Aile Hukuku

Kartal Boşanma Avukatı: Adil ve Duyarlı Hukuki Destek

Boşanma, birçok insan için duygusal ve hukuki olarak karmaşık bir süreç olabilir. Kartal’da yaşayan veya çalışan birisi olarak, boşanma sürecinde adil bir sonuç elde etmek ve haklarınızı korumak için bir Kartal Boşanma Avukatı’nın hukuki destek sağlayabileceğini bilmek önemlidir.

Kartal Boşanma Avukatlarının Rolü

Boşanma avukatları, müvekkillerine boşanma süreci boyunca rehberlik ederler. Bu rehberlik, boşanma davalarını başlatma, anlaşmazlıkları çözme, mal paylaşımı ve çocuk velayeti gibi konularda hukuki destek sunmayı içerir. Kartal Boşanma Avukatları, müvekkilleri için en iyi sonucu elde etmeye çalışırken aynı zamanda duyarlılıkla yaklaşırlar.

Kartal Boşanma Avukatı Seçimi

Bir Boşanma Avukatı seçerken, deneyim, uzmanlık, iletişim becerileri ve müvekkil-müvekkil avukat ilişkisinin nitelikleri gibi faktörleri göz önünde bulundurmalısınız. Boşanma süreci zaten duygusal olarak zorlayıcıdır, bu nedenle güvendiğiniz ve size hukuki destek sağlayabilecek bir avukatı seçmek önemlidir.

Kartal Boşanma Avukatı Size Nasıl Yardımcı Olabilir?

  • Boşanma dilekçesinin hazırlanması ve mahkeme süreçlerinin yönetilmesi.
  • Mal paylaşımı, nafaka ve varsa çocuk velayeti gibi anlaşmazlıkların çözülmesi.
  • Müvekkilin haklarının ve çıkarlarının korunması.
  • Müvekkillerin duygusal ve hukuki destek ihtiyaçlarına yanıt verilmesi.
  • Alternatif çözüm yollarının araştırılması ve uzlaşmaya yönelik çabaların koordine edilmesi.

Kartal Boşanma Avukatları, müvekkillerinin çıkarlarını koruma ve adil bir sonuç elde etme amacıyla çalışırlar. Boşanma süreci karmaşık ve stresli olabilir, bu nedenle bir avukatın deneyimi ve uzmanlığı size rehberlik edebilir ve süreci daha yönetilebilir kılabilir.

Zina Sebebiyle Boşanma

Zina sebebiyle boşanma, evlilik birliği devam ederken eşlerden birinin sadakat yükümlülüğüne aykırı davranması sebebiyle açılır. Bir yükümlülüğe aykırı davrandığı için bir başkasıyla cinsel ilişkiye giren eş tam kusurlu kabul edilir. Bunlar dışında eşin bir başkasıyla sarılması, aşırı yakınlık göstermesi Medeni Kanun’a göre zina kabul edilmemektedir.

Sadakat yükümlülüğüne aykırı davranan eşe karşı boşanma davası esnasında tazminat isteminde bulunulabilir. Bu anlamda zaten tam kusurlu da olduğundan mahkeme tazminata hükmedecektir. Ancak eşin aldattığı kişiye karşı, yalnızca bu olayla bağlantılı bir tazminat isteminde bulunulamaz. Zira üçüncü kişi bir haksız fiilde bulunmamaktadır. Ancak bahsi geçen kişi başka bir haksız fiil işlemişse bununla bağlantılı olarak sorumluluğu doğacaktır. Örneğin yaşanan bir olayda[1] kadın eş zinaya dayalı dava açmış ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Kişiler yalnızca arkadaşlıkça konuştuklarını ve ilişkilerinin arkadaşlık olduğunu öne sürerek kendilerini savunmuşlardır. Yapılan yargılama sonucu yerel mahkeme erkek eşi haklı bularak boşanma ve tazminat istemini kabul etmemiştir. Kadın eşin olayı Yargıtay’a taşıması sonucu 4. Hukuk Dairesi ret kararını yerinde bulmamıştır. Elde edilen deliller ve Yargıtay kabulleri ışığında zina olduğu kabul edilmiş ve kadın eşe tazminat ödenmesine karar verilmiştir.

Zina Sebebiyle Boşanma Davası

Boşanma davaları temel olarak anlaşmalı ve çekişmeli olarak ikiye ayrılır. Anlaşmalı boşanmada herhangi bir kusur aranmaz. Kişilerin karşılıklı olarak boşanma istekleri, şartlar da oluşmuşsa mahkeme tarafından kabul edilir.

Çekişmeli boşanmada ise eşlerden yalnız biri boşanmak istemektedir. Medeni Kanun’da düzenlenen genel ve özel sebeplere dayanılarak açılır. Genel sebepler daha soyut, evlilik birliğinin devam etmesinin taraflardan beklenemeyecek olması halidir. Özel sebepler ise kanunda tek tek belirtilmiştir. Bunlar terk, haysiyetsiz hayat sürme, akıl hastalığı, hayata kast ya da pek kötü muamele ve zina sebebiyle boşanma olarak sayılır. Bu durumlarda evlilik birliğine ya da diğer eşin istemesine bakmaksızın boşanma kararı verir.

Zina sebebiyle boşanma davası da diğer boşanma türleri gibi Aile Mahkemesinde açılır. Dilekçede tek bir sebep gösterilebileceği gibi hem bir özel sebebe hem de genel sebebe dayanılabilir. Kanıtlanmış bir özel sebebin varlığı boşanmayı oldukça hızlandıracaktır. Zina sebebiyle dava açılması için bazı şartlar gerekir. Bu şartlar şu şekildedir:

  • O anda var olan bir evlilik ilişkisinin bulunması gerekir: Bu anlamda evlilik öncesi veya sonrası oluşan ilişkiler zinaya konu olmaz. Ayrılık, kaybolma durumlarında da yine zina oluşur.
  • Başkasıyla cinsel ilişkide bulunma: Flört etme, sarılma, çok yakın davranışlar zinayı oluşturmaz.
  • Cinsel ilişki karşı cinsler arasında olmalıdır: Hem cinslerle olan ilişkiler Medeni Kanun kabul etmediğinden zina sayılmaz.Bu sebeple boşanma davası açmak için başka bir özel sebepten veya genel sebepten yararlanılabilir.
  • Zina Edenin Kusurlu Olması: Eşin zinayı gerçekleştirirken bunu isteyerek yapmış olması gerekir. Tehdit, şiddet veya hile ile gerçekleşmiş eylemlerden kişiler sorumlu tutulamaz.

Zina Nedeniyle Boşanma Davasında Gizlilik Kararı

Bir hukuk devleti olmanın gereği olarak Türkiye’de de yargılamalar halka açık şekilde yapılır. Ancak davada taraf menfaatlerinin de korunması önemlidir. Bu sebeple yargılamanın aleniliğinin de bazı istisnaları bulunur. Zina nedeniyle boşanma davasında gizlilik kararı da bunlardan biridir. Tarafların kişilik haklarının korunması ve davanın sağlığı için hakim re’sen veya talep üzerine gizlilik kararı alabilir.

Zina Sebebiyle Boşanma Davasında Deliller

Zina olgusunun yapısı gereği kanıtlanması zor olabilir. Bu sebeple eşler somut olayın durumuna göre çeşitli kanıtlarla mahkemeye başvurabilirler. Zina sebebiyle boşanma davasında deliller şu şekildedir:

  • Tanık beyanları
  • Telefon görüşme kayıtları veya içerikleri, mesajlar, whatsapp içerikleri
  • Ses kayıtları
  • Sosyal medya içerikleri
  • Uçak veya otel kayıtları, güvenlik kamerası görüntüleri
  • Fotoğraflar, video kayıtları vb. her türlü delil
  • Başka bir nedenle savcılık tarafından başlatılan soruşturma dosyasında yer alan evraklarda zina olgusuna dair ifadeler
  • Banka kayıtları, kredi kartı ekstresi

Ancak burada delile sahip olan tarafın dikkat etmesi gereken bazı hususlar bulunmaktadır. Özellikle kişilerin haberi olmadan alınan görüntüler, ses kayıtları gibi deliller usulüne uygun olmadığı için yargılamada kullanılmaz. Yine konuşmanın tarafı olmadan bir whatsapp konuşmasının kaydını almak, telefon görüşmesini kaydetmek de buna örnektir. Ayrıca bu olgular Türk Ceza Kanunu kapsamında da suç oluşturur. Bu suçlar şu şekildedir:

  • Kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması
  • Haberleşmenin gizliliğini ihlal
  • Özel hayatın gizliliğini ihlal

Bunların oluşmaması için kayıtların mutlaka zina olgusunu ispatlamaya yönelik ve ani olması gerekir. Yoksa planlı ve sistematik yapılan kayıtların kabul edilmesi hukuk düzeni açısından olanaksızdır.

Yargıtay ispatın zor olduğunu kabul ederek bazı ilkeler kabul etmiştir. Bu ilkelerden bazıları şu şekildedir:

  • Eşlerden birinin yalnızken ortak konuta karşı cinsten birini alması zinanın varlığına delalet eder. Bu halde, zina ispatlanmış kabul edilir.
  • Eşlerden birinin karşı cinsten biriyle düzenli bir şekilde gece-gündüz telefonda görüşmesi zinanın varlığına işaret eder.
  • Eşlerden biri evlilik dışı ilişkiye girdiği başka bir kişiden çocuk sahibi olduğu takdirde yine zina ispatlanmış olur.

Medeni Kanunda eşcinsel ilişkiler kabul edilmediğinden hem cinsiyle yaşanan bir ilişki sebebiyle zinaya dayanılarak boşanma davası açılmaz. Genel sebeplere ya da duruma göre başka bir özel sebebe dayanılabilir.

Boşanma Davasında Mal Paylaşımı

Zina ile boşanmada akla gelebilecek bir başka soru ise mal paylaşımının nasıl yapılacağıdır. Bu durumda mal paylaşımında eşlerin katılma payı zina olgusu dikkate alınarak belirlenir. Bunun en önemli sebebi aldatan eşin tam kusurlu olmasıdır. Ancak başka bir boşanma sebebinde eşlerden biri yine tam kusurlu olsa da katılma payları konusunda bu ayrım gündeme gelmez. Dikkat edilecek bir diğer unsur ise eşler arasında mutlaka edinilmiş mallara katılım rejimi olmalıdır. Bu seçim ortak kararlaştırılabilir. Yine başka bir tercih yapılmadığı durumlarda da kanun kural olarak bu rejimin uygulanmasını emretmiştir.

Zina Sebebiyle Boşanma Davası Zamanaşımı

Zina sebebiyle boşanma davası zamanaşımı eşin aldatmayı öğrenmesinden itibaren 6 aydır. Aldatmanın üzerinden 5 yıl geçmişse, öğrenme tarihi dikkate alınmaksızın dava açma hakkı düşer. Her halde affeden eşin aynı zina olgusunu ileri sürerek boşanma davası açma hakkı kaybolur. Affetme sözlü, yazılı şekilde açık olabileceği gibi birlikte yaşama fiilinin devam etmesi gibi örtülü bir biçimde de olabilir.

Ancak evliliğin yine de çekilmez olabileceği kabul edilmelidir. Böyle bir durumda da kanun koyucu eşe, genel sebebe dayanarak boşanma hakkı tanımıştır.

