olacaktır. Devredilenler arasında taşınmaz olması halinde dahi adi yazılı şekil yeterli olacaktır, kanun koyucu burada devir sözleşmesini hukuki sebep olarak görmektedir. Taşınmazın veya taşınmazların işbu devir sözleşmesi gösterilerek tapuda tescili mümkündür. Miras payının mirasçılardan başka üçüncü kişiye devredilmesi halinde 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 677’nci maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca sözleşmenin noterlikçe düzenleme şeklinde yapılması gerekmektedir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 678’inci maddesi uyarınca mirasın açılmasından önce miras hakkının devri için ilk olarak miras hakkını devreden kişinin muhtemel mirasçı olması gerekmektedir. Bu kişinin yasal ya da atanmış mirasçı olması önem arz etmemekte olup vasiyet alacaklısının ileride muhtemel mirasçı olma hali söz konusu olmadığından sözleşmede devreden taraf olamayacaktır. Yargıtay’ın[1] ilgili kararı uyarınca da miras hakkı mirasın açılmasından önce diğer mirasçı/mirasçılara veyahut üçüncü bir kişiye ivazlı ya da ivazsız olarak devredilebilecektir. Miras hakkının diğer bir mirasçıya devredilmesi halinde devir sözleşmesinin adi yazılı şekilde yapılması yeterli olacaktır, ancak devrin üçüncü bir kişiye yapıldığı hallerde sözleşme noterde düzenleme şeklinde yapılması gerekmektedir. Son olarak mirasın bırakılmasından önce yapılacak devir sözleşmesi ancak miras bırakanın katılması veya izni ile geçerliliğini kazanacaktır. Miras bırakan sözleşmeye katılsa dahi sözleşme yalnızca devreden ve devralanı bağlayacaktır. Miras bırakanın katılımı yalnızca sözleşmenin geçerli olmasını sağlamak adına gereklidir. Katılma beyanı şekle bağlı olmayıp miras bırakan bu beyanını kural olarak geri alamayacaktır. Kanun maddesinde yer alan “izin” ise onay anlamına gelmektedir. Sözleşme kurulduktan sonra miras bırakan onay verebilecektir.

Miras Payının Devri Sonuçları

Miras payının devri sözleşmesi miras açıldıktan sonra ancak mirasın paylaşılması gerçekleşene dek yapılabilecektir. Payın devrine yönelik sözleşmeler ivazlı ya da ivazsız olarak yapılabilecektir.

Sözleşmenin yazılı şekil şartına aykırı yapılması sözleşmeyi geçersiz kılacaktır.

Miras payını başka bir mirasçıya devreden mirasçı artık mirasın paylaşılmasına katılamayacaktır. Onun yerini miras payını devrettiği mirasçı alacaktır.  Miras payı kısmi olarak devrediliyorsa bu durumda devralan mirasçının payı devreden mirasçının devir sözleşmesiyle taahhüt ettiği oranda artacaktır. Devreden mirasçının mirasçılık sıfatını haiz olup miras ortaklığı içinde yer almaya devam edecektir.

Miras payının üçüncü bir kişiye devrolunması halinde üçüncü kişi, paylaşmaya katılmaya yetkili sayılmayacaktır. Üçüncü kişi yalnızca mirasçıya özgülenen pay neyse onun kendisine verilmesini isteme hakkı elde edecektir. Payı devralan kişi bu hakkını yalnızca mirasçılık payını devreden mirasçıya karşı kullanabilecektir. Miras payı devrine konu taşınır ise mülkiyetin devri, taşınmaz ise taşınmazın tapuda tescili talep edilecektir. Mirasçının bu talebi yerine getirmemesi halinde devralan mülkiyetin tescilini 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 716’ncı maddesi uyarınca hâkimden isteyebilecektir. Devreden mirasçı payı devralana temsil yetkisi vermişse devralan artık temsilci sıfatıyla hareket ederek mirasın paylaşılması talebinde bulunabilecektir. Paylaşma talebinde bulunulmasına rağmen mirasın paylaşılması gerçekleştirilmiyorsa devralan hâkime başvurarak paylaşmaya katılmak için bir kayyım atanmasını talep edebilecektir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 648’inci maddesi uyarınca açılmış mirasta bir mirasçının payını devralmış veya haczettirmiş olan ya da elinde mirasçıya karşı alınmış borç ödemeden aciz belgesi bulunan alacaklı, sulh hakiminden bu mirasçının yerine paylaşmaya katılmak üzere kayyım atanmasını isteyebilecektir. Miras payı üçüncü bir kişiye devredilse dahi devreden mirasçılık sıfatına bağlı hak ve borçlara sahip olmaya devam edecek, mirasçılık sıfatını kaybetmeyecektir.