Boşanma yargılamaları bazen yıllarca sürebilmektedir. Bu da hem madden hem de manen yıpratıcı olabilir. Böyle bir durumda kalmamak ve en yüksek menfaati elde etmek için uzman yardımı oldukça önemlidir. Ayrıca süreler ve hak kayıpları diğer kafa karıştırıcı hususlar olabilmektedir. Bu sebeple bir aile avukatı desteği almanızı öneririz.

[1] Yargıtay’ın 2014/3546 esas 2014/4958 sayılı kararı

Vasi Tayini ve Sonuçları

Vasi tayini, yeterli ayırtım gücüne sahip olmayan yahut başka bir neden ile fiil ehliyetini tam olarak kullanamayan kişileri, kendileri için zararlı olabilecek hukuki işlemler yapmak ya da yapmamaktan alıkoymak için başvurulan bir hukuki kurumdur. Kimlere vasi tayin edilebileceği, vasi tayini ve sonuçları Türk Medeni Kanunu’nda açık biçimde hükme bağlanmıştır. Vasi tayini ile ilgili işlemler, kendisine vasi atanacak kimsenin bulunduğu yerde vesayet makamı tarafından yürütülür. Vesayet altına alının kişinin yerleşim yeri, bu makamın izni olmadan değiştirilemez. Vesayet makamı, kısıtlılık halinin mahkeme kararı ile tespit edilmesinin ardından gerekli niteliklere sahip bir yetişkini vasi olarak tayin eder. Çok istisnai haller hariç, bir kişinin birden fazla vasisi bulunamaz.

Vesayet Nedir?

Vesayet, tam fiil ehliyetine sahip olmayan, kanunda sayılmış özel halleri bulunan kişilerin hukuki ilişkilerini onların menfaatlerini korumak saiki ile yürütülmesinin sağlanmasını amaçlayan bir hukuki kurumdur. Velayet altında olmayan küçükler, kısıtlıklar, bir yıldan uzun süreli hapis cezasına çarptırılanlar vesayet altına alınabilecek kişilere örnek gösterilebilir.

Vasi Nedir?

Vasi, vesayet ilişkisinde vesayet altındaki kişinin hukuki ilişkilerini onun adına ve hesabına yürüten kimsedir. Velayet altındaki çocuk ile anne babası arasında velayet ilişkisi ile vesayet altındaki kişi ve vasi arasındaki ilişki benzerlik gösterir.

Kimlerin vasi olabileceği ve olamayacağı Türk Medeni Kanunu’nda açıkça belirtilmiştir. Kanunda aynı zamanda vasilik konusunda kimlerin öncelikli olduğu, kimlerin bu görevi kabul etme zorunluluğu olduğu ya da kimlerin bu görevden kaçınabilecekleri de açıkça belirtilmiştir. Buna göre vasi olmak için öncelik eş ve diğer yakın akrabalara aittir. Bu kimselere ana baba, kardeş, erişkin çocuk ya da torunlar örnek verilebilir. Yakınların yerleşim yerinin vesayet altına alınacak kişiye uzaklığı da vasi tayini esnasında göz önünde bulundurulmalıdır. Haklı sebepler ile engellenmediği sürece, vesayet altına alınacak kimsenin yahut ana babasının gösterdiği kimseler vasi olarak atanmalıdır.

Vasi tayini ile belirlenen kimse, vesayet altına alınan kişi ile aynı yerleşim yerinde ise vasi tayini işlemini kabul etmek zorundadır. Ancak altmış yaşından büyük olma, vasilik işlemlerini yapmasını zorlaştıracak bir engeli bulunma, dörtten fazla çocuğu velisi ya da başka bir kimsenin vasisi olma veya Cumhurbaşkanı, TBMM üyesi, hakim, savcı, bakan ya da Cumhurbaşkanı yardımcısı gibi unvanlara sahip olma özelliklerinden bir ya da birkaçını taşıyan kimseler, vasi tayini işleminden kaçınabilir.

Vasi tayin edilemeyecek kimseler de kanunda sayılmıştır. Buna göre kısıtlılar, haysiyetsiz yaşam süren ya da kamu hizmetinden yasaklı olanlar veya vesayet altına alınacak kişi ile önemli menfaat çatışmasına sahip olanlar ya da bu kimse ile aralarında husumet bulunanlar, vasi tayin edilemez.

Kimler Vesayet Altına Alınabilir?

Türk Medeni Kanunu, kimlerin vesayet altına alınabileceğini açıkça belirtmiştir. Bu sınırlı saymaya örnek bir durumdur, bu özelliklerden en az birini taşımayan kimselerin vesayet altına alınması mümkün değildir.

Kanunda vasi tayini yapılabilecek kişilere dair sayılan ilk grup, velayet altında olmayan küçüklerdir. Velayet, yalnız ana baba ile kurulabilen bir hukuki ilişkidir. Herhangi bir nedenden ötürü ana babası ile arasında velayet ilişkisi bulunmayan küçükler, vesayet altına alınacaktır.

Akıl hastalığı yahut akıl zayıflığı da kişinin vesayet altına alınmasını gerektiren hallerden bir diğeridir. Kişi, bu nedenlere bağlı olarak kendi işlerini göremiyor, korunması yahut bakımı için sürekli yardıma ihtiyaç duyuyor ya da başkalarının güvenliğini tehlikeye sokuyor ise, kendisine vasi tayini yapılacaktır. Örneğin Alzheimer hastalığına sahip yaşlı kimseler, akıl zayıflığı sebebi ile vesayet altına alınır.

Bir akıl hastalığı ya da akıl zayıflığı olmasa dahi aşırı savurganlık, alkol bağımlılığı, uyuşturucu bağımlılığı ya da kötü yaşam tarzı nedeni ile ergin bir kimsenin vesayet altına alınması mümkündür. Tek başına alkol ya da uyuşturucu bağımlılığı, bu nedenlere bağlı olarak vesayet altına alınmayı gerektirmez, kişinin bağımlılığı ve davranış biçimi nedeni ile kendisini yahut ailesini yoksulluk ve darlığa düşürebilecek olması, bu sebeple devamlı korumaya ve bakıma muhtaç olması gereklidir. Bağımlılık ya da başka kötü davranış biçimleri nedeni ile başkalarının güvenliğini riske atan kişiler de vesayet altına alınır. Kişinin bu nedenlere bağlı olarak vesayet altına alınması için mahkeme önünde dinlenmesi, bu davranışlarının çeşitli belgeler aracılığı ile mahkemeye sunulması gereklidir.

Bir yıldan uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı ceza alan kimseler de vasi tayini gerektiren kişiler arasındadır. Son olarak, kişi kendi isteği ile vesayet altına alınmayı talep edebilir. Yaşlılık, deneyimsizlik, hastalık ya da engellilik gibi nedenlere bağlı olarak işlerini istediği gibi yönetemediğini düşünen kişiler, kendilerine vasi tayini talep etmek içim mahkemeye başvurabilir.

Vasi Tayini Nasıl Yapılır?

Vasi tayini davası, vesayet altına alınacak kişinin bulunduğu yerdeki Sulh Hukuk Mahkemesinde açılır. Vesayet altına alınma nedenine bağlı olarak, davanın işleyişi değişir. Savurganlık, kötü yaşam tarzı, bağımlılık, kötü yönetim ya da kişinin isteği gibi vesayet altına alınma nedenlerinde, mutlaka kişinin kendisinin mahkeme önünde dinlenmesi gereklidir.

Akıl hastalığı ya da akıl zayıflığı nedeni ile açılan vasi tayini davası için mutlaka resmi kurumdan alınan sağlık raporu gereklidir. Bu raporun hazırlanması için gerektiği durumda TMK md. 436 hükümleri uygulanır. Hakim, gerekli gördüğü takdirde vesayet altına alınacak kişiyi mahkemede dinleyebilir. Vasi tayini sürecinin en iyi şekilde yönetilebilmesi için bir avukattan yardım alınması önerilmektedir. Böylelikle doğru mahkemeye doğru şekilde açıldığı için daha çabuk sonuçlanacak, vesayet altına alınacak kişinin ve yakınlarının hak kayıpları en aza indirilecektir.

Vasi Tayini Davaları Ne Kadar Sürer?

Vasi tayini davası süresi, mahkemenin iş yüküne göre değişebilmektedir. Süreci hızlandırmak için, davada dayanılacak resmi kurum raporu ve diğer belgelerin dava açılmadan önce hazırlanmış ve dosyaya eklenmiş olması gereklidir. Çoğunlukla bu davalar bir ya da iki celsede sonuçlanmaktadır, bu nedenle yaklaşık olarak 3 ila 6 ay arasında sonuçlanacakları söylenebilir.  Vasi tayini davası bir avukat aracılığı ile açıldığı takdirde daha çabuk sonuca bağlanacak, usule uygun yapılmayan işlemler nedeni ile vakit kaybı olmayacaktır.

Vasi Tayini İle İlgili Yargıtay Kararları

Yargıtay’ın vesayete ilişkin emsal teşkil eden önemli kararlarından biri, velayetin çocuğun ana babasından alınarak başka birinin vesayetine verilip verilemeyeceğine ilişkindir. Anılan kararda Yargıtay, çocuk ve ana babası arasındaki velayet ilişkisinin ancak yasal bir neden bağlı olarak kesilebileceğini belirtmiş, yasal bir neden olmadan ana baba ile velayet ilişkisinin sonlandırılarak çocuğum babaannesinin vesayetinde bırakılmasını yerinde bulmamıştır. ( Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2012/103109, K. 2012/27627 T. 20.11.2010 )

Yargıtay’ın vasi tayini davası ile ilgili yetki konusunda da emsal oluşturacak bir kararı bulunmaktadır. Buna göre bir yıldan fazla özgürlüğü bağlayıcı cezası bulunan kişi hakkında vesayet davası için, kişinin cezasının infaz edildiği yer mahkemesi değil, son yerleşim yeri mahkemesi yetkilidir. Bunun nedeni kişinin cezasının infaz edildiği yerin TMK md. 22’ye göre yerleşim yeri kabul edilmemesidir. ( Yargıtay 17. Hukuk Dairesi, E. 2013/125 K. 2013/1251, T. 8.2.2013 )

Velayet Davası ve Velayetin Değiştirilmesi

Velayet davası ve velayetin değiştirilmesi konusu 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 335 ila 351 maddeleri arasında düzenlenmiştir.

Velayet Davası Nedir?

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 335. maddesi uyarınca ergin olmayan çocuk, ana ve babasının velayeti altındadır. Yasal sebep olmadıkça velayet ana ve babadan alınamaz. Hakim vasi atanmasına gerek görmedikçe kısıtlanan ergin çocuklar da ana ve babanın velayeti altında kalmaktadır.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun ilgili maddeleri uyarınca velayet çocuğun; eğitimi ve öğretimi, dini eğitimi, temsil edilmesi, fiil ehliyeti, bakımı ve korunması konuları hakkındadır. Velayet sahibi olan kişi ve kişiler çocuk üzerinde hak sahibi olmalarının yanısıra birtakım yükümlülükler hakkında sorumluluk altında olacaktır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 339. maddesinde velayetin kapsamı açıklanmıştır. İlgili hüküm uyarınca ana ve baba çocuğun bakım ve eğitimi konusunda onun menfaatini göz önünde tutarak gerekli kararları alır ve uygular. Çocuk ise ana ve babasının sözünü dinlemekle yükümlüdür. Ana ve baba da olgunluğu ölçüsünde çocuğa hayatını düzenleme olanağı tanır ve önemli konularda çocuğun düşüncesini göz önünde tutar.