Tereke borçlarından sorumlulukta miras payının diğer bir mirasçıya ya da üçüncü bir kişiye devri arasında bir ayrım yoktur. Payını devreden mirasçı kural olarak diğer mirasçılarla birlikte tereke borçlarından sorumlu olacaktır. Payı devralan üçüncü kişi ise 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 202’nci maddesi uyarınca devraldığı kısım gereği dereden mirasçıyla birlikte iki yıl boyunca sorumlu olacaktır. Miras payını devralan kişinin tek başına sorumluluğu ayrı bir sözleşmeyle açık ya da örtülü olarak kararlaştırılabilecektir.

Mirasın açılmasından önce yapılacak devir sözleşmelerinde miras bırakan sözleşmeye katılmaz veya miras bırakanın izni bulunmazsa artık sözleşme geçerli olmayacaktır. Sözleşmenin geçerli olmaması halinde 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 678’inci maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca daha önce yerine getirilmiş edimler geri istenebilecektir. Terekede devre konu olabilecek bir şey kalmadığı takdirde geri verme borcu doğmayacaktır.

Miras Payının Devrinin İptali

Miras payının devrinin iptali için 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda yer alan irade sakatlıkları gündeme gelecektir. Hata, hile, korkutma, muris muvazaası gibi hallerde miras payı devrine ilişkin sözleşmenin iptali ilgili mahkemeden talep edilebilecektir.

Miras payı devri sözleşmesinin konusunun içerisinde taşınmaz olması halinde tapudaki tescilin iptali de talep olunabilecektir.

Miras Payının Devri Zamanaşımı

Miras payının devri açısından öngörülmüş özel bir zamanaşımı düzenlemesi yoktur. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 146’ncı maddesi uyarınca her alacak on yıllık zamanaşımına tabi olacaktır. Miras payına ilişkin devir sözleşmesinde hak ve alacaklar 10 yıl süre ile talep edilebilecektir.

Yukarıda hukuki açıdan önem ihtiva eden miras payının devri ve şartları konusu genel bir çerçeveyle açıklanmıştır. Miras payının devri ve şartları konusu oldukça önemli ve hukuki danışmanlık alınması gereken başlıca konulardan biridir. Daha fazla bilgi ve danışmanlık için hukuk büromuzla iletişime geçebilirsiniz.

[1] Yargıtay 2.HD 26.11.1993 10646/11333

Meslek Hastalığı Nedeniyle Tazminat Davası

Meslek hastalığı nedeniyle tazminat davası açılabilmesi için öncelikle şartları 5510 Sayılı Kanun uyarınca öngörülen hastalık veya engel halin; işçinin çalışmış olduğu sigortalı işin niteliğinden kaynaklanmış olması şartı aranmıştır. Buna göre sigortalı işçinin mesleği nedeniyle maruz kaldığı hastalık veya mesleki riskler sonucunda karşı karşıya kaldığı ve işgücünde yaşadığı kayıplar için maddi ve manevi olarak tazminat isteme hakkı veren meslek hastalığı nedeniyle tazminatı davası açılabilmesi için gerekli şartlar kanunda belirtilmiştir.

Meslek hastalığı nedeniyle tazminat davası; özellikle uzun süre aynı işi yapmış olan sigortalı işçilerin, yürütülen faaliyetler sonucunda süreklilik taşıyan bu işler nedeniyle maruz kaldıkları işgücü kayıpları ile yakalandıkları meslek hastalıklarının maddi ve manevi kayıplarını en aza indirgeyebilmek için; işçiyi koruma amacıyla tanınmış bir haktır. Bir maddi ve manevi tazminat davası türü olan bu dava ile mesleki risk sonucunda meydana gelen zararın işçi üzerindeki maddi ve manevi etkisinin mümkün olduğunca azaltılması amaçlanmıştır.