Velayet davası ile çocuğun velayeti kendisinde olmayan eş diğer eşe karşı çocuğun velayetini elde etmeyi amaçlamaktadır. Bu dava genellikle boşanma davasının görülmesi sırasında eşler çocuğun kimde kalacağı hakkında fikir birliğinde olmaması halinde açılmaktadır. Dava ilgili eş tarafından aile mahkemesinde açılacak olup davanın sonucuna bağlı olarak çocuğun velayeti hakimin velayet hakkını takdir edeceği eşe verilmektedir. Burada aile mahkemelerince gözetilecek en önemli husus çocuğun üstün yararının sağlanması olacaktır.

Velayetin değiştirilmesine ilişkin davayı anne ya da baba aile mahkemesinde ikame edebilecektir. Anne ve baba dışındaki dede, anneanne, babaanne, teyze, hala, amca vb. kişiler velayet talebinde bulunamayacaktır. Ancak şartları bulunduğu takdirde bu kişiler çocuk için vasi olarak tayin edilebilecektir.

Velayet Davasında Sebepler

Velayet davası (velayetin değiştirilmesi) hakkında velayetin değiştirilmesini gerektiren sebeplerden bazıları 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 183. ve 324. maddelerinde sayılmaktadır.

Bu sebeplerden ilki ana veya babanın başkasıyla evlenmesidir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 349. maddesi hükmü uyarınca velayete sahip ana veya babanın yeniden evlenmesi velayetin kaldırılmasını gerektirmeyecektir. Ancak çocuğun menfaati gerektirdiğinde velayet sahibi değiştirilebileceği gibi durum ve koşullara göre velayet kaldırılarak çocuğa vasi de atanabilecektir. Burada önemli olan husus çocuğun menfaatidir örneğin başka bir kişiyle evlenen velayet sahibi ana ya da baba, çocuğunun bakımını geciktirmekte ve onun ihtiyaçlarını gereğince gidermemekteyse hakim velayetin değiştirilmesine karar verebilecektir.

Velayetin değiştirilmesinde sebeplerden ikincisi ana veya babanın başka bir yere gitmesidir. Burada başka bir yere giden ana veya babanın çocuğu bırakması sürekli nitelikte olmalıdır. Ancak velayet hakkına sahip ana ya da babanın zorunlu ve geçici sebeplerle başka bir yerde bulunması velayet değişikliğine yol açmayacaktır. Örnek olarak bir tedavi için geçici bir süre hastanede kalınması gösterilebilecektir.

Velayetin değiştirilmesine ilişkin üçüncü sebep anne veya babanın ölmesi olarak sayılmıştır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 183. maddesi uyarınca ana veya babanın başkasıyla evlenmesi, başka bir yere gitmesi veya ölmesi gibi yeni olguların zorunlu kılması halinde hakim, resen ana ve babadan birinin istemi üzerine gerekli önlemleri alacaktır. Bu önlemlerden biri de velayetin değiştirilmesidir. Velayet eşlerden birinin ölmesi halinde kendiliğinden diğer eşe geçmeyecektir. Böyle bir durumda hakimin talep üzerine veya resen velayetin değiştirilmesi hakkında karar vermesi gerekmektedir. Hakim velayetin değiştirilmesine karar vermek yerine hayatta olan ana ya da babanın durumuna bakarak çocuğa vasi atanmasına da karar verebilecektir.

Velayetin değiştirilmesi sebeplerinden dördüncüsü kişisel ilişkinin gereklerinin yerine getirilmemesidir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 182. maddesi uyarınca mahkeme boşanma veya ayrılığa karar verirken olanak bulundukça ana ve babayı dinledikten ve çocuk vesayet altındaysa vasinin ve vesayet makamının düşüncesini aldıktan sonra ana ve babanın haklarını ve çocuk ile olan kişisel ilişkilerini düzenleyecektir. Mahkeme kararında kişisel ilişkin düzenlemesinin gereklerinin yerine getirilmemesi halinde, çocuğun menfaatine aykırı olmamak kaydıyla velayetin değiştirilebileceğini de ihtar edecektir. Yargıtay’a göre[1] çocuğun velayet hakkına sahip olmayan ana veya babayla kişisel ilişki kurmasının sürekli engellenmesi de velayetin değiştirilmesiyle sonuçlanacak sebeplerdendir.

Velayet Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme

Çocuğun velayet davasında görevli mahkeme aile mahkemesidir bu sebeple velayetin değiştirilmesine ilişkin davaların aile mahkemesinde açılması gerekmektedir. Ancak ilgili yargı bölgesinde aile mahkemesi olmaması halinde bu davaya aile mahkemesi sıfatıyla asliye hukuk mahkemeleri bakacak ve bu kapsamda görevli mahkeme sayılacaktır.

Davanın aile mahkemesi veya aile mahkemesi sıfatıyla davayı karara bağlayacak olan asliye hukuk mahkemesinden başka bir mahkemede açılmış olması halinde dava görevsizlik sebebiyle usulden reddolunacaktır.

Velayet davasına ilişkin olarak yetkili mahkemenin belirlenmesinde kesin yetki kuralı yoktur. Bu sebeple yetkili mahkeme çocuğun bulunduğu yer mahkemesi olacaktır. Burada dikkate alınması gereken davanın çocuğun fiilen bulunduğu yerde davanın açılmasıdır. Ancak velayetin değiştirilmesi davası bir çekişmesiz yargı işi olduğundan velayetin değiştirilmesi talebinde bulunan kişi veya ilgililerden birinin oturduğu yer mahkemesinin de yetkili olacağı kabul edilmiştir.

Velayete ilişkin davada aile mahkemesi resen delil toplayabilecektir. Resen delilin toplanmasının yanısıra taraflar da yargılamanın her aşamasında çocuğun velayetine ilişkin olarak delil sunabilecektir.

Yine velayet davasında unutulmamalıdır ki anne ve babanın talepleri önemli değildir, çocuğun üstün yararı ve menfaati hangi tarafta kalmasını gerektiriyorsa çocuk o tarafın velayeti altında yaşayacaktır. Burada çocuğun fiziki ve ruhsal bütünlüğü ile yetişeceği sosyal, ekonomik ve kültürel çevre koşullarının en iyi şekilde sağlanması hakim tarafından dikkate alınmaktadır.

Velayetin değiştirilmesi nedenleri yukarıda sayılmış nedenler yalnızca bu olgularla sınırlı değildir. Somut olayın gereklerine göre mahkeme velayetin değiştirilmesi hakkında karar verebilecektir. Ayrıca anlaşmalı boşanmaya karar verilmesi, velayetin değiştirilmesine de engel olmayacaktır. Ana ya da velayetin değiştirilmesi hakkında talepte bulunabilecektir.

Velayet Davasında Dikkat Edilmesi Gerekenler

Velayet davası (velayetin değiştirilmesi), velayetin kaldırılması davasından farklılaşmaktadır. Velayetin kaldırılması 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 348. maddesinde düzenlenmiştir. İlgili hüküm uyarınca çocuğun korunmasına ilişkin diğer önlemlerden sonuç alınamaz ya da bu önlemlerin yetersiz olacağı önceden anlaşılırsa hakim velayetin;

  • Ana ve babanın deneyimsizliği, hastalığı, başka bir yerde bulunması veya benzeri sebeplerden biri nedeniyle velayet görevini gereği gibi yerine getirmemesi.
  • Ana ve babanın çocuğa yeterli ilgili göstermemesi veya ona karşı yükümlülüklerini ağır bir biçimde savsaklaması.

Hallerinde velayetin kaldırılmasına karar verebilecektir. Velayetin değiştirilmesinde velayet yine anne ya da babada olacakken burada velayet her ikisinden kaldırıldığı taktirde çocuğa bir vasi atanacaktır. Bu sebeple velayet davası (velayetin değiştirilmesi) davasından farklılaşmaktadır.

Velayet davası hakkında dikkat edilmesi gereken diğer bir husus ise süredir. Bu davanın açılması belirli bir süreye bağlı kılınmamıştır. Çocuğun menfaati gerektirdiği takdirde açılabilecektir. Ortada bir boşanma hükmü olduğu takdirde bu davanın açılabilmesi için esaslı değişikliklerin meydana gelmiş olması şarttır. Bu esaslı değişikliklerin ayrıca geçici değil sürekli olarak etki ediyor olması gerekmektedir.

[1] Yargıtay HGK, 30.5.2018, E.2017/2-2486 K.2018/1148

Terk Sebebiyle Boşanma Davası

Boşanma davaları aile mahkemesinde çekişmeli ve çekişmesiz olarak açılır. Çekişmesiz boşanmada taraflar anlaşmalı olarak ve bir protokol çerçevesinde boşanırlar. Eşlerden biri tek başına evlilik birliğini sonlandırmak istediğinde kanunda sayılmış hallerden birine dayanarak tek taraflı boşanma davası açabilir. Kanunda bu haller genel ve özel olarak düzenlenmiştir. Terk sebebiyle boşanma davası da özel boşanma sebeplerinden biridir. Eşlerden biri haklı sebebi olmaksızın ortak konutu terk edip 6 ay dönmezse diğer eş terk sebebiyle boşanma davası açar.

Boşanma Davası Nasıl Açılır?

Eşler anlaşmalı olarak birlikte dava açabilirler. Bu durumda bir protokol çerçevesinde hazırlanmış şartlarla boşanma gerçekleşir. Eşlerden yalnız birinin boşanmak istediği durumlarda ise Medeni Kanunumuzda yer alan boşanmanın genel ve özel sebeplerinden birine dayanılarak boşanma davası açılır. Genel sebeplerde hakim eşlerin kusurlu olmasını arar. Özel sebeplerde ise özellikle bir kusur durumu aranmazken öne sürülen sebebin kanıtlanması istenir. Usulüne uygun kanıtlanmış bu sebeplere dayanılarak açılan davaların reddedilme durumu bulunmamaktadır. Kanun, boşanmanın genel ve özel sebeplerini ayrı şekilde düzenlemiştir. Genel sebepler evlilik birliğinin çekilmez hale gelmesine neden olabilecek tüm halleri kapsar. Özel sebepler ise sayılıdır. Bunlar şu şekildedir:

  1. a) Zina
  2. b) Hayata Kast, Pek Kötü veya Onur Kırıcı Davranış
  3. c) Suç İşleme ve Haysiyetsiz Hayat Sürme
  4. d) Akıl Sağlığı
  5. e) Terk nedeniyle boşanma davası

Bu sebeplerden haysiyetsiz hayat sürme ve akıl hastalığının evlilikten önce bilinmesi gündeme gelebilir. Evlilikten önce ortaya çıkmış olsa da taraflar için evliliği çekilmez hale getiriyorsa tek taraflı boşanma sebepleri olarak geçerli sayılır.