Meslek Hastalığı Tanımı

Meslek hastalığı tanımı 5510 Sayılı Kanunu’nun 14. maddesinde yapılmıştır. Kanun maddesine göre meslek hastalığı tanımı; muzdarip olunan sürekli ya da geçici hastalığın çalışılan işin doğrudan veya dolaylı bir sonucu olarak gerçekleşen ruhsal veya bedensel engel hali olarak yapılmıştır. Bu bağlamda meslek hastalığı tanımı yapılırken hastalık yahut engel halinin “sigortalının çalıştığı işin bir sonucu olması” şartı aranmıştır. Tanımdan da anlaşılacağı üzere ruhsal bedensel bir rahatsızlığın meslek hastalığı olarak nitelendirilebilmesi, işin görülmesi için gerekli faaliyetlerin yürütülmesi sırasında gerçekleşmiş yahut bu amaçla gerçekleşen faaliyetlerden kaynaklanmış olmalıdır. Meslek hastalığına yakalanan işçilerin iş mahkemeleri ya da iş mahkemesi olmayan yerlerde asliye hukuk mahkemelerinde bir tespit davası açarak hastalık ya da engel hallerinin “meslek hastalığı” olup olmadığının belirlenmesini talep etmesi gerekmektedir.

Meslek Hastalığının Şartları

Meslek hastalığı tanımı yapılırken de belirtildiği üzere; işçinin geçirdiği her rahatsızlık ya da hastalık için tazminat hakkı doğmamakta, sadece kanunda yapılan tanımdan yola çıkılarak aranan şartların varlığı halinde işçinin meslek hastalığı nedeniyle tazminat davası açma hakkı doğmaktadır. Bu bakımdan meslek hastalığının şartları; meslek hastalığı tanımı yapılmış olan 5510 Sayılı Kanunun 14.maddesinden çıkarılmaktadır. Sigortalı işçinin maddi ve manevi tazminat davası açabilmesi için kümülatif olarak dört şartı taşıyor olması gerekmektedir. Bu şartlar;

  • İşçi Olma Şartı:

Meslek hastalığı nedeniyle tazminat davası açma hakkı ilgili kanun maddesine göre “sigortalı işçilere” tanınmış bir hak olup, İş Kanunu işverene bir iş sözleşmesi ile bağımlı olarak iş gören gerçek kişiler kastedilmiştir. Sigortalı ibaresinin eklenmesi, işçinin meslek hastalığının tespiti açısından kolaylık arz etmekte olup sigortasız işçiler ise tespit için dava açmaları ve hastalığın meslek hastalığı olduğunun onaylanması durumunda tazminat davası hakkı kazanabilmektedirler.

  • Hastalığın İşin Görülmesi-Yürütülmesi Sırasında Gerçekleşmiş Olması:

Tanımlanan ve maddi manevi tazminat davasına konu edilen hastalığın meslek hastalığı olarak nitelendirilebilmesi için hastalığın, sigortalı işin görülmesi sırasında ve buna ilişkin faaliyetlerin yürütülmesi sırasında ya da bu nedenle sonradan meydana gelmiş olması gerekmektedir. Bu bakımdan işçinin her türlü hastalığının meslek hastalığı nedeniyle tazminat davası için konu edilebilmesinin mümkün olmadığı açıktır.

  • Süre Şartı:

Mesleğin icrası sırasında ya da sonrasında maruz kaldığı mesleki risk nedeniyle hastalığa yakalanan sigortalı işçinin maddi ve manevi tazminat davası açma hakkı bulunmaktadır.

  • Hastalığın “Meslek Hastalığı” Olarak Belirlenmiş Olması Şartı:

Sosyal Sigorta Sağlık İşlemleri Yönetmeliği ve Tüzüğü’nde mesleğini yürütürken iş gücü kaybına uğrayan ve meslek hastalıklarına yakalanan işçilerin nitelendirilmesine ilişkin detaylar düzenlenmiştir. Buna göre bir işçinin meslek hastalığı nedeniyle tazminat davası açabilmesi için hastalığın bu yönetmelikte belirlenmiş hastalıklardan olması gerekmektedir. Yönetmelikte yer verilmemiş olup meslek hastalığı olarak nitelendirme yapılması muhtemel durumlar için ise Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulu yetkili kılınmıştır.

Meslek Hastalığı Nedir ve Nasıl Tespit Edilir?

Meslek hastalığı nedir sorusunun cevabı ilgili yönetmeliğin 5.maddesinde verilmiştir. Buna göre hastalıklar genel bir sınıflandırılmaya tabi tutulmuş olup aynı yönetmeliğin hastalıkların derecelendirilmesine ilişkin cetvellerinde ise bu hastalık nedeniyle karşı karşıya kalınan işgücü kayıpları ve oranlarına göre bir ayrım daha yapılmıştır. Başlıca meslek hastalığı grupları ise; baş, göz, kulak, yüz, boyun, göğüs, omuz ve kol, el, omurga, karın, pelvis, metabolizma ve hematolojik hastalıklar olarak sayılmıştır[1]. Bu temel sınıflandırma sonrasında ise A Cetvelinde bu hastalık grupları ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Meslek hastalığı olduğu öngörülen hastalığın bu cetvele göre incelenip tespit edilmesi gerekmektedir.