Terk Nedeniyle Boşanma

Özel boşanma sebeplerinden terkte eşlerden biri iş, hastalık gibi haklı bir sebebi olmaksızın ortak konutu terk eder. 4 ay içinde eve dönmezse diğer eş hakim veya noter aracılığıyla ihtar çektirir. Bu ihtardan sonra terk eden eşe 2 aylık mühlet verilir. Bu süre içinde de dönmezse ortak konutun bağlı olduğu aile mahkemesinde boşanma davası açılır. Ayrıca eşlerden biri haklı sebebi olmaksızın eve alınmıyor ya da terk etmeye zorlanıyorsa bu eş de terk sebebiyle dava açabilir. Terk nedeniyle boşanma şartları şu şekildedir:

  • Eşlerden biri ortak yaşanılan konutu terk etmelidir: Terkle amaç evlilik birliğinin devamı için gerekli olan sorumluluklardan kaçmak olmalıdır. Eşin haklı bir sebebi varsa bu terk olarak kabul edilmez.
  • Gerçek Terk: Konut terk edilmiş olmalıdır. Bu anlamda odaların ayrılması gibi durumlar terk örneği oluşturmaz.
  • Zorla Terk: Bu şartın gerçekleşmesi için eşlerden birinin diğerini eve sokmaması ya da gitmeye zorlaması gerekir. Eşin veya ailesinin, diğer eşe şiddet uygulaması zorlanması durumuna örnek verilebilir.
  • Terk eden eşin haklı bir sebebi bulunmamalıdır: Hastalık, askerlik ve hapis cezası gibi örnekler terk sayılmaz.
  • Eşler arasında ayrılık kararı bulunmamalıdır: Mahkemede eşlerin boşanmadan önce düşünmeleri için talep edildiği durumda ayrılık kararları da verilebilmektedir. Bu karar 1 yıldan 3 yıla kadar verilebilir. Böyle bir durumda da terk şartları oluşmaz.
  • Terk en az 6 ay sürmüş olmalıdır: Terk her bölündüğünde 6 aylık süre yeniden başlar. Bu anlamda kesintisiz 6 aylık süre dikkate alınır. Ancak terk eden eş bunu bildiği için süre dolmadan eve dönüyor ve tekrar tekrar gidiyorsa hakkın kötüye kullanılması durumu oluşur. Böyle bir durumda da hakimin bunu göz önüne alarak terk kararı vermesi yerinde olacaktır.
  • Terk eden eşe ihtar çekilmiş olmalıdır: En az 4 aylık terk sonucunda kalan eş hakim veya noter aracılığıyla terk eden eşe ihtar çektirir. Bu ihtar terk eden eşe 2 aylık bir mühlette eve dönmesi gerektiğini bildirir. 2 aylık sürenin dolması kalan eşe terk sebebiyle boşanma davası açma hakkı verir.
  • Davet edilen konut ortak yaşama elverişli olmalıdır: Evin başka kişilerle paylaşılması, harap halde olması gibi durumlarda davetin yerinde olduğu kabul edilemez. Ayrıca konutun bağımsız olması şartı da kabul edilmiştir. Bu anlamda eşlerden birinin ailesiyle yaşanması durumunda bağımsızlık şartının yerine getirilmediği kabul edilecektir.

Terk Sebebiyle Boşanmada Tazminat ve Nafaka

Anlaşmalı ve çekişmeli boşanmalarda ortak olarak nafaka ve tazminata hükmedilir. Nafaka ve tazminatların ortak amacı evlilik birliği sona erdiği için yoksulluğa düşecek eşin mali durumunun korunmasıdır. Ancak eşlerden biri tam kusurlu olursa Yargıtay’ın yerleşik kararları gereği ona nafaka veya tazminat bağlanmaz. Ortak konutu terk etmek de eden eş tarafını tam kusurlu hale getirir. Bu sebeple eşe terk sebebiyle boşanmada tazminat ve nafaka bağlanmaz.

Yaşanan olayda[1]eş ortak konuta dönmediğinden erkek eş tarafından terk sebebiyle boşanma davası açılmıştır. Yapılan yargılama sonucu boşanma kararı verilmiş ve kadın eşin tam kusurlu olduğuna hükmedilmiştir. Erkek eşin ise bir kusuru olmadığı kararı verilmiştir. Bu sebeple kadın eşin tazminat ve nafaka talepleri reddedilmiştir.

Başka bir olayda[2] erkek eş diğer eşin sıklıkla yeğeninde kaldığı ve aile birliğini bozduğunu iddia ederek boşanma davası açmıştır. Kadın eş ise alkol problemi olduğu ve kendisinin önceki evliliğinden olan çocuğunu eve almayan eşine karşı dava açmıştır. Yapılan yargılama sonucu hakim her iki tarafın kusurlarının eşit olduğuna hükmederek manevi tazminat talebini reddetmiştir. Ancak kadın eşe düşük miktarda bir yoksulluk nafakası bağlanmasına hükmetmiştir.

Evi Terk Eden Eş Ağır Kusurlu Olur mu?

Yaşanan olayda[3] eş, diğer eşin evi terk etmesini ve evlilik birliğinden doğan sorumluluklarını yerine getirmemesini öne sürerek boşanma davası açmıştır. Davalı olan diğer eş karşı bir dava açarak evde eşi ve ailesi tarafından şiddet gördüğünü öne sürmüştür. Ayrıca evi terk etmediğini, davacı erkek eşin onu eve almadığını söylemiştir. Yapılan yargılama sonucu yerel mahkeme karşı dava açan eşin iddialarının yerinde olduğuna karar vermiştir. Şiddet gören eşin boşanmada tazminat ve nafaka taleplerini kabul etmiştir. Davacı vekili kararı tazminat ve nafaka yönünden yerinde bulmayarak davayı Yargıtay’a taşımıştır. İlgili hukuk dairesince davacı erkek eşin tam kusurlu ve kadın eşin kusursuz olduğuna karar verilmiş, tazminat ve nafaka kararı bozulmamıştır. Bu sebeple “Evi terk eden eş ağır kusurlu olur mu?” sorusunun cevabını her somut olayın özelliklerine göre değerlendirmek yerinde olacaktır. Zira olayda kadın eşin evi terk etmesinin şiddet gibi haklı bir sebebi vardır. Ayrıca eve alınmamaktadır.

Boşanmalar uzun ve yorucu süreçler getirebilir. Nafaka, tazminat, velayet, mal paylaşımı gibi konularla da bu süreçler daha da yıpratıcı hale gelebilir. Herhangi bir hak kaybı yaşamamak ve bu süreci en kısa sürede atlatmak için bir aile avukatı desteği almak oldukça önemlidir.

[1] Yargıtay’ın 2013/8816 esas 2013/22271 sayılı kararı

[2] Yargıtay’ın 2017/2670 esas 2021/1052 sayılı kararı

[3] Yargıtay’ın 2017/2715 esas 2021/360 sayılı kararı

Soybağının Reddi Davası

Soybağının reddi davası, çocuk ve baba arasında bulunan soy bağı ilişkisinin ortadan kalkmasına yönelik gerçekleştirilen bir davadır. Bu dava sonucunda çocuk ve baba arasındaki soy bağı ortadan kalktığı ve yeni bir hal aldığı için yenilik doğurucu bir davadır da denilebilir. Türk Medeni Kanunu’nda yer verildiği gibi; evliliğin devam etmesi yahut evliliğin sonlandığı günden 300 gün içerisinde doğmuş olan çocuğun babası, koca olarak kabul edilir. Dolayısıyla doğan çocuk kocanın üzerine sayılarak nüfusuna kaydettirilir. Burada önemli olan nokta, eğer çocuk ve baba arasında herhangi bir soybağı bulunmuyorsa, aradaki ilişki soybağının reddi davası ile sonlandırılarak ortadan kalkar.

Dünyaya gelen çocuğun erkek eş ile arasında bir soybağı durumunun olması “Babalık karinesi” olarak tanımlanır. Evliliğin devam ettiği veya sonlandığı günden itibaren 300 gün içerisinde çocuğun erkek eşe kayıt ettirilmesi yalnızca annenin evlilik süresi dahilinde gebe kaldığını ve doğurduğunu ispat etmesiyle mümkündür. Çocuğun kendisine ait olmadığını iddia eden erkek eş, soybağının reddi davasını anne ve çocuğa karşı açarak babalık karinesinden vazgeçebilir. Böylelikle soybağının reddi mümkün hale gelir.

Soybağının Reddi Davası Kime Karşı Açılır?

Soybağının reddi davası kime karşı açılır? Erkek eşin, çocuğun bir başkasından olduğunu yani kendinden olmadığını iddia etmesi halinde anneye ve çocuğa karşı soybağının reddi davasını açarak babalık karinesini çürütmüş olur. Burada önemli olan husus, yapılacak dava ile erkek eşin ve çocuğun çıkar ve haklarını korumayı sağlamaktır. İki taraftan birinin veya ikisinin mağdur edilmemesi amaçlanır. Dolayısıyla dava açma hakkı erkek eş ve çocuğa öncelikli olarak verilmiştir. Bunun yanında sadece kocanın soybağının reddi davası açmasına gerek kalmadan çocuğun da bağımsız bir şekilde dava açma hakkı vardır. Çocuğa tanınan bu hak, kendisinden gelen bir alt soya verilmeksizin çocuğun ölümüyle ancak son bulur.

Çocuğun erkek eşe karşı açacağı davada eğer ergin olmadığı anlaşılırsa çocuğun yerine atanacak bir kayyım dava açabilir. Yargıtay’ın burada benimsemiş olduğu tutum, ergin olmayan çocuğun ayırt etme yetisini kullanıp kullanamadığını göz önüne getirmeksizin açılması istenilen davanın kayyım tarafından açılmasıdır. Çocuğun yüksek yararı adına kayyımın dava açması ön plandadır.

Soybağının Reddi Davası Zamanaşımı

Soybağının reddi davası zamanaşımı barındıran bir davadır. Eğer ki erkek eş soybağının reddi davasını açmak istiyorsa bunun için; annenin gebe kaldığı veya kalmadığı süreçte bir başkası ile cinsel ilişki yaşadığını ya da baba olmadığını düşündüğü andan itibaren 1 yıl içerisinde açmakla yükümlüdür. Daha önce Türk Medeni Kanunu’nun 289. maddesinde belirtilen 5 yıl içerisinde açmak zorunludur, ibaresi 2009 tarihinde gerçekleştirilen Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla kaldırılmıştır[1]. Yapılan bu değişiklik ile birlikte esas alınan tarih; çocuğun doğumu üzerinden geçen süre değil, erkek eşin baba olmadığını anladığı yahut iddia ettiği andan itibaren geçecek olan 1 yıllık süreyi kapsamaktadır.

Diğer bir husus ise kayyımın ne kadar sürede davayı açabildiğidir. Buradaki esas nokta, reşit olmayan çocuğa atanan kayyıma, böyle bir kararın kendisine bildirildiği günden başlayarak 1 yıl içerisinde davayı açmakla zorunlu olduğudur. Eğer çocuğa ergin olana kadar herhangi bir kayyım atanmamışsa ya da atanmasına rağmen bir dava talebinde bulunmamışsa, çocuğun reşit olduğu günden itibaren 1 yıllık süre içerisinde soybağının reddi davasını açmak zorundadır. Çocuğun gerçek babası olduğu iddia edilen kişi ise çocuğun dava açtığı erkek eşin ölümü veya ayırt etme gücünü kaybettiğini öğrendiğinden itibaren 1 yıl içerisinde dava açabilme hakkına sahiptir.

Nesebin Reddi Davası

Nesebin reddi davası Türk Medeni Kanunu’nda öngörülen sebeplere dayandırılarak çocuk ve erkek eş arasındaki soybağı durumunun tamamen ortadan kaldırılması durumudur. Bu nedenle açılan bir dava türüdür. Türk Medeni Kanunu 285. maddesinde ele alındığı gibi; evlilik sürecinde yahut evlilik bitiminden başlanarak geçen 300 gün içerisinde dünyaya gelen çocuğun babası, erkek eştir. Davanın gerçekleşebilmesi için çocuk ve baba arasında bulunan bir soybağı ilişkisi olması lazımdır.

Çocuğun kendisine ait olmadığını ve biyolojik babasının kendisi olmadığını iddia eden erkek eş, çocuk ile arasında bulunan soybağı ilişkisinin ortadan kalkması adına nesebin reddi davasını açar. Bilinmesi gereken önemli noktalardan birisi ise şudur: Açılan dava doğrultusunda erkek eşin çocuğa karşı sahip olduğu hak ve sorumlulukların tamamı sona erer. Böylelikle çocuğun doğumundan itibaren bakım, sağlık ve eğitim gibi yapılan tüm masraflar çocuğun annesinden veya soybağı ispat edilmişse gerçek babadan talep edilir.

Soybağı Reddi Davasında İspat Durumu

Soybağının reddi davasında ispat durumu iki şekilde düzenlenmiştir. Bunlar Türk Medeni Kanunu’nun 287. ve 288. maddeleridir. Bu iki durum şu şekillerde açıklanabilir:

  • Evlilik süreci içerisinde çocuğun ana rahmine düşmesi: Bu hususta davacı olan taraf için durumu ispat etmek pek de kolay olmaz. Çocuk ile erkek eş arasında herhangi bir soybağının bulunmadığını iddia eden taraf, bu durumu kanıtlamakla yükümlüdür. Erkek eşin baba olmadığına dair şüphe duyulması tek başına yeterli değildir. Babalık karinesinin çürütülmesi için iki durum söz konusu olabilir: Birincisi, çocuğun evlilik sürecinde ana rahmine düştüğü andan itibaren anne ile babanın cinsel ilişki kurmadığına dair ispat; ikincisi ise anne ile babanın cinsel ilişkisi ile çocuğun doğumunun arasında bir bağlantı olmadığına dair ispattır.
  • Evlilik gerçekleşmeden önce ya da tarafların ayrı yaşaması esnasında çocuğun ana rahmine düşmesi: Burada babalık karinesinin yukarıdaki ilk duruma göre daha zayıf olmasından dolayı kanun koyucu ispat yükünü hafifleterek bir başka kanıta ihtiyaç olmadığını kararlaştırmıştır.

Soybağının Reddi Davasında DNA Testi Unsuru

Soybağının reddi davasında DNA testi unsuru hakim tarafından dikkate alınabilecek bir durumdur. Açılan dava soybağı konusunu kapsadığı için kamu düzenini ilgilendiren bir boyut olarak ele alınır. Dolayısıyla davayla ilgilenen hakim söz konusu bütün olguları araştırarak takdir eder. Hakim tarafından araştırılan ve takdir edilen deliller neticesinde erkek eşin çocuğun biyolojik babası olmadığı yönünde çok ciddi kanaatler elde edilmişse, bilimsel açıdan da olguların kanıtlanması amacıyla hakim, çocuk ile erkek eş arasında DNA testinin yapılması kararını verebilir.

Bu durum Türk Medeni Kanunu’nun 284. maddesinde de geçmektedir. Özet olarak; soybağının netlik kazanması açısından önemli ve zorunlu görülen, aynı zamanda sağlıklarına herhangi bir zararı dokunmayan incelemeleri yaptırmakla yükümlüdür. Eğer erkek eş DNA testini kabul etmez ise hakim, bu durumu davalının aleyhine yönelik bir unsur olarak değerlendirebilir.

Soybağının Reddi Davasında Hukuki Sonuçlar

Soybağının reddi davasında hukuki sonuçlar üç şekilde ele alınabilir. Bunlardan en önemlisi, çocuk ile erkek eşin soybağının reddi davasının kesinleşmesi ile aralarında tüm bağlar geçmişe etki edecek şekilde çocuğun doğumuyla beraber ortadan kalkar. İkinci önemli hukuki sonuç ise, erkek eş ile soybağı bulunmayan çocuğun biyolojik babasıyla soybağı ilişkisi kurmasının önü açılır. Bunun için çocuğun biyolojik babasıyla soybağı kurabilmesi adına “Tanıma” ya da “Babalık davası” yollarından birisi izlenebilir. Son olarak da çocuğun erkek eş ile soybağı ilişkisinin kesilmesi, çocuğun annesiyle arasındaki soybağını etkilemez.

[1] Anayasa Mahkemesi’nin 25/06/2009 Tarih ve 2008/30 Esas, 2009/96 sayılı Kararı.

Nafaka Artırım Davası

Nafaka, yoksulluk nafakası, iştirak nafakası ve tedbir nafakası olarak üçe ayrılır. Yoksulluk nafakası, evlilik bittiği için yoksulluğa düşecek eş tarafından alınır. Devam eden dava esnasında yoksulluk nafakası bağlanmaz. Bu durumda kalan kişilerin yoksulluğa düşmemesi için tedbir nafakası bağlanır. İştirak nafakasına ise evlilikte doğan ortak çocukların masrafları yalnızca velayet sahibi eşte olmasın, ortak paylaşılsın diye hükmedilir. Bu anlamda ortak çocukların eğitim, bakım, sağlık ve benzeri harcamalarını karşılamak üzere bağlanmaktadır.

Ancak enflasyon, çocukların büyümesi gibi sebeplerle hükmedilen nafakalar bazen yetersiz kalır. Böyle bir durumda kanun koyucunun eş ve çocuklar için istediği asgari yaşam düzeyi de kaybedilmiş olur. İşte bunların önüne geçmek ve nafakayı yeniden anlamlı hale getirmek için nafaka artırım davası açılır.

Nafaka Nedir?

Nafaka, Medeni Kanunda boşanmada tazminat ve nafaka başlığı altında 175 ve 176. maddelerde düzenlenmiştir. Kanun koyucu bir boşanma durumunda yoksulluğa düşecek eşi ve varsa ortak çocukları korumak istemiştir. “Nafaka nedir?” sorusunun cevabı ise bir eşin diğer eşe yaptığı aylık ödeme yükümlülüğü olarak ifade edilir. Nafaka boşanma davası devam ederken bu davayla birlikte veya bittikten sonra ayrı bir davayla istenebilir. Nafaka türleri ise şu şekildedir:

  • Tedbir Nafakası: Boşanma davasının açılmasıyla birlikte evlilik birliği sebebiyle geçimini sağlayan eş ve çocukların maddi problemler yaşayacağı ortadadır. Henüz yoksulluk nafakasına da karar verilemeyeceğinden kanun koyucu tedbir nafakası getirmiştir. Böylece boşanma davası sürecinde eş ve çocukların geçimi geçici şekilde garanti altına alınmış olur. Boşanma davasının sonuçlandığı ana kadar ödeme yükümlülüğü bulunduğundan süreli bir nafaka çeşididir. Hakimin tedbir nafakasına hükmedilebilmesi için nafaka ödeneceklerin gelir kaynağının olmaması gerekir.
  • İştirak Nafakası: Boşanma davasının kesinleşmesi sonucunda başlayan iştirak nafakası, çocukların velayetini alamayan tarafın velayet sahibi eşe ödeme yükümlülüğünün bulunduğu nafaka türüdür. Eşlerin, çocukların giderlerine ortak şekilde ve ekonomik güçleri oranında katılması gerekliliği sebebiyle dolayı bu nafaka türü bulunmaktadır. Boşanma davası sürecinde, boşanma avukatı aracılığıyla dava dilekçesi ile hükmedilen tedbir nafakasının dava sonuçlandıktan sonra iştirak nafakasına çevrilmesi talep edilmektedir. İştirak nafakası ebeveynler arasındaki boşanma davaları bakımından geçeri olduğundan, iştirak nafakası çocukların reşit oldukları ana kadar devam eden süreli bir nafaka türüdür.
  • Yoksulluk Nafakası: Boşanma davasının sonuçlanmasının ardından boşanma sebebiyle yoksulluğa düşecek eş lehine diğer eşin ödeme zorunluluğuna hükmedilen nafaka türüne yoksulluk nafakası adı verilmektedir. İştirak nafakasında olduğu gibi uygulamada tedbir nafakasının boşanmanın sonuçlanmasının ardından yoksulluk nafakasına çevrildiği görülmektedir. Yoksulluk nafakası, nafaka alan tarafın yeniden evlenmesi veya ölmesi, alacaklının evli gibi yaşaması, yoksulluğunun ortadan kalkması veya haysiyetsiz hayat sürmesi durumunda mahkeme kararıyla yoksulluk nafakası son bulabilmektedir. Bu bakımdan şartlar uygun olduğu sürece yoksulluk nafakası devam edeceğinden bunun süresiz bir nafaka olduğunu söylemek yerinde olacaktır.
  • Yardım Nafakası: Çocuklar reşit oldukları anda iştirak nafakası kaybedilir. Ancak her reşit olan çocuğun geçimini kendi sağlayamadığı ortadadır. Özellikle ülkemizde üniversite okuyan bireylerin reşit olduktan sonra da uzunca bir süre aile yardımına ihtiyaç duyacakları açıktır. Bu anlamda iştirak nafakasının yardım nafakasına dönüşmesi için reşit olan çocukların kendilerinin dava açması gerekir. Gerekli şartlar oluştuğu takdirde hakim verilmesini emredecektir.

Yargıtay’ın önüne gelen bir uyuşmazlıkta[1] iştirak nafakasının çocukların üniversiteye gitmesi sebebiyle artırılması istenmiştir. Ancak bilindiği üzere iştirak nafakası yalnızca reşit olmayan çocuklar için geçerlidir. Bu sebeple Yargıtay kararında artırımın kabul edilmesine ve iştirak nafakasının yardım nafakasına dönüşmesine karar vermiştir.

Nafaka Davası

Nafaka davası boşanma davası devam ederken veya dava sonuçlandıktan sonra açılabilir. Nafaka talebi maddi anlamda zorluk yaşayacak olan eşten diğer eşe yapılır. Bu anlamda hemen hemen aynı ücretlere çalışan, benzer gelirleri olan eşler için yoksulluk ve tedbir nafakasına hükmedilmez. Ancak velayete sahip taraf iştirak nafakasını isteyebilir. Çünkü iştirak nafakasının sebebi yoksulluk değil, çocukların giderlerinin karşılanmasıdır.