Meslek hastalığının tespiti konusunda işçinin hastalığa ilişkin hali vakit geçirmeksizin, en geç 3 iş günü sonunda meslek hastalığı bildirgesi aracılığıyla kuruma bildirimde bulunması gerekmektedir. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun gerekli inceleme ve teftişleri yapması ve oluşan hastalığın ya da engel halinin meslek hastalığı şartlarını haiz olup olmadığı konusunda kanaat getirmesiyle birlikte meslek hastalığı ve işgücü kaybı tespit edilmiş olacaktır. İşgücü kaybının tespitinin doğru yapılması işçinin meslek hastalığı nedeniyle tazminat davası sonucunda alacağı maddi ve manevi tazminat miktarının doğru belirlenmesi açısından en önemli kıstastır. Bu nedenle doğru tespit işçi için oldukça önemlidir. SGK Sağlık Kurulu tarafından yapılacak tüm bu tespit sürecine ilişkin itirazlar Ankara’da bulunan SGK Yüksek Sağlık Kurulu’na yapılmaktadır. Sosyal Güvenlik Kurumu’na bağlı Yüksek Sağlık Kurulu’nun bu itirazlara karşı vereceği kararlar ise kurum açısında bağlayıcılık arz etmekle birlikte ilgililer açısından ise dava edilebilir niteliktedir. Dava yoluyla itiraz edilmesi durumunda Yargıtay 21.Hukuk Dairesi’nin bir kararına[2] göre bu itiraza ilişkin inceleme ve gerekli raporların düzenlenip irdelenmesi Adli Tıp Kurumu’na bırakılmıştır.

Öte yandan Sosyal Güvenlik Kurumu’nun, işçinin meslek hastalığı iddiasıyla başvurduğu halin meslek hastalığı olarak nitelendirilmemesi yahut işçinin sigortalı çalışan olmaması hallerinde bu hastalıkların meslek hastalığı olup olmadığı hususuna ilişkin tespit iş mahkemelerinde ya da iş mahkemeleri bulunmayan yerlerde asliye hukuk mahkemelerinde açılacak tespit davasıyla tespit ettirilmektedir. Meslek hastalığı nedeniyle tazminat davası; tespit davasının ardından açılması gereken bir dava türüdür.

Meslek Hastalığı Nedeniyle Maddi ve Manevi Tazminat Davası Kapsamı ve Zamanaşımı

Meslek hastalığı nedeniyle tazminat davası, işçi tarafından açılacak ve işverenin davalı olacağı, Türk Borçlar Hukuku m.146 uyarınca 10 yıllık zamanaşımı süresine tabi olan bir tazminat davası türüdür. Maddi tazminat davasında bedensel zarar ya da hastalık neticesinde işçinin uğradığı ve yoksun kaldığı maddiyat göz önünde bulundurulmaktadır. İşçi ve işverenin kusur oranları, varsa işçinin maluliyet oranı ve de işçinin en son aldığı maaş miktarı göz önünde bulundurularak maddi tazminat miktarı belirlenmektedir. Bunlar dışında ise işçinin ölümüyle sonuçlanan durumlarda işçinin yakınları ve bakmakla yükümlü olduğu kişiler destekten yoksun kalma tazminatı için maddi tazminat davası açabilme hakkına sahiptir.

Manevi tazminat, Borçlar Hukuku hükümlerine göre kişilik haklarına zarar gelen; vücut ve ruh bütünlüğü bozulmuş, yaşam hakkı zarar görmüş kişilerin talep edebileceği bir tazminat türüdür. 13 Aynı zamanda yine işçinin ölümüyle sonuçlanan durumlarda birinci derece yakınları işçinin ölümü nedeniyle duyduğu üzüntü nedeniyle manevi tazminat davası açabilecektir. Meslek hastalığı nedeniyle tazminat davası iş mahkemelerinde görülmekte olup bu konuda deneyimli bir avukat tarafından temsil edilmeniz hak kayıplarını en aza indirgemeniz ve hukuki anlamda doğru adımlar atmanız bakımından yararlı olacaktır.

[1] Sosyal Sigorta Sağlık İşlemleri Yönetmeliği m.5

[2] Y21HD, K.2015/15051.

Oretra