Nafaka türü ne olursa olsun hükmedildiği dönemdeki değeriyle somut olay anındaki değeri arasındaki fark çok büyükse nafaka artırım talep edilir. Ayrıca iştirak nafakasında da velayete sahip olmayan tarafın maddi durumunda büyük bir iyileşme gündeme gelmişse yine artırım talep edilebilir. Aynı şekilde çocuğun hastalık, eğitim gibi giderlerinde ihtiyaçlar büyük oranda artmış olabilir. Böyle bir durumda da yine nafaka artırım davası açılır. Ancak her koşulda nafaka artırım talebinin geçerli bir sebebe dayanması önemlidir.

Yaşanan bir olayda[2] davacı müşterek çocuğun giderlerinin arttığını ileri sürerek artırım talep etmiştir. Ayrıca davalı babanın da standartlarının arttığını öne sürmüştür. İştirak nafakası miktarı belirlenirken çocuğun ihtiyaçlarına dikkat edildiği gibi ebeveynlerin kazançları da göz önüne alınır. Yapılan yargılama sonucunda davacı annenin iddialarının doğru olduğu görülerek nafaka artırım talebi kabul edilmiştir.

Bir başka sorun da nafakanın her yıl davasız nasıl artacağıdır. Bu artış oranlarıyla alakalı Yargıtay kararlarında Türkiye İstatistik Kurumu tarafından her yıl açıklanan Üretici Fiyat Endeksi oranlarının önem arz ettiği görülür. Ancak her somut olayda, olayın yapısına has özellikler olduğu unutulmamalıdır. Bu sebeple her olay için bu oranlara başvurulması olanaksızdır. Mahkeme eşlerin maddi durumu, ülke ekonomisi, çocukların yaşları ve giderlerini dikkate alarak ihtiyaca en uygun çözüme hükmeder.

Nafaka Süresi

Yoksulluk nafakası, boşanma davasına ek olarak talep edilebilir. Boşanma gerçekleştikten sonra da 1 yıl içinde ayrı bir dava ile talep edilebilir. Nafakalar, türlerine göre süreli ve süresiz şekilde bağlanır. Örneğin iştirak çocukların reşit olma zamanına kadar bağlanırken yoksulluk nafakası şartlar geçerli olduğu sürece devam eder.

Nafaka artırım davası nafakanın devam ettiği süreçte herhangi bir zaman açılabilir. Bu anlamda bir zamanaşımı süresi öngörülmemiştir. Burada dikkat edilmesi gereken husus nafakayı gerektiren şartların dava açılacağı zamanki durumudur. Örneğin yaşanan enflasyonla beraber nafaka alan tarafın alım gücü düşmüşse istem üzerine nafaka süresi dikkate alınmaksızın hakim artırıma karar verir.

Nafaka İcra Takibi

İcra İflas Hukukunda nafaka borçlusuna 3 ay tazyik hapsi verilebileceği düzenlenmiştir. Ancak bu ceza şikayet üzerine verilir, makamların re’sen işlem yapma olanağı bulunmamaktadır. İcra takibine konu olan alacaklarda maaşın ancak dörtte biri haczedilebilir. Ancak nafaka icra takibi kurallarında bu oranın maaşın tamamına el konulabilmektedir. Ayrıca nafaka alacakları için emekli maaşına da haciz konulabilmektedir. Bu da normal icra takipleriyle arasındaki bir farktır.

Bunlar dışında da kanun koyucu nafakanın alınabilmesi için farklı pek çok yol öngörmüştür. Bu yolların bilinmesi ve uygulanması gibi birçok alanda uzmanlık önemlidir. Nafaka, boşanma, velayet gibi konularda hak kaybı yaşamamak ve yüksek menfaat sağlamak için bir aile avukatı yardımı almanızı öneririz.

[1] Yargıtay’ın 2006/49 esas 2006/543 sayılı kararı

[2] Yargıtay’ın 2017/2793 esas 2019/1152 sayılı kararı

Koruma Kararı

Koruma kararı, 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’da düzenlenmiştir.

Koruma Kararı Nedir?

Koruma kararının dayanağı olan 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun 20 Mart 2012 tarihinde kabul edilerek yürürlüğe girmiştir. Bu kanunun amacı şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesidir.

Kanun’da yer alan hükümlerde kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişiler hakkında koruma tedbirleri gösterilmektedir. Kanunda koruyucu ve önleyici tedbirlere ilişkin hükümler kapsamında mülki amirler ve hakim tarafından verilecek koruyucu tedbir kararları ile hakim tarafından verilecek önleyici tedbir kararları açıklanmıştır.

Mülki amirler tarafından alınabilecek koruyucu tedbir kararları;

  • Şiddet mağdurunun kendisine ve gerekiyorsa beraberindeki çocuklara barınma yeri sağlanması,
  • Geçici maddi yardım yapılması,
  • Psikolojik, mesleki, hukuki ve sosyal bakımdan rehberlik ve danışmanlık hizmeti verilmesi,
  • Hayati tehlikesinin bulunması halinde ilgilinin talebi üzerine resen veya geçici koruma altına alınması,
  • Kreş imkanı sağlanması

Olarak gösterilmiştir.

Hakim tarafından alınabilecek koruyucu tedbirler kararları;

  • İşyerinin değiştirilmesi,
  • Kişinin evli olması halinde müşterek yerleşim yerinden ayrı yerleşim yeri belirlenmesi,
  • Şartların varlığı ve korunan kişinin talebi üzerine tapu kütüğüne aile konutu şerhi konulması,
  • Korunan kişi bakımından hayatî tehlikenin bulunması ve bu tehlikenin önlenmesi için diğer tedbirlerin yeterli olmayacağının anlaşılması hâlinde ve ilgilinin aydınlatılmış rızasına dayalı olarak 27/12/2007 tarihli ve 5726 sayılı Tanık Koruma Kanunu hükümlerine göre kimlik ve ilgili diğer bilgi ve belgelerinin değiştirilmesi

Olarak gösterilmiştir.

Bu tedbirler arasında hakim tarafından verilebilecek önleyici tedbirler ise;

  • Şiddet mağduruna yönelik tehdit, hakaret, aşağılama veya küçük düşürücü söz ve davranışların yasaklanması,
  • Müşterek konuttan veya bulunduğu yerden derhal uzaklaştırılması ve müşterek konutun korunan kişiye tahsis edilmesi,
  • Korunan kişilere, bu kişilerin bulundukları konuta, okula be iş yerine yaklaşmaması,
  • Çocuklarla ilgili daha önce verilmiş bir kişisel ilişki kurma kararı varsa, kişisel ilişkinin refakatçi eşliğinde yapılması, kişisel ilişkinin sınırlanması ya da tümüyle kaldırılması,
  • Gerekli görülmesi hâlinde korunan kişinin, şiddete uğramamış olsa bile yakınlarına, tanıklarına ve kişisel ilişki kurulmasına ilişkin hâller saklı kalmak üzere çocuklarına yaklaşmaması,
  • Korunan kişinin şahsi eşyalarına ve ev eşyalarına zarar vermemesi,
  • Korunan kişiyi iletişim araçlarıyla veya sair surette rahatsız etmemesi,
  • İzin verilen silahların kolluğa teslim edilmesi,
  • Silah taşıması zorunlu olan bir kamu görevi ifa etse dahi bile bu görevi nedeniyle zimmetinde bulunan silahı kurumuna teslim etmesi,
  • Korunan kişilerin bulundukları yerlerde alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmaması ya da bu maddelerin etkisinde iken korunan kişilere ve bunların bulundukları yerlere yaklaşmaması, bağımlılığının olması hâlinde, hastaneye yatmak dâhil, muayene ve tedavisinin sağlanması,
  • Bir sağlık kuruluşuna muayene veya tedavi için başvurması ve tedavisinin sağlanması

Olarak sayılmıştır. Uzaklaştırma kararı da bu tedbirlerden biridir. Uzaklaştırma kararıyla hakkında uzaklaştırma kararı verilen kişi uzaklaştırma talebinde bulunacak kişinin konutuna ya da ortak konutuna yaklaşamayacaktır. Bu karar konuttan uzak kalmanın yanısıra konut, okul, iş yeri, şiddet gören veya şiddet görme ihtimali bulunan kişiye ve yakınlarına yaklaşmama ile iletişim kurmama hallerini de kapsamaktadır.

Koruma Kararı Nasıl Alınır?

Koruma kararı 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun uyarınca başvuruda bulunulduğu takdirde alınabilecektir. Uzaklaştırma için başvuru Şiddet Önleme ve İzleme Merkezi, polis merkezleri, jandarma, Aile Mahkemeleri ve Cumhuriyet Başsavcılıklarına yapılabilecektir. Burada talebe ilişkin dilekçe verilmesi gerekmektedir.

Şiddet gören veya şiddet görme tehlikesi altında bulunan herkes bu kurum ve kuruluşlara dilekçe vererek uzaklaştırma kararı aldırabilecektir. Bu kişilere çocuklar, aile bireyleri, kadınlar ve tek taraflı ısrarlı takip mağdurları dahildir. Ancak dilekçede şiddet gördüğüne veya şiddet görme tehlikesi içerisinde olduğuna ve kendisine şiddet gösteren kişiye dair beyanlarını belirtmelidir. Dilekçe ekinde ispat vasıtası görecek herhangi bir bilgi veya belgenin paylaşılmasına gerek yoktur.

İlgili mercilere yapılacak başvurunun ardından kısa bir süre içinde koruma kararı verilecektir. Uzaklaştırma kararı yukarıda belirtilen önleyici tedbirler arasına girdiğinden bu kararı verecek kurum yalnızca Aile Mahkemesidir. Ancak 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’da buna bir istisna getirilmiştir. Kanun’un ilgili maddeleri uyarınca gecikmesinde sakınca bulunan hallerde uzaklaştırma kararı ilgili kolluk amirlerince de alınabilecektir. Kolluk amiri bu evrakı kararın alındığı tarihi takip eden ilk iş günü içinde hakimin onayına sunacaktır. Hakim tarafından yirmi dört saat içinde onaylanabilecek ya da reddedilebilecektir. Hakim tarafından yirmi dört saat içinde onaylanmayan tedbirler kendiliğinden kalkacaktır.

Tedbir kararı, korunan kişiye ve şiddet uygulayana tefhim veya tebliğ edilecektir. Tedbir talebinin reddine ilişkin karar ise yalnızca korunan kişiye tebliğ edilecektir. Gecikmesinde sakınca bulunan haller olduğu takdirde ilgili kolluk birimi tarafından verilen tedbir kararı şiddet uygulayana bir tutanakla derhal tebliğ edilecektir. Ayrıca tedbir kararının tefhim ve tebliğ işlemlerinde tedbir kararına aykırılık halinde şiddet uygulayan hakkında zorlama hapis uygulanacağının ihtarı yapılmaktadır.

Tedbir kararı olan uzaklaştırma kararına aykırı davranan kişi fiili suç oluştursa dahi ihlal edilen tedbirin niteliğine ve aykırılığın ağırlığına göre hakim kararıyla üç günden on güne kadar zorlama hapsine tabi tutulacaktır. Zorlama hapsine ilişkin kararlar, Cumhuriyet Başsavcılığınca yerine getirilecektir.  Aykırılığın her tekrarında ihlal edilen tedbirin niteliğine ve aykırılığın ağırlığına göre zorlama hapsinin süresi on beş günden otuz güne kadar olacaktır. Ancak zorlama hapsinin toplam süresi altı ayı geçemeyecektir.

Koruma Kararı Nasıl Uzatılır?

Koruma kararı 6284 sayılı Ailenin 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un 8. maddesi uyarınca ilk defasında en çok altı ay için verilebilecektir. Ancak şiddet veya şiddet uygulanma tehlikesinin devam edeceğinin anlaşıldığı hallerde resen, korunan kişinin ya da Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın veya kolluk görevlilerinin talebi üzerine tedbirlerin süresinin veya şeklinin değiştirilmesine, bu tedbirlerin kaldırılmasına veya aynen devam etmesine karar verilebilecektir.

Yukarıda da belirtildiği üzere şiddet veya şiddet uygulanma tehlikesinin devam edeceğinin anlaşıldığı hallerde şiddet gören veya şiddet görme tehlikesi altında bulunan herkes için koruma kararının devam etmesine aynen karar verilebilecektir.

Koruma Kararına İtiraz Edilebilir Mi?

Koruma kararına karşı ilgililer tarafından tefhim veya tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde aile mahkemesine itiraz edilebilecektir.

Hakim tarafından verilen tedbir kararlarına itiraz üzerine dosya o yer de aile mahkemesinin birden fazla dairesinin bulunması halinde numara olarak kendisini izleyen daireye, son numaralı daire için birinci daireye, o yerde aile mahkemesinin tek dairesi bulunması halinde asliye hukuk mahkemesine, aile mahkemesi halimi ile asliye hukuk mahkemesi hakiminin aynı hakim olması halinde ise en yakın asliye hukuk mahkemesine gecikmeksizin gönderilecektir.

İtiraz mercii koruma kararına karşı itiraza ilişkin kararını bir hafta içinde verecektir. İtiraz üzerine verilen kararlar kesindir.

Koruma kararı ve buna ilişkin hukuki süreçlerin yürütülmesi büyük öneme sahiptir. Otluoğlu Hukuk olarak sizlere Koruma Kararı Alınması konusunda uzman ve tecrübeli avukat kadromuzla hukuki danışmanlık hizmeti sağlamaktayız. Ayrıntılı bilgi için İletişim kısmında yer alan destek hattımız ve e-posta adresimiz aracılığıyla tarafımızla iletişime geçebilirsiniz. İletişim adreslerimizi kullanarak randevu almak istediğiniz konuyu tarafımıza ilettiğiniz takdirde ön bilgilendirme alabilir ve randevu tarihinizi belirleyebilirsiniz.

İmam Nikahlı Kadının Hakları

Resmi nikahı olmayan kadının hakları Türk Medeni Kanunu kapsamında evlilik ve boşanma hukuku kapsamında değerlendirilmesi şart olan konulardan biri olarak karşımıza gelmektedir. Evlilik ve boşanma kavramları kadının ve erkeğin medeni hallerinin değişimi bakımından önemli sonuçlar doğurmaktadır. Boşanmanın ön şartı olan evliliğin gerçekleşmesi için Türk Hukukunda resmi nikah şartı bulunmaktadır. Dolayısıyla evliliğin sağladığı ve boşanmanın gerçekleşmesiyle birlikte kadının sahip olacağı hakların bir kısmı resmi nikahı olmayan kadının hakları olarak da korunmuştur. İmam nikahlı kadının hakları, resmi nikahın olmadığı fakat resmi olmamakla birlikte bir evlilik birliği bulunduğunun ispatı ile birlikte ortaya çıkmaktadır. Evlilik dışı birliktelikler sonucu hamile kalan kadınların hakları da aynı şekilde ispat edilebilmektedir.

Türk Medeni Kanunu uyarınca resmi nikah, evlendirme memurunun evlendirme daireleri olarak kullanılan resmi dairelerde gerçekleştirilen tören ile gerçekleştirilmektedir. İmam nikahı İslam Hukuku uyarınca düzenlenmiş olup Türk Medeni Kanunu’nda herhangi bir düzenlemeye yer verilmemiş bir kavramdır. TMK ile düzenlenme alanı bulamamış olan imam nikahına resmi nikahtan sonra tarafların iradeleri uyuştuğu takdirde yapılabilecek olan ve herhangi bir kanuni sonuca bağlanmamıştır. Bu sebeple, örneğin resmi nikahı olmayan kadının hakları arasında yer alan manevi tazminat hakkı için kanun ile herhangi bir korunma sağlanamamış olsa da Yargıtay kararları ve yerleşik içtihatlar çerçevesinde evlilik vaadi ile kandırılmış ve bu nedenle imam nikahı kıyılmış bir kadının da resmi nikahlı kadın gibi manevi tazminat hakkı bulunduğu kabul edilmektedir. Aksi yönde kararlar olsa da ağırlıklı olarak kararlar resmi nikahı olmayan kadının hakları arasında manevi tazminat hakkı bulunduğu yönündedir.

İmam Nikahlı Eşlerin Çocukları – Evlilik Dışı Çocuğun Durumu

İmam nikahlı eşler her ne kadar kendilerini evli olarak görseler de hukuki durumları itibariyle kanun önünde medeni halleri bekar olarak görünen iki ayrı bireydirler. Hukuk aleminde evli sayılmayan iki bireyin dünyaya getirdikleri çocuk da bu sebeple evlilik dışı çocuk olarak nitelendirilecektir. Bu anlamda imam nikahlı eşlerin çocukları da evlilik dışı çocuk sıfatını alacaktır. Resmi nikahlı çiftlerin çocukları bu evliliğin içinde meydana geldiklerinde koca, çocuğun babası sıfatını kendiliğinden almaktadır. Ancak evlilik dışı meydana gelen çocuk için nesebin belirlenmesi davası açılması gerekebilir zira babanın çocuğu tanımadığı hallerde babalığın dava yolu ile ileri sürülmesi gerekmektedir. Evlilik birliği içerisinde dünyaya getirilen çocuğun babası hakkında ise aksi yönde bir durum mevcutsa babalık karinesinin çürütülmesi gerekmektedir. Resmi nikahı olmayan kadının hakları arasında babalık karinesinin uygulanması durumu söz konusu değil iken, resmi nikah birlikteliklerinde çocuğun babası evlilik birliği içerisindeki kocadır. Aksi durumda kadının ya da çocuğun bu durumu ispat etmesi şartı aranmaktadır.

Evlilik Dışı Çocuğun Baba Tarafından Tanınması

Babanın çocuğu tanıması ile evlilik birliği dışında ya da daha önce de bahsettiğimiz gibi imam nikahlı kişiler arasında dünyaya getirilmesi söz konusu olduğu durumlarda karşılaşılmaktadır. Babanın çocuğu tanıması nüfus müdürlüğüne yapılacak bir başvuru ile ya da noter yahut mahkeme kanalı ile gerçekleştirilecek bir başvuru sonucunda gerçekleşmektedir. Bu sayede baba, evlilik dışı ya da imam nikahlı eşten olan yine evlilik dışı diye tabir edilen çocuğu kendi isteği ile tanımakta ve kütüğüne geçirmektedir. Çocuk bu yolla babasının soyadını alabilmektedir. Bu tanıma; babanın tehdit, hile, cebir gibi nedenlerle zorlanmak suretiyle yaptırılması halinde 1 ila 5 yıllık hak düşürücü süreler içerisinde iptal edilebilmektedir.

Babalık Davası ile Evlilik Dışı Çocuğun Tanınması

Resmi nikahı olmayan kadının hakları arasında babalık davası yolu ile evlilik dışı çocuğun tanınması da bulunmaktadır. Evlilik dışı çocuk her halde baba tarafından tanınmayabilir. Çocuğu tanımayan babaya karşı ise, çocuğun baba tarafından mahkeme ve dava yolu ile tanınmasını sağlamak amacıyla annenin bir dava açması gerekmektedir. Bu şekilde anne tarafından açılacak olan dava sonucunda baba ile çocuk arasında dava ile soybağı kurulacaktır. Mahkeme bu soybağı ilişkisini kurabilmek için DNA testi, tanık ve yemin deliline başvurabilmekte olup ayrıca karar vereceği başka yolları da kullanabilmektedir. Baba ile çocuk arasında kurulacak olan soybağı kararı yenilik doğurucu bir karar olarak karşımıza çıkacaktır.

Bu dava, kadın tarafından ister hamile olduğu zaman isterse çocuk sonra açılabilmektedir. Resmi nikahı olmayan kadının hakları arasında sayılan babalık davası ise imam nikahlı kadın bakımından süreye tabi bir haktır. İmam nikahlı kadın bu davayı doğumdan sonraki 1 yıllık süre içerisinde açmak zorundadır. Aksi halde bu hakkı düşecektir. Babanın yerleşim yerindeki asliye hukuk mahkemesinin yetkili ve görevli olduğu bu davada 1 yıllık hak düşürücü süreye dikkat edilmesi zaruridir. Babalık davası boyunca davacı kadın, baba ya da yoksa onun mirasçılarından; doğum giderleri, hamilelik ve hastane masrafları ile doğumdan önceki 6 haftalık geçimine yetecek kadar gideri isteyebilmektedir. Ölü doğum halinde de bu giderlere hükmedilebilmektedir. Bunun için tek şart annenin bu giderler bakımından talebinin olmasıdır. Zira hakim taleple bağlı olduğu için resen bu giderlerin tanzimine karar veremeyecektir. Bunların yanı sıra ise kadın, babadan çocuk için tedbir nafakasına hükmedilmesini talep edebilmektedir. Talep edilen bu tedbir nafakası dava sonunda soybağının kurulması halinde iştirak nafakasına dönüşmektedir.

İmam Nikahlı Kadının Hakları Nelerdir

Resmi nikahı olmayan kadının hakları olarak sayılan ve makalemizin önemli çoğunluğunda bilgilendirme yapmış olduğumuz konu evlilik dışı çocuğun tanınmasıdır. Evlilik dışı çocuğun tanınması, soybağının kurulmasının sağlanması hem çocuk açısından hem de resmi nikahı olmayan kadının hakları bakımından önemli bir konudur. İmam nikahı olup resmi nikahı bulunmayan kadının nafaka alması mümkün olmamakla birlikte tazminat konusunda farklı Yargıtay kararları mevcuttur. İmam nikahlı eş bu kapsamda çocuklar için iştirak nafakası alabilmektedir ancak yoksulluk nafakası alabilmesi söz konusu değildir. Bu konuda 6284 sayılı Kanun uyarınca sadece en fazla 6 aylık süre için tedbir niteliğinde bir nafakaya hükmedilebilmektedir. Bu nafakanın ise yoksulluk nafakasına çevrilerek ömür boyu kadına bağlanması gibi bir durum asla söz konusu olmamaktadır.

Resmi nikahı olmayan kadının hakları konusunda en çok merak edilen bir diğer konu da imam nikahlı kadının tazminat hakkının bulunup bulunmadığıdır. Bu konuda herhangi bir kanuni düzenleme bulunmamakla birlikte Yargıtay’ın konu ile ilgili olarak verdiği yer yer birbiriyle çelişen kararlar mevcuttur. Şöyle ki, yoğunlukla imam nikahı bulunan kadının; resmi nikah kıyılacağından bahisle kandırılmış olması durumlarında haksız fiile dayanarak manevi tazminat hakkının bulunduğu kabul edilmektedir. İmam nikahlı eşin manevi tazminat hakkının olup olmadığı hususu çoğunlukla somut olaya bakılarak yapılan değerlendirme sonucu karar verilen bir olgudur. Makalemizde ayrıntılı olarak ele almaya çalıştığımız üzere çocuk ve babanın soybağının kurulması ve imam nikahlı eşlerin tabi olduğu kurallar bu şekilde özetlenebilmektedir. Resmi nikahı olmayan kadının hakları ve özellikle evlilik dışı sayılan imam nikahlı birlikteliklerden meydana gelen çocukların durumu hakkında daha ayrıntılı bilgi alabilmek için bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Evlilik Sözleşmesi

Evlilik sözleşmesi ve buna ilişkin olarak mal rejimi, Türk Medeni Kanunu’nun Eşler Arasındaki Mal Rejimi başlıklı dördüncü bölümünde açıklanmıştır.

Evlilik Sözleşmesi Nedir?

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 202. maddesi uyarınca eşler arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin uygulanması asıldır. Ancak eşler, mal rejimi sözleşmesiyle kanunda belirlenen diğer rejimlerden birini kabul edebilecektir.

Yine 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 203. maddesi uyarınca mal rejimi sözleşmesi evlenmeden önce veya sonra yapılabilecektir Taraflar istedikleri mal rejimini ancak kanunda yazılı sınırlar içinde seçebilecek, kaldırabilecek veya değiştirebilecektir.

Mal rejiminin seçilmesiyle anlatılmak istenen tarafların anlaşarak aralarında geçerli olan yasal mal rejiminin kendilerine uygulanmasından vazgeçmeleri ve kanunda düzenlenen sözleşmesel mal rejimlerinden birini seçmeleridir. Eşler seçim yapmadığı takdirde yine geçerli olacak mal rejimi edinilmiş mallara katılma rejimi olacaktır. Taraflar mal ayrılığı, paylaşmalı mal ayrılığı veya mal ortaklığı rejimlerinden birini seçebilecektir.

Evlilik Sözleşmesi Türleri

Evlilik sözleşmesi nezdinde seçilebilecek ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda düzenlenmiş mal rejimleri dörde ayrılmaktadır. Bunlar sırasıyla edinilmiş mallara katılma rejimi, mal ayrılığı rejimi, paylaşmalı mal ayrılığı rejimi ve mal ortaklığı rejimidir.

Edinilmiş mallara katılma rejimi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Yasal Mal Rejimi başlıklı 202. maddesinde düzenlenmiştir. İlgili hüküm uyarınca eşler arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin uygulanması asıldır. Ancak eşler mal rejimi sözleşmesiyle kanunda belirtilen diğer rejimlerden birini kabul edebilecektir. Edinilmiş mallara katılma rejiminin uygulanabilmesi için evlilik sözleşmesi akdedilmesine gerek yoktur. Bu kapsamda evlilik birliği içerisinde eşler tarafından edinilen mallar boşanma sonrası ortak olarak paylaştırılacaktır. Eşlerin bu kapsamda dikkate alınacak dört mal türü bulunmaktadır. Bunlar sırasıyla kendi çaba ve emeği ile kazanmış olduğu edinimler, bireysel olarak sahip olduğu mal varlığından elde ettiği kazanımlar, çalışabilme yetisini kaybetme sonucu oluşan ve edinilen tazminatlar ile sosyal dayanışma ve yardımlaşmaya ait vakıf kurum ve kuruluşlardan elde edilen gelirlerdir.

Mal ayrılığı rejimi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Mal Ayrılığı- Yönetim, Yararlanma ve Tasarruf başlıklı 242. maddesinde düzenlenmiştir. İlgili hüküm uyarınca mal ayrılığı rejiminde eşlerden her biri, yasal sınırlar içerisinde kendi malvarlığı üzerinde yönetim, yararlanma ve tasarruf haklarını koruyacaktır. Mal ayrılığı rejiminde eşlerin kendilerine ait olan malları boşanma durumunda da korunacaktır. Bu mal rejimi türünde çiftler karşı taraftan herhangi bir mal alamayacak ve kendi malını da paylaşamayacaktır.

Paylaşmalı mal ayrılığı rejimi ise 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Paylaşmalı Mal Ayrılığı- Yönetim, Yararlanma ve Tasarruf  başlıklı 244. maddesinde düzenlenmiştir. İlgili hüküm uyarınca eşlerden her biri yasal sınırlar içerisinde kendi malvarlığı üzerinde yönetim, yararlanma ve tasarruf haklarını koruyacaktır. Paylaşımlı mal ayrılığı rejiminde eşler yine kendi tasarruflarındaki mallara sahip olacak ancak kime ait olduğu belli olmayan mallar hakkında denkleştirme yapılarak paylaşım yapılacaktır.

Mal ortaklığı rejimi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 256. maddesinde düzenlenmiştir. İlgili hüküm uyarınca mal ortaklığı rejimi ortaklık malları ile eşlerin kişisel mallarını kapsayacaktır. Burada çiftlerin bireysel veya birlikte sahip oldukları tüm mallara evlilik sonrasında ortak bir biçimde sahip olunmaktadır.

Evlilik Sözleşmesi Ne Zaman Yapılır?

Evlilik Sözleşmesi evlilikten önce, evlenme sırasında ve evlilik birliğinin devamı sırasında akdedilebilecektir. Evlilikten önce eşler mal rejimini evlilik başvurusu sırasında belirleyebilecek ya da noterde düzenleme ya da onaylama şeklinde hazırlamış oldukları mal rejimi sözleşmesini nikah başvurusu belgelerine eklenebilecektir. Eşler gibi nişanlılar da mal rejimi sözleşmesine taraf olabilecektir.

Evlilik Sözleşmesi Geçerlilik Şartları

Evlilik sözleşmesi diğer bir adıyla mal rejimi sözleşmesinin geçerlilik şartları Türk Medeni Kanunu’nun ilgili maddelerinde açıklanmıştır.

Bu geçerlilik şartlarında ilki tarafların anlaşmasıdır. Evlilik sözleşmesinin geçerli olabilmesi adına evlenecek veya evli olan tarafların bu sözleşmeyi yaparken bizzat karşılıklı olarak anlaşması ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda öngörülen mal rejimi türlerinden birini seçmesi gerekmektedir. Bu husus 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Sözleşmenin İçeriği başlıklı 203. maddesinde açıklanmıştır. İlgili hüküm uyarınca mal rejimi sözleşmesi evlenmeden önce veya sonra yapılabilecektir. Taraflar istedikleri mal rejimini ancak kanunda yazılı sınırlar içinde seçebilecek, kaldırabilecek veya değiştirebilecektir.

Geçerlilik şartlarından ikincisi ehliyettir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Sözleşme Ehliyeti başlıklı 204. maddesi uyarınca mal rejimi sözleşmesi ancak ayırt etme gücüne sahip olanlar tarafından yapılabilecektir. Küçük ile kısıtlıların yasal temsilcilerinin rızalarını almaları gerekmektedir ve bu bir zorunluluktur.

Geçerlilik şartlarından üçüncüsü mal rejimi sözleşmesinin şeklidir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Sözleşmenin Şekli başlıklı 205. maddesi uyarınca mal rejimi sözleşmesi noterde düzenleme veya onaylama şeklinde yapılacaktır. Evlilik sözleşmesi Türkiye’de bulunan herhangi bir noter nezdinde akdedilebilecektir. Düzenleme şeklinde hazırlanacak olan mal rejimi sözleşmesinde tarafların iradelerin baştan sona noter tarafından düzenlenecektir. Okuma yazma bilmeyenler de mal rejimi sözleşmesini düzenleme şeklinde yapabilecektir. Uygulamada genellikle önceden düzenlenmiş matbu bir mal rejimi sözleşmesi bulunmaktadır.

Ancak taraflar evlenme başvurusu sırasında hangi mal rejimini istediklerini yazılı olarak da bildirebilecektir. Burada başvuru sırasında evlendirme memuru seçilen rejimi onaylayamayacak veya düzenleyemeyecektir. Evlendirme memuru daha önce düzenlenmiş veya onaylanmış belgeyi evlenme kütüğünde ilgili alana yazarak ilgili Nüfus Müdürlüğü’ne gönderecektir. Evlenecek eşlerin okuma yazma bilmemesi halinde mal rejimi sözleşmesi yalnızca düzenleme yoluyla hazırlanabilecektir.

Geçerlilik şartlarından dördüncüsü imzadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 205. maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca mal rejimi sözleşmesinin taraflarca ve gerektiğinde yasal temsilciler tarafından imzalanması zorunlu tutulmuştur.

Daha önce kurulmuş olan bir mal rejimi sözleşmesinin sonradan değiştirilmesi veya ortadan kaldırılması da yine aynı resmi şekil şartına tabi olacaktır. Buna aykırı olarak düzenlenen sözleşmeler mutlak butlan ile sakat olacaktır. Ancak evlendirme başvuru sırasında mal rejimi türlerinden birine yönelik yapılacak bildirimde bu bildirimin adi yazılı şekilde yapılması yeterli olacaktır. Ancak bu bildirimle yalnızca sözleşmesel mal rejimlerinden biri seçilebilecektir, bunun dışında seçilen mal rejimi ve mal rejimi ile düzenlenmesi öngörülen bir konuya ilişkin düzenleme yapılamayacaktır.

Evlilik Sözleşmesinin Mirasa Etkisi

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Miras Hakları başlıklı 181. maddesi uyarınca boşanan eşler, bu sıfatla birbirlerinin yasal mirasçısı olamayacak ve boşanmadan önce yapılmış olan ölüme bağlı tasarruflarla kendilerine sağlanan hakları aksi tasarruftan anlaşılmadıkça kaybedilecektir.

Boşanma davası devam ederken ölen eşin mirasçılarından birisinin davaya devam etmesi ve diğer eşin kusurunun ispatlanması halinde de yukarıdaki fıkra hükmü uygulanacaktır.

Yukarıda da belirtildiği üzere boşanma halinde mal paylaşımı tarafların tercih ettiği rejime göre gerçekleştirilecek ve mirasçılık sıfatı sona erecektir. Ölüm halinde ise tercih edilen mal rejimi dikkate alınarak sağ kalan eş açısından tasfiye gerçekleştirilecektir, sonrasında ise miras bırakanın kalan malı üzerinde sağ kalan eş yararına kanuni miras payı hesaplanacaktır.

Eşlerin mal rejimine ilişkin tercihleri kanuni mirasçılık sıfatını etkilemeyecektir. Eşe Miras Hukuku kapsamında tanınmış, yasal miras payı ve buna bağlı olarak saklı payı bulunmaktadır. Bu kapsamda sağ kalan eş altsoyla mirasçı olduğu takdirde yasal miras payının tamamı saklı payı olacaktır. Sağ kalan eş anne ve baba ile mirasçı olduğu takdirde yine yasal miras payının tamamı saklı payı olacaktır. Sağ kalan eş tek başına veya büyük anne ve babalar ile mirasçı olduğu takdirde bu kez yasal miras payının 3/4ü saklı payı olarak kabul edilecektir. Ancak eşler mirasçılık sıfatlarının kaldırılmasını arzu ettikleri takdirde mirastan feragat sözleşmesi yaparak saklı pay ve yasal miras hakkından vazgeçebilecektir.

Oretra